Dünyanın Yarısı

“Aşkı var idi Şehriyar’ın, güllü çiçekli/ Yazık kara yel esti, hazan oldu baharı.”

 

Dünyanın mihrini peşin fiyatına taksitle ödeyip açtım duvağını, yarısındaydım cihanın. Buharı üstündeydi kurban bayramının, kapağından belliydi tencere, çok hasarlı az kullanılmış bir balinanın karnında yüzüyordu saltanat. Satılıktı sahipsizlerden masal planı, döşeme ve dua aldım bedestenden. Hep böyle olurmuş. Yeryüzünde kıyılamayan nikâhları gökte melekler kıyarmış. Gökte meleklerle kıyıldı şanım. Yaratıldım.

Kendiliğimden büyüyorum çimenlerin üstünde. Patron ölürse, ölür su damlası gülümseyişler, ölür aşk. Üç yıl geçsin aradan,  seni o zaman göreyim ay parçası ey, diz çökünce önünde kitabın bir nefes. Kitaplardan okuduğum sen, nefrete dönüşüyorsun bir dönüşüm romanı için. Mezar başında cismine aldanınca börtü böceğin. Kapatıyorum yarısı okunmuş sayfasını aşkın.

Suya değmiyor ellerim ki ellerimden belli olayım. Sıcağı, soğuğu bilinmiyor bu elzem kitabın, bütün yaralı kelimeler birbirinin devamı. Dünyanın tamamını yazma çabasındayım, çünkü yazgılarım da yarım.

Bir kadının havanda ışık dövdüğünü okudu bu gözlerim, ressamdı şair, duyduğuma inanmasam sağır kalırdım. Çöldeydim ve o kâşanede akıyordu fer, suya. Işığa sarıldım, havanın yaralarına, yaralarıma mum aradım. Şairin ruhuna ışıklar yolladım turuncu bahçelerden. Otobüsümüz hareket halindeydi. Uçuş için iç hatlar terminalinde yolları karıştırmaya ve kucaklamaya hazırdım. Meydanlara ulaştım dar geçitli ruhlardan, genişti şeritler. Çizgimiz belli. Aşk hep elde var bir noksan. Zaman lazımdı.

Saatçi dükkânında askeri üniformalardan mermer beğendim tunç rengi, ensemde dut yaprağı kemiren hayat, füzeler uçuşuyordu sağıma ve soluma dönen uykularımın iki rüyası arasında. Topuklu ayaklarla ölüm burnumun direğine estetikti öğle vakti, görev kutsaldı ayrıca kibrim derebeyinde Murtaza.

Dolunay köprülerden geçiyordu. Yol vardı, yol yoldaş idi yıldırım düşmüş yollara. El ele tutuşamayan yıldızlar, beste olup yağardı su geçirmez kanatlarıma. İyi tarafımdan yatıp kristal kâselerde zemzemle kalkıyordum sabah zikrine. Medeniyetin sıcağı başıma vuruyordu, persepolis figürlerinin yanında bir figüran edemememin mahcubiyeti dizlerimin bağına bir düğüm daha atıyordu, çözülmüyordu çenem, susmak istiyordum kördüğüm. Dizlerim kalbime mukayyet. Yoksa yetişilmez ardından sarı baharı hatırlatan varlığının. Kalp hazan ise ortasında yazın, kıştır kıblem, yeryüzü Kabe. 

Serçeler gökyüzünü getiriyordu parmaklıklara. Altmış beş metrekare metropele mahkûmdum İstanbul’da. Suçumu bilmiyordum. Neden kovuldum elma bahçelerinden. Yasaklar bitmedi anlaşılan. Bir elma yedim mavi bir rüyadan, yarısında kaldı aklım. Yarım akıllı mıydım? Bitmeyen yazgılarım, tek ayaküstü, kara tahta önü alkışlanan cezam. Yalnızlığım.

Sanatoryumu kanaryalara teslim etmişlerdi, mor ile sarının kavgası resim olmuştu çeşmeye. Itırla yan yana leş yiyen kargalar. Kast sistemi uzak doğuda kalmış, üç gün sonra ev sahibi statüsüyle terör estirmiş batıya. Bir tutam avokado, filtreli kahve, çifte kavrulmuş mutluluk, pardon! Tanrım. Affet!

Doğunun asi kızı olmalıyım ben. Nazlı güzele meraklanmış bir şair eyvah’ı, eyvallahı. Güneşin öyle bir doğuşu var ki sanki ilk defa doğuyor dünyanın yarısında. Yok pahasına. Bir günaydın, bin geceyi tutuşturuyor kozalak gibi. Bir ay doğuyor ki Isfahan’a sanki hiç ay yüzü görmemiş dünya bu zamana kadar. Kaptanımız hazır, aşk deryasına dalıp süngerde kalmış atlıkarınca, çocukluğumuz yanımızda, yarınlardan rol kapmaca, dört başı mamur çam esintili manzaraya.

