Seni sevince diye başlıyor bütün hayatlar. Dünya elipsi, yörüngeyi unutuyor da kıpkırmızı yüzü, utanıyor dönmekten. Başı dönmüş güzelliğimizden, kervana sığmayan ahu gözlülerin zebunu sultanların. Saraylar, müze. Müzeler, mumya. Saltanat, taht, taç papatyalara Cleopatra. Ki bendedir can, kul köledir canına, canan için, canıma merhaban için, hayranlığım için bu şehre, alın yazıma hepsi senin içindir. Senin yerine seyrederken benden beni, senin yerine de yaslanıyorken ağacın kelebek besleyen yaralı gövdesine, omzunda başım ve senin yerine de sendeliyorken kalbim… Yıkılmadım. Yıkılmaz seninle dağ başları gibi münzevi, sekizinci cennet elması hüzünlerim. Yıkılmam. Öyle mi? Bu kelimelerle öyle sermestim ki böylesi fiyakalı hayatta… Peki. Pekâlâ. Elbette. Alnından öpüyorum hepsinin. Heybemde ne altın ne gümüşler, mücevherler, inci köşkler var. Yalnız bir çift, gülünce gözlerinin içi… Gülüyor. Uykuya dalıyorum öylece. Peki. Pekâlâ. Elbette. Öyle olsun. Aşk olsun. Oldu. Olur. Oluyor. Altını çizmeden bütün mirasımı bırakıyorum onlara, nasihat etmeden. Vasiyetim… Bir gülüşünle yıkılıyor dağ taş, coşuyor ummandaki ateşte yıkanan sular. Kandahar, Saray Bosna, Bağdat, Endülüs, Sahra. Bütün minarelerde okunan nazlı bakışlarım… İmar oluyor kahırlar, gökyüzünde kuşların serenatlarıyla kuş tüyü yataklarında ölü yıkayıcılarına matemler yakan taşlamalar, yar dizinde gazele, şiire, şarkıya, türkülere meze oluyor da yeryüzü beşik oluyor aşktan, aşk ile aşka, bir başka. Başka bir başkalıkla başka sen… Yok. Başkalaşan başa. Yazılanlar gelse… Oh ne ala! Hayat… Matematik. Sayısız hudutsuz baştan sona fiyaka!
Güneşi uyandırıyorum tam vaktinde, güne bakanlarla poz vererek tepelerin rüzgârına. Ölüler çoktan dirilmiş yataklarından, diriler mışıl mışıl uyuyor iki artı bir mezarlarında. Ay ve yıldızları uyutuyorum kahkahalarla. Hayır, hayır hayır. Siz uyandırmayın diyerek başlıyorum yüzümün aydınlık sokaklarında gezinen sözlerimin hüzzam bestelerine. Selvi boyumla körebeyim, kar beyazı, albino tutmuş ırmaklarımda başını taştan taşa vuran taşlarımla mayalanan cümleler, taştan taş. Ambulans sirenlerinin eşlik ettiği kâbus basan al basmalı limanlardayım.
Avuntularım, güvercin kanatlarına vurulan avcının tüylerine kanaviçeli yastık. Kefen giyen yeryüzü sözleri, göğümüze martı süzülüşleriyle elleri kırmızı kınalı, nazlı gelincik çiçeği, gelinim benim. Geçip giden kurak gözlerimin ardından bir veda tebessümü bıraksın diye şehre inmiş ceylanların pınarı. Kana kana içiyorum, ah ve ey nadide güher gibi zehre şerbet sunan sevgili hayat! Ey güzel gülüşlerle güzel günlere hamile dua bahçesi! Bahçıvanın suladığı gözlerinden göğümüze taze gül demeti, biraz yeşilli biraz mavili yasemin saksılarında yeniden diplerinden filiz veren umut, umudum! Gidelim ab-ı hayatım, atlar ve uzaklar bize hayran iken biz şehre ve çiçeklerin mutfağındaki o ziyafete. Çay olsun. Tatsız tuzsuz olsa da hayat, bizimki yaşamak, biraz zeytin, bir tutam kaçamak dünya, tam bir fiyaka! Fiyaskoyla kentte hapis kafeslere özgürlük işareti, alın size hürriyet… Bedava. Alın ne varsa sanal âleminizde, âlemimizden. Âlem, âleme sığmazken Âdem, nasıl sığar âdemin ağır göz hapsine… Dur. Leyla. Dinleyelim. Ne diyor? Sa. Yakınında. Çok uzaklardan. Sana.
Dağlarla boy ölçüşelim gel ey, Sevgili! Nehirler aksın yanımızdan, aksın yüreğimdeki kül sularıyla yıkanmış çocukluğum, aksın o zaman zamansızca zaman. Bendedir. Sendedir. Bize emanettir. Zamansızlık diye bir şey kalmasın tezgâhlarda. Yok! satsın çarşılarda alıcısı çok, hiçe adanmış adın ile rahmete açılan kapılarda sevdalı sözlerin. Ekmek ne kadar Allah’ın ise… Şiirler ne kadar bizimse. Şair ne kadar ben isem, sen ne kadar emanetsen emin ellere, kalbime, hep Allah’a… Emanetim. Kalbine.
Söylenecek şarkım kalmazsa, dinlemez asuman bulutlarımdaki asaleti, taşan çöllerin hengâmesini. Avareliğimi. Arzulardan yayılan kör kanaryaların süt vermeyen köse endamı kalır orta yerde. Ardıma bakmadan… Mı? Giderim. Gidersem, geri dönemez olur dünyanın sevinci, yaşamak için yazmayı öğrenen yazı. Biletleri yanar iğdeye baygın kokusunu veren o bakışların. Ihlamurların. Beklediği ben olursam. Beklediğim… Dönemem. Memleketim gönlüme gelir konar, içim içime sığmayarak çocuğumdur biraz, şiirli konuğumdur gönlüne, biraz gerçek biraz hüzünlü güzellik abidesi. Ve hayat sevince güzel kadar hayattır, öylece. Evet, öyle sade, öyle içten öyle sevecen. Temmuzdur, Yeşilırmak benden daha sevdalı akar, yalnız kalmıştır teknelerde şairlerin mor uykulu gündüz telaşı. Bayram vardır bayramdan öte. İçimizde. O ağacın altında bekler, durur, durulur. Sevgi, nedir der, klasiktir. Tek hecedir. İki hecedir. Dinleriz seslerin sessizliğinden yoğrulan hamurlu ninnilerini o ulu kadınların. Masallarda okunur şiirli bilmeceler. Ve insan sabırdır en çok şairin sükûtunda, kalabalıktır. Yalın ve açıktır anlatıcının üslubu. Dolandırır durur diyarlarca… Güzeldir sevdiği, gülden goncadan. Alaturkadır aşka kurban arife özlemi, ikindisi, gecesi. Acayip çetrefilli, imgeli, sanatlı bunca şiir varken yine mi gül, yine mi gonca? İki İngiliz papatyasına darılmamış olsam onları yazacağım neredeyse ne dedilerse Harun kadar zengin gönlüme, ilhamın mikrofonu açık unutulmuş mesrur ve mesut Âdem’de. İki sessizlik arasında, ağız tadıyla, kurabiye niyetine paylaşacağım dünyanın bütün güzelliklerini sererek gönlüne. Üsküdar’da. İstanbul’da. Güneş batıyor mudur acaba şimdi oralarda da. Güneş ağlamayı çoktan unutmuş mu ki ben hala yüzme bilmiyorum. Sevsem. Sana yazık. Sevmesem. Bana. Sana. Bize. Vah. Ki Vah. Yazıklara. Savaşa, barışa, adalete, merhamete, altını çizdiğim o risaleye, yüz görümlüğü bütün o hasreti vuslata çevirecek güzel sözlere… Aniden. Bugün günlerden ne? Cumartesi. Temmuz. Sabah. Seni seviyorum demeden seni sevdiğim için… Öyle mi? Öyledir seninle hayat. Fiyakalı!
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar