Zayıflıklar bazen güce de dönüşebilir. Dünya denizlerine hükmeden İngiltere I.Dünya Savaşı’nda üstünlüğünü kaybetme endişesi yaşadı. Ormanın derinliklerinde kaybolduğunu sandıkları akrabaları uçsuz bucaksız denizlere şimdi tehlikeli bir araç salmışlardı. Almanlar, denizaltı ile son derece başarılı bir şekilde orman tecrübesini ortaya koydular: Periskop ile etrafı ve durumu kolaçan ederek aniden su yüzüne çıkıp ateş açıyor ve tekrar dipsiz suların içinde kayboluyorlardı.
Carl Schmitt’in ‘Kara ve Deniz’ isimli eserini okuyanlar kara ve deniz ruhu arasındaki farkı hemen teşhis ederler. En son ABD ve Almanya arasında patlak veren dinleme skandalı okyanusun her iki yakasında farklı tepkiler doğurdu. Amerikan ve İngiliz hükümetleri ile basını olaya lakayt kalırken bu tavrın arkasında yatan zihniyeti de “Avrupalılar neden kızıyorlar? Demokratik ilkeleri ve kuralları ciddiye almıyorlar mı?” sorularıyla ele verdiler. Her şeyden önce bu tutum üstün ırk düşüncesine geri dönüşü yansıtıyor. Fay hattı yine modern zamanların başlamasıyla ortaya çıkan kıta ve ada Avrupasını birbirinden ayıran bu kalın çizgi. Carl Schmitt ‘Nomos der Erde’ isimli kitabında bu yapıyı kısaca şöyle özetler: İngiltere tarihte ilk kez dünya denizlerini anavatan ve sömürgeler arasında aşılmaz engel şeklinde değil, aksine vasıta olarak gördü. Okyonusları mülk edinmeye kalksaydı diğer milletleri kendine düşman yapacaktı. Onun yerine ‘serbest denizler’ kavramı uydurdu ve bu denizleri herkesin ve hiç kimsenin sorunu (res omnium et nullius) ilan etti.

Resmiyette sahipsiz olan ama herkesin eşit olarak hakettiği denizler gerçekte İngiliz donanması tarafından denetlenmektedir. Diplomatik bir dille mükemmel biçimde üzeri örtülen yasal konum aslında denizleri tek bir ülkenin eline bırakıyordu. Dün denizlerin örtük şekilde ele geçirilmesi ile bugün sanal alanların (cyberspace) gizlice denetlenmesi birebir örtüşmektedir. İngiliz donanmasının yerini görünürde bağımsız, ama istihbarat örgütlerinin içerden kuşattığı iletişim ve bilişim şirketleri almıştır. Görünürde internet her isteyenin serbestçe ‘girebileceği’ tarafsız bir bölge. Gerçekte ise kullanıcıların kendisine mutlak itaat etmesini beklemektedir. Bu teslimiyet kurallarını başkalarının belirlediği bir oyuna katılmaktan ibarettir. Küresel sosyal ağlar ve kitle iletişim araçları dünya ekonomisi gibi bir üst aklın kurallarına riayet etmek zorundadırlar. Amerika’nın, sömürgeleştirdiği bu sanal ortamlarda küresel egemenliği tesis edecek boyutta bir ‘medium’ elde ettiğini, Brzezinski de itiraf etmektedir. Bu oluşuma karşı bayrak açmak hiç te kolay değil, çünkü mevcut Know-how tek başına mücadele etmede yetersiz kalır. Niyetinin samimi olduğu konusunda başkalarını ikna etme sanatı burada asıl belirleyicidir. Özetle cyberspace bugün artık Amazon, Google, Facebook, Twitter gibi dev şirketlerin av bahçesi haline gelmiştir. İnternet ortamında tesis ettikleri zihinsel ve düşünsel bir işgal rejimini özgürlük olarak satmayı becerebilen ve kitleleri baştan çıkararak gönüllü av olmayı kabul ettiren bu şirketler çağın yeni efendileridir. Rakipleri ilk medcezir olayında yok olup gideceklerdir.
Böyle ustaca bir tuzak kurmayı ancak mekân fikrine uzak bir zihniyet başarabilirdi. Ki bu başarıyı herşeyden önce modern teknolojiye borçlular! Modern teknolojilerle birlikte ortaya çıkan ışınlar ve dalgalar dayanılmaz bir şekilde ‘mekâna’ nüfuz -ve hatta onu yok- etti. Özellikle yeni medya konumsuzluk ve dolayısıyla hiçlik teknolojisine dayanır; bu yüzden ‘ütopya’ ile çok iyi geçinir. Bu yoldan artık geri dönüş olmadığı özellikle fark etmemiz gereken bir şey. Geriye yıkımı durdurmak ya da geciktirmek kalıyor. Bu serüven sonunda Eski Avrupa gemisi de batmaya mahkum. Avrupa’nın şimdiye kadarki sloganı şuydu: Zamanı kaybet ama mekânı mutlaka kazan. Buna karşılık, internet çağının doğurduğu ‘dünya toplumu’; zamanı bağlamak için mekandan vazgeçmiş gözüküyor. Fakat şimdilik Avrupa kendi ölümünün gecikmesi ile ilgili değil, modernitenin kazanımlarını korumanın derdine düşmüş durumda.

