“Bellek gizli bir definedir” demiş düşünür. Çağrışımlarla belirir, eşeledikçe ortaya çıkar. Bugün kullandığımız kaşıklar üç bin yıl sonra antika olur mu bilinmez. Yaşayıp görmek lazım.
“Yaşa ki neler göresin!”
Ne vakit bir dut kurusu görsem, alır çocukluğumu yerim. Tek tek, tane tane, bitmesin diye.
Her seferinde biter, büyürüm.
Dut kurusunda Çerçi Esme’yi görürüm. İliçkir asılı dükkanında kimyon kokan, heybesinde şeker sucuğu, kuru incir, sarı üzüm, don bağı, filteke, masıra, makara ve daha elvan türlü öteberi basılı Çerçi Esme’yi.
Bir sahan tası un verip kabı kabına hambelis aldığımız geliyor aklıma, süt tozu damağımı çiziyor, leblebi tozuna bulanıyorum.
“Makaram sarı bağlar
Kız söyler gelin ağlar
Ana ben ölmüş müyem
Asiye’m karalar bağlar”
Buğulu sesinde külek pekmezi taşıyan, kutnu kumaştan ipil ipil şalvarının ceplerinde bozuk para torbalanan.
Cıncık şekeri somurarak tüketmem gerektiğini biliyorum.
Yarım ekmek arası helva bir Türk Lirası.
Kendisinden küçüklerin Esme Bii ‘si, yaşıtlarının Esme Garı’sı, bizim Esme Ana’mızdı.
Ne iyi bir kadındı Esme Ana, ne zengin bir kadındı. Heybesi yiyecek doluydu.
Bir de eşeği vardı boz.
Tam bir çerçi eşeği.
Döner döner kendi heybesindeki öteberileri yerdi.
O nedenle mahallelerde gezerken eşeğin ipini bir çocuk çekerdik. İpin ayarını bir türlü veremezdik. Uzun tutsak heybeye döner, kısa tutsak sinirden omuzlarımızı ısırırdı. Çoğunlukla da yüzümüz eşeğe dönük geri geri giderdik.
Başka mahalleye geçince eşeğin ipini o mahallenin çocuklarına bırakırdık. Esme ana bir avuç dut kurusu verirdi, tek tek tanını çıkara çıkara yerdik.
Ne vakit bir dut kurusu görsem;
“Belki haziranda mavi benekli çocuksun.”
Remzi ERGÜ

Esme Ana’yı fiziken görmüşlüğüm, dükkanına gitmişliğim,
Çerçiliğini görmüşlüğüm vardır. Ama şimdi yüzünü hatırlayamıyorum. Bunlar aslında bizim milli kahramanlarımız sayılır. Hepsi ile ilgili olarak hikaye vardır. Loşku cennet, tülbeci (yeterin) esme, cıdırının döndü, mahtı gari….