Ebuzer Kalender’in Vapur Yayınları’ndan yayımlanan Kösadil Cumhuriyeti (2026) adlı romanı, Körler, Sağırlar ve Dilsizler şehirlerinin ortak bir yönetim altında birleştiği tekinsiz bir ülkeyi anlatır. Adlar, tabelalar, kurumlar, resmî açıklamalar ve kaba yanlış anlamalarla gelişen mizah, toplumsal hayatın karanlığını giderek büyütür. Kulak ameliyatlarının, numaralı gözlüklerin ve lüzumsuz konuşmanın yasaklandığı bu şehirlerde insanların neyi göreceğine, duyacağına ve söyleyeceğine idare karar verir. Ruhun bedenden ayrılması, taşınması, satılması ve kiralanması da gündelik hayatın olağan uygulamaları arasında sayılır. Onur Ağkaya’nın belirttiği gibi, “distopyaların asıl amacı, insanların daha iyi bir toplumun mümkün olduğunu görerek onun inşası için çalışmalarını sağlamaktır” (2016, s. 26). Uzak geleceğe ait bu kâbus, bugünün siyasal dili, tüketim alışkanlıkları, bilim anlayışı, medya düzeni ve ahlaki mazeretleriyle konuşur. Abartı, gündelik davranışlarda biriken çıkarcılığı, ikiyüzlülüğü ve insan ilişkilerindeki aşınmayı keskinleştirir. Roman, ruh ticaretini bütün bu ilişkileri birbirine bağlayan temel sorun olarak işler. İnsanın en mahrem parçası sayılan ruh, fiyatı, markası, kaydı, yaşı ve kullanım özellikleri bulunan bir meta gibi alınıp satılır. Sami Duymaz’ın serüveni boyunca ruhun pazara çıkışı, aile bağlarını, sevgiyi, bilgiyi, inancı ve siyaseti alışverişin ölçülerine bağlar.
Romanın başlangıcında Sami’nin kapısına gelen kargo aracının üzerindeki “DUYMADIM TESLİMAT, Ruhlarınızı İncitmeden Taşırız” (Kalender, 2026, s. 10) ifadesi, ruh ticaretinin dayandığı çelişkiyi ifade eder. Şirket, ruha özenle davranma vaadi verirken onu imza karşılığında teslim edilen sıradan bir gönderi gibi taşır. Hassasiyet bildiren slogan yapılan işin sertliğini yumuşatır. Ruhun kutsallığı reklam cümlesinde korunurken paketleme, kayıt ve teslim işlemleri onu ticaretin gündelik kurallarına bağlar. Metalaşma da teslim fişinde, bakım masrafında, marka tercihinde ve satış konuşmasında gündelik hayatın parçası olur. Ruhun bedenden ayrılması başlangıçta tıbbi bir arayışla başlar. Psikiyatrist Serpil Kale, şizofren oğlunu iyileştirmek için geliştirdiği ve “solucan modeli” (s. 95) adını verdiği yöntemle ruhu bedenden ayırır. Serpil Kale’nin kişisel acısından doğan teknik kısa sürede idarenin kullanımına geçer ve hastanelerdeki “Ruh Ayrıştırma Birimi”ne, teslimat şirketlerine, “TEMİZ RUH KİRALAMA”, “PIRIL RUH SATICILIK”, “NARİN RUH MAĞAZASI”, “İNCE RUH DÜKKÂNI”, “SAF RUH DEPOSU” gibi işletmelere kadar uzanır (s. 23). Beden gündelik hayatına devam ederken ruh başka bir evde tutulabilir, kafese kapatılabilir ya da yabancı birine kiralanabilir. “Ruhum” sözü de sahiplik, kullanım ve devir ilişkileri içinde yeni bir karşılık bulur.