Küreselleşme, dijitalleşme ve ağlar oluşturma şüphesiz bu sürecin bir parçasıdır. Kısaca; bu süreç yeni mekânsal yapılar ve yasal sistemler yaratacaktır. Medeniyet kabuk değiştirecektir.
Siyasal alan; önce kara, sonra deniz ve en son uzay odaklı tasarlanmıştı. Fakat dijital ışınlar ve elektromanyetik dalgalar artık ‘mekânı’ ele geçirdi. Eski mekân anlayışı çözülmeye yüz tuttu. Avrupa merkezli uluslararası hukuk düzeni çöktü. Toplumları artık hiç bir şekilde konumlandıramıyoruz. Ulusal tarihlerin eskimiş olmasının bir nedeni budur. Bununla birlikte, uluslararası gelişmeler bağlamında ele alınmaları halinde anlaşılırlar. Günümüzde önemi artan yalnızca ‘zaman’ etkenidir ki, o da her geçen gün biraz daha daralıyor. İnsanlığın sorunlarını zamana yayarak (acil, hızlı, süreli) çözüm aranıyor.
Acaba, William Knoke‘nin bir zamanlar söylediği gibi, “placeless society” çağına mı eriştik? Kesinlikle. Sınırsız iletişimin bir sonucu olarak, ulusal sınırlar giderek eski anlamını yitirmektedir. Bu gerçeği yadsımak mümkün değil. Ancak siber alana yansıması gereken tek izdüşüm coğrafi sınırlar olamaz. Cinsiyet, yaş ve kimlik sınırlarının kolayca aşılması gerekir. İnternet bizi, sınırsız ve yersiz bir topluma büyük ölçüde yaklaştırıyor gibi görünüyor.
Bununla birlikte, böyle bir perspektifte, internet’in yeni sınırlar yarattığı ve aynı zamanda sınırsız bir alanın yeni bir sınırın çizilmesiyle oluştuğu göz ardı edilmektedir: sanal ve gerçek arasındaki sınır. Yeni bir sınırın inşası, daha iyi bir dünya inşa edebilme beklentisinin bir sonucu olarak, gerçek alanda geçerli sayısız sınırın gereksiz hale gelmesine neden oldu. Kurulacak bu sanal dünyanın izini sürersek, gerçek/sanal ayrımının yüzyıllar boyu geçerli olan ‘kara ve deniz’ karşıtlığına denk düştüğü hemen anlaşılır. Kara, insan doğasına uygun bir gerçekler alanı olarak düşünülürken, deniz var olan tek olasılık ‘meçhuliyet’ ile eşanlamlıydı. Bu belirsiz ve bilinmeyen ‘şey’ hakkındaki merak, tanıdık dünyadan tanınmaza yönelme arzusudur bir bakıma. Bununla birlikte, her keşif gezisinde, bir zamanlar romanlara ilham veren aşılmaz ve açıklanamaz gizemin piyasa değeri azaldı. Yavaş yavaş, başlangıçtaki açık deniz farklı devletler arasında bölünmüş ve tamamen ölçülen bir alana dönüştürüldü. İlerde sanal alanın paylaşımı mümkün olur mu, henüz kestiremiyoruz.
Alaattin DİKER

Son Yorumlar