Mahzuni Şerif: “Felek fukarası dağlar çobanı/Bir kaya dibinde yandı perişan/Üzerinde kara kuşlar dönüyor/Belki ekmek atar sandı perişan” diye bir türkü söyler. Bir coğrafyanın kaderini söyler aslında. Anadolu coğrafyasının.. Bir coğrafyanın, yitik, yoksul, perişan insanlarının ahvalini… Fukaralığı, yokluğu, yoksunluğu… Güneşin göz kapaklarına bir kahır gibi düştüğü, uzun yağmurlarda sırılsıklam ıslanan, dert okyanuslarında kulaç atan mazlum, mahzun insanları… Yaşamanın yaşamak gibi olmadığı, doğmuş olmanın bir savaş meydanına atılmak olduğu bir kaderi söyler aslında. Acıyla yazılmış, kanla sulanmış, yürek sızısıyla boy vermiş bir kaderdir dile gelen, dile getirilen.
“Kara kuşlar ötüp ötüp gittiler/Örenli başında kervan tuttular/Bir kuzusu vardı yiyip yuttular/Şöyle gökyüzüne döndü perişan” Mahzuni’nin dostu, sırdaşı, saz yoldaşı Perişan Ali’dir burdaki perişan. Perişan Ali… gerçek adı Ali İspir… 1944’de Afşin’in Örenli köyünde doğmuş. Mahzuni babanın hemşehrisi… Perişan’ın ailesi yoksul olmasına rağmen babası aydın biridir. Köye okul yaptırmak ister. Köylüler “Çocuklar okula gidince sığırları kim güdecek? İşe güce kim bakacak?” diyerek karşı çıkarlar. Perişan Ali’nin babasıyla Mahzuni’nin amcası musahiplerdir. Yani maddi ve manevi anlamda kardeşlik, yol arkadaşlığı, yol kardeşliği… Bu sebeple Perişan Ali Berçeneğe gelir ve Mahzuniyle ilkokulu beraber okurlar. Perişan Ali: “Mahzuni ile dostluğumuz, 1951 yılında başladı. Beş yıl beraber okuduk. Benim tanıdığımda adı Şerif Cırık idi. Hakikat aşkını beraber paylaştık onunla. Mahzuni Şerif, anlayanlar için yürüyen bir kütüphanedir. Dilli bir Kurandır.” diyerek aralarındaki muhabbetin boyutunu dile getirir.
“Bu dünyanın adı nedir/İnsan olmadığı yerde/Lezzeti tadı nedir/İnsan olmadığı yerde” diyen Perişan Ali ilkokuldan sonra okumaz. Köyüne döner. Çobanlık, çiftçilik, hayvancılık… yaparak geçimini sağlar. Yoksuldur, yoksulların yanında… Hayat koşturmacasının içinde âşıklık geleneğinin unutulmaması için köy köy dolaşır. Cemlere iştirak eder. Alevi/Bektaşi meclislerinde bulunur. Onu yakinen tanıyanlar Onun bilgisinden, görgüsünden, mütevazılığından, insan sevgisinden yoğun olarak bahsederler. İnsanlığın, erdemin, olmaklığın malda mülkte, mal yığmada, istifçilikte, haramda, yalanda dolanda olmadığını çok erken farkeden Âşık : “Perişan’ım malım da yok/ Kaygı çeken halim de yok/ Param da yok pulumda yok/ Hırsız neyimi çalacak” diyerek insan kalabalıklarının anlamsız koşturmacasının, telaşının, hırsının ne kadar da boş olduğunu hatırlatır.
“Çatlamış elini açtı Allah’a/Dedi senin kulun olmam bir daha/Koydun yavruları ah ile vaha/Rezilliğe alışkandı perişan/Perişan ören de böyle yaşıyor/Sabırlar pişirip zehirler yiyor/Mahzuni Ali’ ye perişan diyor/Belki perişandan kendi perişan” ne derin sözler, ne anlamlı… Bir dostun bir dosta seslenişi… Öyle içten, öyle yürekten… Dün de sabırlar pişiriyor, ağular yiyorduk, bugün de… Bu coğrafyada aslında değişen birşey yok. Aslında bir şey var. Şimdilerde derdimizi söyleyecek, ağıtlarımızı yakacak Ne Perişan Ali var ne Mahzuni… Dün yokluk içinde yitip gidiyorduk bugün de varlık içinde… Dün samimiyet vardı, söz vardı, acılarımızı sesleyenler vardı… Bugün?…
Perişan Ali Alevilik içerisinde “Hakikatçi Alevilik” olarak adlandırılan geleneğe mensup. “Hakikatçi Alevilik” hakkında araştırmacı Mehmet Bayrak Şunları söylüyor: “Hakikatçi Alevilik kavramı 19. yüzyılın ilk yarısında literatüre giriyor. Fakat o zaman başlatmak doğru değil. Çünkü Aleviliğin çağdaş ya da hümanist-toplumcu yorumu olarak nitelendirilen bu akımı çok eskilere götürmek mümkün. Mazdekçilere, Hurremilere, Yaresancılara götürebilirsiniz. Fakat bizim bölgede bu akım 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkıyor. Baba Mansur Ocağı’na bağlı pirler kendi içlerinde Aleviliğin değerlendirilmesi konusunda çelişip çatışıyorlar. Devlete yakın yorumunu reddeden Baba Mansurlu pirler tepki gösterip kendi talipleri arasına yerleşiyorlar. Sivas ve Erzincan bölgesine… Sonra bunlar şikayet konusu oluyor. Çünkü aynı dönemde merkezi ABD’de olan Protestan Kilisesi’nin görevlilerinin Osmanlıların verdiği bir hakla bu coğrafyaya geldikleri dönemdir. Yabancı Kiliseler kendi tebaalarının eğitimine yardımcı olmak amacıyla yapılan bir anlaşma ile buraya gelip yerleşiyorlar. Bunların Gregoryen Ermeni Hristiyanlardan sonra en rahat diyalog kurdukları kesimler Alevi Kürtler oluyor. Çünkü Alevi Kürtler o güne kadar, ne Safevilere yaranabilmiş, ne Osmanlı yönetimlerine yaranabilmiş ve ilk defa bunlara bir dostluk eli uzanıyor. Böyle olduğu içindir ki yöredeki Sünni Müslüman unsurlar bu yazılı literatürde Şix Süleyman olarak halk literatüründe ise Arap ôli olarak nitelendirilen bu hakikatçi piri şikayet ediyorlar. Bu şahıs tutuklanıyor. Bu ve benzeri şahıslar ihbar ediliyor ve tutuklanıyorlar. Bunların bir bölümü taa Bulgaristan’a kadar sürülüyorlar. Fakat Şix Süleyman bizim bölgeye sürülüyor. Sarız bölgesine… O geldiğinde zaten bu düşünceler dalga dalga yayılıyor. Çünkü diğer Aleviler arasında da pirlik makamının bazı olumsuzlarına eleştirel bakan unsurlar var. Dolayısıyla Dersim’den başlayıp Erzincan, Sivas, Malatya üstü bu bölgeye kadar geliyor. Ama en önemli tabanını İç Toroslar bölgesinde buluyor. İç Toroslar bölgesi kültürel yapı ve doku olarak buna son derece açık. Son derece rahat kabul ediyor. Yani hem kendi pirlerini yetiştiriyor, Sinemilli pirleri grubu var, ama aynı zamanda Aleviliğe çağdaş bir yorum katarak Hakikatçi Aleviliğe yöneliyorlar. Hakikatçi Aleviler, pirlik kurumuna eleştirel olarak bakan unsurlardı. Yani pirlerin şemacı, istismarcı yönlerini eleştirdiler. Aleviliğin çağa uygun olması gerektiğini düşünerek yeni bir yorumla ortaya çıktılar. Bunun adına Hakikatçi Alevilik dediler.” https://alevinet12.com/guncel-haberler/ic-toroslar-ve-alevi-edebiyatinda-ic-toroslarin-yeri/
Ali Haydar Ülger de “Hakikatcı Alevilik Hukuku – Ozanlar Antolojisi” kitabında,“Hakikatçi Alevilik” hakkında: “Hakikatçı Alevilik; inançta onunla bağdaşmayan uygulama farklılıklarını, yerleştirilmeye çalışılan dinsel öğe ve ritüelleri, aklın almadığı davranış ve kurallara karşı gelişen bir öğreti olup, düşünce olarak yüzyıllardır var olmasına karşın, gelişme ve yayılma sürecini ancak 19. yüzyılda tamamlayan, Aleviliğin aydınlık yüzünün yansımasıdır. Bu bağlamda; Geleneksel Aleviliğin kimi metafizik ve İslami etkilenmelerle akıl dışı kurgusal inanç değerlerini ret ettiği gibi, doğa gerçeklerini ve bilimi esas (referans) alarak, felsefi yaklaşımlarla yaşamda karşılığı olan düşünsel bir zemine oturtmaya çalışır. Tarihsel gelişme seyrine bakıldığında ise Aleviliğin toplumcu yanını ve tabulardan arınmış bu yorumunun, çıkış ve kaynak alanı her ne kadar Dersim gösterilse de, gelişme ve yayılma ortamını İç Toroslar-Binboğalar bölgesinde tamamlayan bir öğreti/bir inanç/bir felsefi düşüncedir.
İnsanı, inancın merkezine oturtan bu düşünce; din, dil, ırk, renk, yaşam biçimi ayırımı yapmaksızın tüm insanları kardeş gören, adalet ve eşitliğe dayanan; yönetenin ve inaç otoritelerinin, dedegan inanç temsilcilerinin ötelendiği, toplum dışı bırakıldığı, özel mülkiyetin sınırlandırıldığı, emeğin en büyük değer olarak görüldüğü, hatta toplumsal iş bölümünün uygulanılmaya çalışıldığı bir yönetim şeklini savunması ve ileri sürülen felsefi düşüncenin temel ilkelerini kapsayan değerler bütünü olarak ifade etmek, sanırım “Hakikatçı Alevilik” için yerinde bir tanımlama olur. Bir diğer yorumla irdelemek gerekirse Hakikatçılık; dinsel kuram ve kavramlarla şekillenmeyen, “Hakk” bildikleri Tanrı ile sorunsuz ve barışık, Hakk’ın insanda olduğuna inanan, geniş düşünsel bir yapılanma olup bahsedildiği gibi temel öğesi insan olan, “eşitlik-üretim-emek” temeline dayalı insan odaklı bir düşüncedir. Şunu net olarak söylemek gerekirse, toplumcu yaşam biçiminin farklı bir yansımasıdır. yıllar sonra anımsadıkça, tanrım ne uzun bir geceydi diyecekti…” demektedir.
“Gönül bir saraydır sevgi sultandır/İnsanlar kendini bildiği zaman/Ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır/Canım ya Hızır gözü kör olana ne yapsın Hızır/Garibanın gözlerinde sel olmaz, canım sel olmaz/Dertli kerem boşa yanıp kül olmaz/İnsanlık bir bütün asla el olmaz/İnsanlar kendini bildiği zaman/Ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır/Canım ya Hızır gözü görenlere her yerden hazır/Cahil olan cahil şaşar bu işe/Kamil olan kişi eyler tamaşa/Ne gerek kavgaya, ne lüzum savaşa/İnsanlar kendini bildiği zaman/Ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır/Canım ya Hızır gözü görenlere her yerden hazır/Haydar Haydar Haydar Haydar/Ozanım ben yalanlara karnım tok/Gelir geçten başa bunca şuk/Dost perişan çağırmana gerek yok/İnsanlar kendini bildiği zaman/Dost perişan bağırmana gerek yok/İnsanlar kendini bildiği zaman./Ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır ya Hızır/Canım ya Hızır gözü kör olana ne yapsın Hızır.” Son derece nahif, son derece kibar, son derece içten bir türküdür ki bu insanın içine işler. Bu türkünün hem söz hem müziği Perişan Ali’ye ait. En büyük marifet insanın kendini bilmesi olsa gerek. Sevgi, merhamet, hoşgörü, muhabbet… En çok ihtiyacımız olan insani haller. İnsanı sevmek, insana muhabbet duymak…. Her daim temiz bir niyet… Samimiyet, sahicilik… Gönül sarayı, gönül sarayını yıkmamak… İnsanı bir bütün olarak görmek… Yalana dolana, hileye hurdaya geçit vermemek… Sanırım insan bu diyarlardan göçtüğünde arkasında kalacak en büyük nam.
Afşın’ın, Elbistan’ın, Maraş’ın ve bütün memleketin önemli değerlerinden Perişan Baba 11 Şubat 2013’te Hakka yürür. O bu toprakların, bu kültürün, bu topraklardaki ortak acılarımızın söze gelişidir. Upuzun dertlerimize kısacık tebessümdür de aslında.
Ruhu şadolsun!
Muaz ERGÜ

Son Yorumlar