Kösadil Cumhuriyeti’nde metalaşma, insan ilişkilerini ve kişinin kendisiyle kurduğu bağı giderek şeylerin dünyasına yaklaştırır. Mehmet Ali Uluç’un ifadesiyle, “toplumsal hayatın ve ilişkilerin metalar vasıtasıyla ‘şeyler’ arasındaki ilişkilere dönüşmesiyle kişinin kendisi de bir ‘şey’e dönüşmüş durumdadır” (2020, s. 32). Romanda bu düşünce doğrudan ruh üzerinden karşılık bulur. Kişinin ruhu dükkâna götürülür, vitrinde sergilenir ve alıcının tercihine sunulur. Zafer Demir’e göre, ““şeyleşme” sonucunda bilincimiz artık kendi bilincimiz değil, toplumun bize dışarıdan ve yabancı bir gerçek gibi kabul ettirdiği bir bilinç durumuna gelmektedir […] Bu olgunun somut karşılığı ise kapitalist bir toplumda paranın her şeyi satın alabileceğine inanılan bir nesne konumuna gelmesi, buna bağlı olarak da insanlar arası ilişkilerin giderek “şeyler arası ilişkiler” haline dönüşmesidir” (2018, s. 70). Roman boyunca bu ilişki Sami ile Kani arasındaki kardeşlikte, Sami ile Alev arasındaki yakınlıkta ve ruh satıcılarıyla müşteriler arasındaki pazarlıklarda izlenir. İnsanın değeri de piyasanın ölçülerine göre hesaplanmaya başlar. Ruhun hatıraları ve seçimleri geri çekilirken parlaklığı, yaşı, dayanıklılığı, itaati ve yeniden satış imkânı fiyatını belirleyen özellikler arasında öne geçer. Sadakat müşteri memnuniyetiyle, güç uzun süreli kullanımla, gençlik yüksek fiyatla, parlaklık ise güven veren bir ürün görüntüsüyle karşılık bulur. Bu ölçüler ruh dükkânındaki satış sahnesinde bütün ayrıntılarıyla işler. Sami, kardeşine ait sandığı ruhu Halil’e bıraktığı sırada kafesteki başka bir ruhun nasıl pazarlandığını seyreder:
“‘Çok pahalı dedin ama evladım,’ dedi yaşlı kadın.
‘Olur mu teyze. Sen bunu sokak arasında satılan işporta malı ruhlarla karıştırma lütfen,’ dedi satıcı.
‘Ne özelliği varmış ki bunun?’ dedi kadın burun kıvırarak.
‘Bir defa genç ve güçlü. Baksana abla şunun parlaklığına,’ deyip ruhu işaret etti satıcı.
‘Siz kendiniz parlatıyorsunuzdur ruhları,’ dedi kadın ve elini savurdu.
‘Ne münasebet abla, vallahi de billahi de kendi parlaklığı bu. Hem bizim dükkânda öyle yapay parlatıcılar kullanılmaz,’ dedi satıcı. […] ‘Ayrıca bu ruhun önemli bir özelliği de çok sadık olmasıdır, bir an bile dibinizden ayrılmaz. Sizi mutlu eder.’” (Kalender, 2026, ss. 31–32)
Satış konuşması ruhun geçmişinden, yaşadıklarından ve kafese kapatılma nedeninden uzaklaşarak “genç”, “güçlü”, “parlak” ve “sadık” gibi ürün özellikleri çevresinde ilerler. Sadakat sahibine rahatlık sağlayan bir özellik, parlaklık da satış değerini artıran bir yüzey niteliği olarak değerlendirilir. Cansu Yasav’ın “insana verilen değerin ancak bir metaya verilen kıymetle eşdeğer hâle geldiği” (2023, s. 46) ifadesi, ruh dükkânındaki bu alışveriş diline doğrudan karşılık verir. Kafesler, gazla uyutulan ruhlar, teşhir bölmeleri ve el değiştirme sayısını kaydeden damgalar, satışın ardındaki şiddeti gündelik ticaretin parçası olarak taşır. Sami, bir ruhun omzundaki dört şeritten onun dört defa satıldığını anlar. Kerim’in ruhu tekmeyle kafese sokması da “temiz” ve “pırıl pırıl” sözleriyle pazarlanan dünyanın sertliğini bütün çıplaklığıyla hissettirir (Kalender, 2026, s. 59). Meydanda tasmayla gezdirilen ruhlar için bir kadının “Ruhlarınızı güvenli satıcılardan alın. Markalı olsunlar” (s. 19) demesi, markayı güvenin ve değerin ölçüsü hâline getirir. İtaat ruhun satış değerini yükseltirken gözünü, kulağını ve ağzını kapatan insan da yönetimin aradığı yurttaş tipine yaklaşır. Ruhların “temiz”, “kirli”, “kara”, “kaçak”, “markalı” ve “az kullanılmış” diye sınıflandırılmasıyla ahlaki sözcükler ticaret diline girer. Temizlik, ruhun iyiliğinden çok kaydının bulunmasına, güvenli biçimde satın alınmasına ve alıcıya sorun çıkarmamasına bağlanır. Sami, Sinan’a “satılık bir ruhun tam manasıyla güveniliri ya da temizi olmaz” (s. 43) derken piyasanın nasıl işlediğini bilir ve alışverişini hangi dükkândan, hangi satıcıyla yapacağını da buna göre hesaplar. “Tekirli Ruh Dükkânı” tabelasının ilk iki harfi sönünce geriye “KİRLİ RUH DÜKKÂNI” (s. 32) kalması, romanın hicvini küçük bir elektrik arızasında yoğunlaştırır. Kirlilik, ruhları kafese kapatan, parlatan, damgalayan, satan ve bütün bu işlemleri dürüst ticaret sözleriyle süsleyen insanların davranışlarında birikir.
Kani’ye ait sanılan ruhun satılmasıyla alışveriş dili kardeşlik ilişkisine kadar uzanır. Sami önce “eğer kardeşimin ruhu birine teslim edilecekse bu tabii ki ben olmalıyım” (s. 15) diyerek ruh üzerinde söz sahibi olmayı kardeşlik sorumluluğuyla gerekçelendirir. Bakım yükü ağırlaştıkça, Alev’in huzursuzluğu arttıkça ve evdeki düzen bozuldukça ruhu Halil’in dükkânına götürür. Kendi anlatısında para teklifini “Ben kardeşinin ruhu üzerinden para kazanacak adam mıyım?” (s. 31) sözleriyle geri çeviren Sami, davranışını ahlaki bir gerekçeyle anlatır. Halil’in anlatımında ruhun önce yaşlı komşu Zekiye’ye, ardından Hayriye’ye ait olduğu söylenir ve satış karşılığında para alınır. Romanın farklı anlatıcıların seslerine açılan yapısı, karakterlerin kendi davranışları için ürettikleri gerekçeleri yan yana getirir. “Cevap Ararken” bölümünde Halil kayıt dışı ticaretini yufka yüreğiyle, Sami kardeşine yardım etme isteğiyle, Alev de yaptıklarını hayatta kalma ve intikam arzusuyla açıklar. Her karakter, eylemlerini kendi lehine anlatan bir hikâye kurar. Kani’nin mektubu da Sami’nin sahiplenme alışkanlığıyla ruh satışı arasındaki ilişkiyi doğrudan dile getirir:
Anlaşılan o ki sevgili abiciğim, hiç değişmemişsin. Bence insanlar yaradılış olarak belirli kalıplarla geliyor bu dünyaya. Ve davranışlarımızı o kalıplar şekillendiriyor. O yüzden biliyordum böyle bir yol seçeceğini. Sana ait olmayan şeyleri sahiplenmekte üzerine yoktur zaten.
Yanılmıyorsam niyetin bir taşla iki kuş vurmaktı. Ben gelmeyince ve Duymaz’dan elin boş dönünce bir yandan yük olarak gördüğün ruhumdan kurtulmayı, bir yandan da para kazanmayı düşündün. Ruhumu kaça sattığını ve o parayla ne yaptığını merak ediyorum. Ha, bir de şunu çok merak ediyorum: Eğer o ruh senin olsaydı kaç paraya satardın? (s. 46)
Mektubun son sorusu, ilerleyen sayfalarda daha sert bir ironi kazanır. Satılan ruhun gerçekte Sami’ye ait olduğunun anlaşılması, Kani’nin “Sana ait olmayan şeyleri sahiplenmek” sözünü romanın bütününe yayar. Sami, kardeşinin mallarını koruma gerekçesiyle kendi üzerine geçirir, Kani’nin eski nişanlısı Fahriye’yle yakınlaşır ve ruh üzerinde karar verme hakkını kendinde görür. Bütün bu davranışlarını da kendisi hakkında kurduğu ahlaki cümlelerle haklılaştırır. Malları Alev’in adına geçirirken “ben çok hakperest bir adamımdır, ne kimsenin hakkını yerim ne de kimseye hakkımı yedirtirim” (s. 86) der. Bu sözlerin hemen ardından yapılan işlem, Kani’nin ileride hak talep etmesinin önünü kapatır. İyilik, koruma, tedbir ve bağış gibi sözcükler Sami’nin davranışlarını ahlaki bir örtüyle kaplar, yaptığı her işi kendi lehine anlatmasına hizmet eder.
Alev’in Sami’yle kurduğu ilişki, sahiplik ve kullanım düşüncesinin insan ilişkilerine kadar uzandığını anlatır. Sami onu kızı gibi gördüğünü söyler, evin düzenini Alev’e bırakır ve onunla cinsel bir ilişki yaşar. Alev’in istekleri, geçmişte yaşadığı şiddet ve hayatta kalmak için geliştirdiği tavırlar, “Alev” başlıklı bölümde daha açık biçimde anlatılır. “Ayakta kalmanın altın kuralı: Aptal görünmek” (s. 36) sözü, suskunluğunu ve uysallığını bilinçli bir korunma yöntemi olarak açıklar. Sami’nin sözde bilimsel yazıları da kendisi hakkında kurduğu ahlaki görüntünün başka bir parçasıdır. “Eşek Hıyarı Bitkisinin Basur Hastalığı Üzerindeki İyileştirici Etkisi” (s. 7) başlıklı yazıda uydurma tarih halk hekimliğiyle buluşur, “Dövülmüş Avrat Otunun İsim Değiştirme Davası” (s. 38) yazısında kadın hakları söylemi gösteriş arzusuyla yan yana gelir. Sami, bitkinin adını “övülmüş kadın otu” (s. 40) yapmayı önerirken Alev’in yoksulluğunu ve kendisine bağımlılığını kendi çıkarı için kullanır. Bilimsel bilgi ve toplumsal duyarlılık da Sami’ye “hoca” unvanı, plaket ve okur ilgisi kazandıran araçlar olarak çalışır.
“Adalet’in Ölümü” başlıklı bölümde kişi adları romanın ahlaki eleştirisini genişletir. Adalet Sağıroğlu ölür, kızı Vicdan daha önce hayatını kaybetmiştir, eski eşinin adı ise Hakkı Hakyemez’dir. Adalet, vicdan ve hak sözcükleri kişilerin adlarında yaşamaya devam ederken romanın dünyasında çıkar, suskunluk ve itaat daha güçlü bir karşılık bulur. Körler, Sağırlar ve Dilsizler’in siyasal düzeni de aynı ironiyi sürdürür. Kulak ve göz ameliyatları yasaklanır, gereksiz konuşanlar ihbar edilir, ortak para birimi Kösadil lirasının üzerine gözlerini, kulaklarını ve ağzını kapatan üç maymunun resmi basılır. Şiddet karşısında gözünü kapatan, mağdurun sesine kulak vermeyen ve bildiklerini suskunlukla geçiştiren kişi, yönetimin aradığı yurttaşla piyasanın tercih ettiği müşteri tipinde birleşir. Devlet itaati bedende, piyasa ise ruhun uysallığında arar ve roman bu iki talebi aynı toplumsal düzenin parçaları olarak yan yana getirir.
Mezarlık sahnesi, Sami’nin bütün serüvenine başka bir anlam verir. Kani’nin dört yıl önce gözaltında gördüğü şiddet sonucu öldüğü anlaşılır. Sami’nin Kani’ye ait sandığı ruh da kendi safra kesesi ameliyatı sırasında bedeninden çıkarılan ruhtur. Arzu’nun “Sizin!” (s. 102) cevabı, kardeşinin ruhunu sattığını sanan Sami’nin gerçekte kendi ruhunu elden çıkardığı gerçeğini yüzüne vurur. Sami, ruhundan ayrı geçen yıllarda ticaretini sürdürür, yazılar yazar, Alev’le ilişki kurar ve kendisini vicdanlı bir insan olarak anlatmaya devam eder. Bedendeki ruh eksikliği, onun yıllardır taşıdığı manevi boşluğa güçlü bir karşılık verir. Canan Urhan’a göre “böyle bir düzlemde herkes kendisinin bir girişimcisi haline gelir, yani beşeri sermayesini bir varlık olarak değerlendirmek ve değerlemek durumundadır” (2023, s. 443). Urhan’ın bu saptaması, Sami’nin sahip olduğu her niteliği kazanca bağlayan tavrıyla örtüşür. Tarım bilgisi itibara, dinî görünüm güvene, bağlantılar siyasal çevreye, ruh ise kira gelirine bağlanır. Romanın sonunda bu alışveriş anlayışı örgütlü bir ticarete kadar genişler:
Sami ruhunu teslim aldıktan sonra onu tekrar bedenine hapsetmek istemedi. Madem çıkmıştı bir kere, bir işe yaramalıydı. Düşündü, düşündü ve sonunda aklına parlak bir fikir geldi. Bürokratlara, iş adamlarına, zenginlere ve siyasilere kiralık ruhlar temin edecek bir dernek kurmaya karar verdi: ÖŞARTE-DER (Önemli Şahsiyetlere Ruh Temin Etme Derneği).
Dernek kısa sürede büyük ilgi gördü. İlgi o kadar muazzamdı ki derneğin tüm şehir çapında birçok şubesi açıldı. Böylece Sami siyasi arenada ve iş dünyasında tanınan bir sima olmayı başardı. İlk zamanlar kendisi de kiraladı ruhunu. Hedef kitlesi olarak da siyasetçileri seçti. Ancak işler büyüdükçe kendi ruhunu geri çekti ve diğer üyelerin ruhlarının kiralanmasına aracılık etti. (Kalender, 2026, s. 112)
“Madem çıkmıştı bir kere, bir işe yaramalıydı” cümlesi, Sami’nin insana ve değere bakışını özetler. Onun dünyasında her şey kullanım değeriyle ölçülür, ruh da sorumluluk ve vicdandan önce sağlayacağı yararla değerlendirilir. Urhan’ın “semiyokapitalizmde zihin ve ruh doğrudan piyasa tarafından kapsanır” (2023, s. 444) sözü, romanın finalindeki ruh ticaretiyle doğrudan karşılık bulur. ÖŞARTE-DER’in bürokrat, iş insanı, zengin ve siyasetçilerden oluşan müşterileri, merhametli ve vicdanlı görünmeleri gereken anlarda ruh kiralar. Sami önce kendi ruhunu kiraya verir, ardından başkalarının ruhlarının kiralanmasına aracılık ederek ticareti genişletir. Dükkânlarda yürütülen ruh satışı, dernek adı, açılan şubeler ve seçkin müşteri çevresiyle kurumsal bir kimlik kazanır. Bu faaliyet Sami’ye geniş bir çevre ve siyasal itibar kazandırır, Kösadil Cumhuriyeti kurulduğunda milletvekilliğine uzanan yolu da açar. Romanın finalinde Sami, tayin ve terfi taleplerini not eden, pahalı hediyeleri kabul eden, cenazelerde göstereceği üzüntüyü prova eden ve ayetli, hadisli cuma mesajları hazırlatan bir milletvekili olarak karşımıza çıkar. Ruh ticareti de Sami’nin kişisel kazancından siyasal nüfuza, bireysel çıkarından kurumsal güce uzanan geniş bir alışveriş düzenine yayılır.
Sonuç olarak, Kösadil Cumhuriyeti’nde ruhun fiyatı, dükkânda söylenen rakamı aşarak insan ilişkilerinin ve siyasal itibarın ölçüsüne kadar genişler. Bedenden ayrılan ruh niteliklerine göre sınıflandırılır, satış ve kiralama yoluyla el değiştirir, sonunda sahibine kurumsal kazanç ve siyasal güç sağlar. Bu süreç kardeşliği tasarruf hakkına, sevgiyi kullanıma, bilgiyi tanınırlığa, toplumsal duyarlılığı imaja, inancı güvenilirlik gösterisine ve siyaseti bağlantı ticaretine bağlar. Sami Duymaz her davranışını iyi niyet, koruma ve yardım sözleriyle süsler, yazar da hicvini en çok onun bu tavrına yöneltir. Ruhundan ayrı geçirdiği yıllarda ticaretini ve ilişkilerini sürdüren Sami, ruhunu geri aldığında onu kiraya vermeyi seçer. Yazarın hicvi, ruh satışını şeytani anlaşmaların karanlığından kargo fişlerine, güvenli satıcı arayışlarına, bağış vaatlerine, dernek şubelerine ve ayetli cuma mesajlarına kadar yayar. Çürüme, olağan hizmetlerin, saygın unvanların ve iyi niyet cümlelerinin arasında büyür. Ruhların gerçekten alınıp satıldığı Kösadil, insanların birbirlerini yarar, fiyat, marka ve bağlantı değeriyle ölçtüğü hayatın aynasıdır.
Barış AĞIR
Kaynakça
Ağkaya, O. (2016). Ütopya ve distopya: Siyasetin edebiyat üzerindeki etkisi. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 14(4), 23–48.
Demir, Z. (2018). Karl Marx’ın bakış açısından kapitalist toplumda yabancılaşma ve sonuçları. Abant Kültürel Araştırmalar Dergisi, 3(5), 63–74.
Kalender, E. (2026). Kösadil Cumhuriyeti. Vapur Yayınları.
Uluç, M. A. (2020). Karl Marx ve yabancılaşma: Sosyolojik bir analiz. Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 2(1), 26–38.
Urhan, C. (2023). Geç kapitalizmden dijital kapitalizme özneleşmenin yörüngesi. Sosyal Mucit Academic Review, 4(3), 434–455.
Yasav, C. (2023). Oğuz Atay’ın hikâyelerinde metalaşma olgusu. Erzurum Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (16), 41–54.

Son Yorumlar