Sen böyle güzel yürürsen kar yağar şehrine bilirim, hissedilen elli derecede, yirmi beş yaş yağar başa, safran, nar ve gül suyu serinletir eşiklerini memleketin. Kalelerden içre iyilik melekleri. Girmesi yasaktır şeytani tuzakların. Senin sesinle başlar hayal, şehrin çöldür ve çöl masmavi bahardır her an. Uzun bir sefere niyetli mimozayı simurga kanatlandıran bir seda işitince kalbimden. “Kalp, söz ile konuşmazmış.” Efendim.  Bir yarım şiir kadar tamamlanınca ruhumun belirtke tablolarından start almış iletişim teması, konu için bir cümleye muhtacım. Çok yarım kaldım Allah’ım. Ne çok yarımla tamamlanamadım. Hiç bütün etmeyen o yarımları ben sana ısmarladım. Soluklandım.

İnsan, şu havuz başında şekerli çay içiyorsa nimettendir, seni ceylanlara emanet edesi gelir, koşası gelir yılkıda atlarla Kaf’a. İçine çekesi gelir gülüşünden derlediği çiçeklerin kokusunu. Dünyadan elini eteğini çekip taşlarını seresi gelir dünyanın bütün aşk hırsızı cellatlarının yollarına.

Bir elim balda, bir elimde Hafız, dünyanın gözbebeğiyim derya bilmez mahilerle kavanozun dibinde, Hayali konağında. Özüme iyice bir bakıyorum şairin mutfağından. Kitap sen, cenge giden cenknamede mağlubiyetten yere serilen pembe incilerle ben, şahların satranç tahtasında allı morlu rüzgârgülüyüm, savrulsam vazife, uçamazsam öksüz kalır çelebiler, bin gecede batan titanikte batmayan gün ve geceyim. Kırk yıl, kırk yol yas tutar şu dağlar böylesi vedalara, vedayım uğrun uğrun. İnsan, vedadan mı yapıldı ki bir türkü nakaratıdır aslı astarı? Alaktan mı? Ne alaka değil mi? Etimoloji de başımız göğe erene kadar. Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Erdim.

Şiraz’daydım. Kendinize mesaj gönderin ekranında gözüm, aynalara çarptım. Leylekler düştü elektrik direklerinden. Bir gün belki yirmi yıl eder dedim. Bedeldir bir ömre. Dünyanın yarısına akıyordu nallarından kurtulmuş saraylar. Atlara hayran çadırlardaydı hayatın mazereti. Kurutulmuş güller nevresimdi yataklarda, duvarlarda tablo. Maharete aktım. Melekler ordusunun bir neferiydim ya artık, terk etmiyordum dağı. Cihanın yarısında insan tamamlanır mı bir dağ ile? Hitabetin beliğ olanı makbul söz yarışında, düelloya çağrıldım. Çekingen mizacım yazmıyor biyografide, beni ilgilendiren herkes “ cesur ve onurlu” biliyor öz yaşamımda beni, boyum bilinir de boynumda aşk zinciriyle şahı geda eden şiir denen mahlûkat! Yapıyor yine yapacağını. Derecelerim, plaketlerim, abdest almış ıslak havlular, beşi on yerdeler bile yetmiyor yarımları tamamlamaya. Balkanlara sığsa da Ege özentili saksıda begonvil, soğuk hava, sarmaşığa sarmıyor bir yaz kırıntısı, bir rüzgâr esintisi. Naz çekmiyor bacalardan sevda durakları. Çekiliyorum.

Dünya bu, kararınca. Yenilmek en güzel bilmece, sırra kadem. Bastım. Dünyanın yarısından öteye… Geçemedim.

Yeşilırmak benden sevdalı akarken balkonda, akşam güneşini uğurlarken tepeler, eski adlarını hatırladım çayıma şeker diye kattığım nehirlerin, unuttum sonra bilgi denen cahili. Gözlerindi gelen. Daha dünyanın bütün ırmakları, taşları, sazları, lafları, hüsn ü aşkı olsa yazamazdım. Kaderle sıralanıyordu klavyede harfler, kanepenin altına son bir kez daha baktım. Ne çok ihtiyaçtım! Lale motifli yastık kılıflarım, kır çiçeklerinden muşambalarım, tepeleme bir çuval incir! Berhüdarım, dünyanın yarısına yazıldım. Hoş gelmiştim dünyaya, safa getirmişim satırlarca. Üç elma ile avlandım. Bergüzar/ Taş ve Gül için.

Yasemin KULOĞLU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir