Ebuzer KALENDER: “Kahkahanın Ardında Küçük Bir Huzursuzluk Bırakmayı Seviyorum.”

Ebuzer Kalender’in yeni romanı Kösadil Cumhuriyeti geçtiğimiz günlerde okurla buluştu. Alegorik yapısı, kara mizahı, parçalı anlatımı ve absürtle gerçek arasında kurduğu kendine özgü dünyasıyla dikkat çeken roman üzerine daha önce dibace.net’te  bir değerlendirme yazısı kaleme almıştım. Ancak Kösadil Cumhuriyeti, üzerine yazmakla soruları tükenecek bir metin değil.  Bu kez sözü yazara bırakalım istedim. Ebuzer Kalender’le Kösadil Cumhuriyeti’nin nasıl bir yazım sürecinden geçtiğini, parçalı ve deneysel yapısını, kara mizahını, dilini, okurla kurduğu ilişkiyi ve romanın geleceğine dair düşüncelerini konuştuk. Sözü fazla uzatmadan Kösadil’in sınır kapısına doğru ilerleyelim. Pasaportumuza hangi kaşenin vurulacağını ise içeride göreceğiz:)

Kösadil Cumhuriyeti klasik anlamda doğrusal ilerleyen bir roman değil. Anlatıcılar, bakış açıları ve anlatım biçimleri değişiyor; farklı metin türleri romanın içine giriyor, kurmaca zaman zaman kendi yapısını görünür hâle getiriyor. Bu parçalı yapı en başından beri tasarladığınız bir biçim miydi, yoksa Kösadil dünyası geliştikçe mi ortaya çıktı?

Bu romanın ilk taslağını yedi yıl önce yazmıştım. O dönem biçimsel açıdan daha doğrusal bir yapıya sahipti. Evren genişledikçe tek bir anlatıcının, tek bir bakış açısının ve doğrusal bir anlatının bu hikâyeyi taşıyamayacağını düşünmeye başladım. Farklı anlatıcılar, mektuplar, resmî metinler, bilinç akışı, tiyatro sahnesi gibi farklı biçimler böyle ortaya çıktı. İkinci taslak daha ilginçti: O ilk doğrusal ve şimdiki parçalı halin bir arada olduğu; üstkurmacanın daha çok hissedildiği iki bölümden oluşan bir metin. Ama nihayetinde roman şu anki haline ulaştı.

Romandaki bu parçalı yapı yalnızca biçimsel bir tercih gibi görünmüyor. Romanın biçimindeki parçalanmayla anlattığı dünyanın parçalanması arasında bilinçli bir ilişki var mı?

Kesinlikle. İçerikle biçimin birbirini tamamlamasını özellikle önemsedim. Tornistan’ın bölünmesiyle başlayan süreçte toplumsal yapı, hakikat ve kimlikler parçalanıyor; hatta ruh bedenden ayrılabilen ve el değiştirebilen bir nesneye dönüşüyor. Böyle bir dünyayı, kusursuz biçimde ilerleyen klasik bir anlatıya mahkûm etmek romana haksızlık olurdu. Bir bakıma biçim de içerikten nasibini aldı. Özetle Kösadil Cumhuriyeti’nin içi dışı birdir:)

Mektuptan masala, farklı anlatıcılardan bilinç akışına ve üstkurmacaya uzanan pek çok anlatım imkânını aynı roman içerisinde kullanıyorsunuz. Böylesine deneysel bir yapı yazara özgürlük sağlarken romanın bütünlüğünü kaybetme riskini de beraberinde getiriyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Deneysel işler benim için hep heyecan verici olmuştur, ayrıca yeni şeyler denemeyi seviyorum. Güvenli alanda kaldığımızda hata ihtimalinizin azaldığı doğrudur ama yeni bir şey bulma ihtimali de aynı oranda azalır. Aslında bu tarz bir romanla okurun karşısına çıkmak başlı başına bir risk. Ancak bu romandaki temel kaygım şuydu: Kullandığım tekniklerin gösterişe dönüşmesi ve biçimle içerik uyumunun yakalanamaması. Bu yüzden yazarken her biçimin roman içerisinde bir işlevi olmasına, parçalar birbirinden farklı görünse de aynı dünyaya ve aynı atmosfere hizmet etmesine özellikle dikkat ettim.

Kösadil Cumhuriyeti‘nde ruhlar kargoyla taşınıyor, insanlar ruhlarını satabiliyor, şehirler görmeyenler, duymayanlar ve konuşmayanlar üzerinden örgütleniyor. Bütün bunlar ilk bakışta son derece absürt; fakat roman ilerledikçe okur bu dünyanın sandığı kadar kendine yabancı olmadığını fark ediyor. Absürt ile gerçek arasındaki bu mesafeyi nasıl kurdunuz?

Oldukça tuhaf bir soru:) Aslında absürtle gerçek düşündüğünüzden çok daha yakınlar. Benden duymuş olmayın ama kardeşler:) Kösadil’deki pek çok şey ilk bakışta gerçeküstü görünebilir ama biraz kazıdığınızda altında oldukça tanıdık davranışlar, kurumlar ve insan ilişkileri yatar. Günümüz insanının adalet anlayışı, güç fetişizmi, büyüklük sanrıları, hırs ve rekabet anlayışı yeterince gülünç ve saçma değil mi? Ben absürdü gerçeklikten kaçmak için değil, bazen gerçekliği daha görünür kılmak için kullanıyorum.

Ruhun bedenden ayrılabilmesi, teslim edilmesi, kiralanması ve nihayet ticari bir nesneye dönüşmesi romanın merkezindeki en güçlü metaforlardan biri.  Yazar açısından baktığımızda Kösadil’deki “ruh” neyi temsil ediyor? Bu metaforun tek mi birden çok mu karşılığı var?

Tek bir karşılığının olması romanın sesinin iyi çıkmadığı anlamına gelir. Vicdan, kimlik, insanın kendine ait olanı kaybetmesi, metalaşma, yabancılaşma… Bunların hepsi ruh kavramının çevresinde dolaşıyor. Romanın yüksek sesle söylediği en önemli şeylerden biri, son derece mahrem ve insana ait bir şeyin önce ayrıştırılabilir, sonra taşınabilir, en sonunda da alınıp satılabilir hâle gelmesi ve bunun alışkanlığa dönüşmesi.

Kösadil’de okur sık sık gülüyor; fakat güldüğü şeyin hemen altında şiddet, baskı, yozlaşma, yabancılaşma ya da trajedi bulunuyor. Üstelik anlatıcılar çoğu zaman bütün bunları son derece olağan şeylermiş gibi aktarıyor. Kara mizah sizin için gerçeği katlanılır hâle getirmenin mi, yoksa tam tersine daha görünür kılmanın bir yolu mu?

Trajikle komik aslında birbirinden o kadar da uzak değil. Hatta bir kelimede buluşacak kadar yakınlar. Kösadil’de mizah sek acıyı zaman zaman sulandırıyor ama bazen de onu daha görünür kılıyor. Zaten kara mizah benim doğal olarak yakın hissettiğim bir alan. Okur bir şeye güldükten birkaç saniye sonra “Ben buna neden güldüm?” diye düşünüyorsa mizah amacına ulaşmıştır. Kahkahanın arkasında küçük bir huzursuzluk bırakmayı seviyorum.

Kösadil’in absürtlüğü yalnızca yaşanan olaylardan doğmuyor. Kişi ve kurum adlarından resmî söyleme, bürokratik ifadelerden kelime oyunlarına kadar kendine özgü bir dil de kuruyorsunuz. Bir kurmaca evren yaratırken dili ne ölçüde dünya kurmanın bir parçası olarak gördünüz?

Dil benim için en önemli meselelerden biri. Kösadil yalnızca farklı olayların yaşandığı bir yer değil; insanların, kurumların ve hatta bürokrasinin farklı konuştuğu bir dünya. İsimler, soyadları, kurumlar, tabelalar, resmî ifadeler, kelime oyunları bu nedenle önemli. Bazen tek bir kurumun adı uzun bir açıklamanın yapacağı işi yapabiliyor. Dil yalnızca hikâyeyi taşıyan bir araç değil, hikâyenin bir parçası. Kösadil’i kurarken bir coğrafya kadar o coğrafyanın sözlüğünü de kurmaya çalıştım.

Distopya çoğu zaman geleceği anlatan bir tür olarak düşünülür. Oysa Kösadil’in geleceğe kadar bugüne, hatta geçmişe ait bir tarafı da var. Siz Kösadil’i bir gelecek tasavvuru olarak mı görüyorsunuz, yoksa farklı dönemlerde kendisine karşılık bulabilecek, zamanın dışına taşan bir dünya olarak mı?

Kösadil yalnızca geleceğe ait bir evren değil. İçinde bugünden de geçmişten de izler var. Tarih değişse de bazı insan davranışları pek değişmiyor: iktidar arzusu, susma, görmezden gelme, uyum sağlama, çıkar ilişkileri… Bu yüzden Kösadil’in belirli bir tarihe hapsolmasını istemiyorum. Okur bugün kendinden bir şey bulacaktır; umarım yıllar sonra okuyan biri de başka şeyler bulacaktır. Aslında iyi distopyalar geleceği öngören kâhinlerden çok, farklı zamanları yansıtan aynalardır.

Kösadil Cumhuriyeti biçim ve anlatım açısından risk alan, okurdan da belli bir dikkat talep eden roman. Böyle bir metnin bazı okurları zorlayabileceğini de kabul etmek gerekiyor. Yazarken “Okur bunu takip eder mi?” kaygısı taşıdınız mı, yoksa romanın kendi okurunu zaman içinde bulacağı düşüncesi mi ağır bastı?

Kösadil herkesin okuyacağı ya da herkesin keyif alacağı bir roman olmayabilir. Bunun farkındayım. Ama bunu bir sorun olarak görmüyorum. Okuru küçümsemeden yazmakla okurun hoşuna gidecek şekilde yazmak arasında önemli bir fark var. Ben ilkini tercih ediyorum. Bir metnin gerektirdiği riski, sırf daha çok ya da kolay okunmak uğruna almamak bana doğru gelmiyor. Kösadil’in kendi okurunu bulmasını isterim. Bunun hemen olması da gerekmiyor. Ne de olsa hikâye gelecekte geçiyor:)

İnceleme yazımda (https://www.dibace.net) Kösadil Cumhuriyeti için “tek okumayla tüketilebilecek bir roman değil” demiştim. Katmanlı ve sembolik bir metinde okurun her şeyi ilk okumada çözmesi sizce gerekli mi? Yoksa bazı anlamların ikinci, hatta yıllar sonraki okumaları beklemesi romanın doğasına mı daha uygun?

Her şeyin ilk okumada çözülmesi beni biraz üzer. Bazı ayrıntıların gözden kaçması, bazı bağlantıların daha sonra kurulması, aynı cümlenin ikinci okumada başka bir anlam kazanması hoşuma gider. Okura çözmesi gereken bir bilmece bırakmak anlamında söylemiyorum bunu. Metnin okurla birlikte değişebilmesinden söz ediyorum. Çünkü ikinci kez okuduğumuz kitap aynı kitap olsa da biz artık aynı okur olmayabiliriz.

Kösadil’in biçimsel risklerini, çok katmanlı yapısını ve herkese seslenme iddiasında olmayışını düşündüğümüzde zaman meselesi daha da önem kazanıyor. Bir kitabın yayımlandığı dönemle asıl zamanının farklı olabileceğini düşünüyor musunuz? Kösadil’in bugünkü okurundan bağımsız bir geleceği olduğuna inanıyor musunuz?

Buna yürekten inanıyorum. Bazı kitaplar yayımlandıkları anda okurunu bulur, bazılarınınsa zamana ihtiyacı olur. Kösadil’in nasıl bir yolculuğu olacağını ise bilmiyorum. Çok okunabilir, az okunabilir, yıllar sonra yeniden keşfedilebilir ya da yalnızca küçük bir okur grubunun sevdiği bir roman olarak kalabilir. Bunların hiçbirini yazarın belirleyebileceğini düşünmüyorum. Benim yapabileceğim, inandığım metni yazmak ve arkasında durmak. Kösadil’in kendi zamanını bulmasını isterim. Ne zaman olacağı konusunda ise acelem yok.

Son olarak Kösadil Cumhuriyeti‘nin dünyasına farklı pencerelerden bakmamızı sağlayan değerli soruları için Muaz Ergü‘ye, bu söyleşiye ev sahipliği yapan dibace.net‘e ve elbette Kösadil’in sınırlarından içeri girmeyi göze alan tüm okurlara teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Ebuzer KALENDER

    • 26 Nisan 1983’te Afşin’de (Kahramanmaraş) doğdu.
    • Tıp doktoru ve akademisyen olan Kalender, Gaziantep’te yaşamaktadır.
    • İlk romanı Kukinler 2018’de yayımlandı.
    • Aynı yıl Paradigma Polisiye Yayınları tarafından düzenlenen ulusal öykü yarışmasında “Kabil’de Habil Kafe” adlı öyküsüyle ikincilik ödülü kazandı.
    • 2020’de kardeşi Mustafa Kalender ile birlikte kaleme aldığı polisiye roman Ceraim-46,
    • 2024’te ise ilk öykü kitabı Düş Berberi yayımlandı.
    • 2026 yılında bunları Kösadil Cumhuriyeti adlı romanı izledi.
    • Öykü ve denemeleri Kafkaokur, Kayıp Rıhtım, İshak Edebiyat, Oggito Öykü, Mahal Edebiyat, Lacivert Öykü, dibace.net ve Şiir Dergisi başta olmak üzere çeşitli edebiyat dergileri ve dijital platformlarda yayımlandı.
    • Kara mizah, absürt, distopik, büyülü gerçekçi ve psikolojik unsurlara yakın duran Kalender; modern ve postmodern anlatım olanaklarıyla, gündelik gerçekliğin sınırlarını esneten metinler kaleme almaktadır.
    • Akademik çalışmalarının yanı sıra edebî üretimini de sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir