Fuat SEVİMAY: “Edebiyatımda Süslü, Sentetik Dili Sevmiyorum.”

Geçtiğimiz günlerde “Diye Diye” adıyla bir romanınız yayımlandı. Öncelikle hayırlı olsun, okuru bol olsun. “Diye diye ne hale gelmişiz, onu anlarız belki.” diyorsunuz romanın başlarında. “Yok canım diye diye. Dur bakalım diye diye. Evet efendim diye diye. İnşallah düzelir diye diye.” devam ediyorsunuz. Yaşadığımız döneme baktığımızda, bu romanı size yazdıran şey neydi: Söyleyecek sözümüzün kalmaması mı, söylemenin anlamını yitirmesi mi yoksa hâlâ söylenecek çok sözümüzün olması mı?

Elbette söyleyecek çok sözümüzün olması. Mevcut baskı düzeninde öncelikle yapmamız gereken, söylemimizi değiştirmek.

Aman sus sus, diye kapı arasında konuşmakla bir yere varılmıyor. Bilakis, bütün özgürlüklerimize tek tek çökülüyor. O nedenle ve daha gür bir sesle, haksızlıklara karşı çıkmalıyız.

Romanınızda mekân olarak Kuppak adlı muhayyel bir yerleşim yeri var. Bir ilçe burası. Kuppak’ı mekân olarak oluştururken gerçek bir Anadolu ilçesini mi yoksa Türkiye’de genel olarak yaşanan sosyo/kültürel, sosyo/politik, dinî ortamı mı göz önünde bulundurdunuz?

Benim anne baba memleketim Kayseri’nin Develi ilçesidir. Romanda Kuppak diye hayali bir adla anılan yer de aslında, dağıyla sazlığıyla, Seyrani ve cıvıklısıyla Develi. Ama derdim elbette Develi’yi anlatmak değildi.

Romanın başında da yazdığım gibi, dileyen mevzuyu alıp Karadeniz’e Doğu Anadolu’ya, Ege’ye ya da Akdeniz’e çekebilir. Halkın duyarsızlığı, siyaset kurumunun çürümüşlüğü, Siyasal İslam’ın ülkenin damarlarına sızması, memleketin bütün il ve ilçelerinde yaşanıyor. İlçenin adı ve mekânı o nedenle çok önemli değil.

“Diye Diye” hikâye, masal, efsane gibi sözlü kültürün önemli ürünlerini dinleyicilere aktaran, anlatan hikâye anlatıcılarını hatırlatan bir anlatım tarzıyla başlıyor. Sanki yazmıyor, anlatıyorsunuz. Samimi, akıcı, yöresel ifadelerle süslenen, mahalli diyaloglarla güçlendirilen, argo barındıran bir üslup var. Neler söylersiniz romanınızla ilgili bu tespitlerimiz hususunda?

Ben edebiyatımda süslü, sentetik dili sevmiyorum. Halk neyi nasıl konuşuyorsa onun peşindeyim. Hem çok daha samimi hem de gerçekçi geliyor. Ve bu sadece yerel ağızdan da ibaret değil.

Memlekete dair bir şey anlatacaksak, memleketin insanının diline yakın durmalıyız. Anadolu’da dağların eteğindeki bir ilçede dil nereden akıyorsa roman da o dille şekillenmeliydi. Öyle de oldu.

Romanda ilk dikkati çeken şey mizah ve ironi… Yaşanılan birçok trajik şey trajikomik bir dille anlatılıyor. Yaşadığımız bu trajik, travmatik ortamı; ağır mevzuları neden mizah yoluyla anlatıyorsunuz? Mizah, gerçeği daha görünür kılan bir anlatım yöntemi mi? Gerçeği daha kolay ve anlaşılır bir şekilde göstermek mizahla daha mı kolay?

İroni benim alameti farikama dönüştü. Bundan memnunum. Çünkü baskı rejimleri sanatçının susmasını ister. Benim düsturum ise, zulüm karşısında susan, dilsiz şeytandır. Bunun en iyi yolu da, kurulan rezil düzenle dalga geçmek, susmamak, taşlamayı kullanmak.

Ha Kabe’de şeytan taşlamışız, ha edebiyatta taşlama kullanmışız. İkisi de metafor ve bence aynı kapıya çıkıyor.

Romanda Müşavir karakteri var. Başkanlar değişiyor, seçimler yapılıyor. Kimileri gidiyor, kimileri geliyor ama gitmeyen ve her seçimden sonra tek kalan Belediye Müşaviri oluyor. Bu karakter üzerinden neler anlatmak istiyorsunuz? İktidarlara ve bürokrasiye yaklaşımınızı Müşavir karakteri üzerinden ifade eder misiniz?

Müşavir özünde ve başlangıçta pek kötü bir insan değil. En temel derdi, bir türlü evlenememiş olması. Ki bu da kapalı toplumların hatası belki. Kadını erkeği özgürce duygularını yaşayamıyor bu ülkede. Ama öte yandan Müşavir aynı zamanda siyasetin yıllara dayanan çarkının da temsilcisi. Şu veya bu partiden, şu veya bu başkandan bağımsız olarak, siyaset ile halkın kopukluğunun temsilcisi biraz.

“Diye Diye” güncel sorunları, toplumsal meseleleri işleyen bir roman. Bu durum romanın kalıcılığı açısından bir risk oluşturmaz mı? Güncellikle edebi kalıcılık arasındaki denge hakkında neler düşünüyorsunuz?

Güncel meseleleri çok aşan, bin yıllara dayanan romanlarım da var. Bakınız “Aziz ile Nikola” “Kapalıçarşı” veya “Bata Çıka”. Bu romanda ise günceli anlatmak istedim.

Korkarım ki “Diye Diye” devam edersek, bu romanda olan biten güncelliğini bir süre daha yitirmeyebilir. Bu roman açısından iyi, memleket açısından kötü. Memleket düze çıksın da varsın Diye Diye eskisin. Hiç dert değil.

Romanda Mehmet Fırat Pürselim, Tahsin Çember ve Fuat Sevimay’a kitaplarının adlarıyla, Oğuz Atay’a Tunamayanlar’ın önemli karakteri Turgut Özben’le, Yaşar Kemal’e İnce Mehmet’le selam gönderiyorsunuz. Nedir buradaki maksadınız?

Fırat ve Tahsin çok sevdiğim yazar dostlarım. Onların yanı sıra birkaç öyle isim daha var. Bilen bilir. Öte yanda edebiyatımızın dev isimlerini romanlara sızdırmayı seviyorum. Bir nevi roman akrabalığı gibi. En çok da İnce Memed’i anmalıyım belki.

İnce Memed’i okuyup anlamayı azalttığımız zaman bazı değerler elimizden kaydı sanki. O nedenle Hüseyin o heykeli yaparsa çok mutlu olacağım.

Son yıllarda siyaset-din-ticaret üçlüsü birbirinden ayrılmıyor. Aynı zamanda çok olumlu çağrışımlar da barındırmıyor. İyi niyetli kadın belediye başkanı, hacı dayı, şeyh efendi, müşavir… sizin romanınızın baş kahramanları. Bunları oluştururken neler düşündünüz?

Aslında arka kapakta ve romanda da dediğimi tekrar edebilirim; ben bu romanda bilmediğimiz bir şeyi yazmadım. Siyasal İslam’ın kirlenmişliğini, adaleti, eğitimi, eşitliği ayaklar altına aldığını, bu ülkede vicdanı ve duyarlılığı olan herkes biliyor.

Romandaki kişiler asla birebir temsiller değil, daha ziyade bu çürümüşlüğü hatırlatan unsurlar. Kadın Başkanın iyi niyetinden de kuşkuluyum. Evet iyi niyetli ama niyet yetmiyor. Onun da icraat diye ele aldıkları malum.

“Diye Diye” romanı siyasi bir taşlama mı yoksa derin bir toplum eleştirisi mi?

Nasrettin Hoca cevabı gibi olacak ama her ikisi de. Öncelikle ve kesinlikle bir siyasi taşlama. Bireysel bunalımların, suya sabuna dokunmayan zırvaların yazıldığı ve çokça pompalandığı edebiyat ortamımızda, böyle bir taşlamaya çokça ihtiyaç vardı.

Ama bununla birlikte toplum eleştirisi de barındırıyor çünkü halkın da bir kısmı hayli duyarsız, korkak veya sinmiş durumda.

Memleketin üzerinde ölü toprağı var.

Son olarak neler söylersiniz?

Örgütlenin ve sesinizi çıkarın. Tek tek herkes korku duyabilir. Ama hep bir ağızdan derdimizi dile getirirsek hiçbir şey olmaz.

Kamyoncu Kardeşin dediği gibi; “Memlekette birilerinin asfalyaları attıysa korkmaya gerek yok.” Bu iyiye işarettir.

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Fuat SEVİMAY

    • 1972’de İstanbul’da doğdu; Erenköy ve Üsküdar’da büyüdü, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde okudu.
    • Bir üniversitenin İngilizce İşletme bölümünü tamamlayan Sevimay, bugün yazar ve çevirmen olarak çalışmakta, aynı zamanda iyi bir insan olmayı yaşamının temel ilkesi saymaktadır.
    • Roman, öykü, çocuk kitabı ve çeviri alanlarında kalem oynatan Sevimay; Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Ödülü (2015), Orhan Kemal Öykü Ödülü (2014) ve Fakir Baykurt Öykü Ödülü (2020) gibi prestijli ödüllere layık görülmüştür.
    • Buna karşın en büyük ödülün bir okurun içten gülümsemesi olduğuna yürekten inanmaktadır.
    • Edebi dünyasının en çarpıcı başarılarından biri, James Joyce’un dünya edebiyatının en karmaşık metni kabul edilen Finnegans Wake eserini Türkçeye kazandırmasıdır.
    • Literature Ireland ve Tri¬nity College’ın bursu ve desteğiyle Dublin’de yürütülen bu çeviri, 2016 yılında Finnegan Uyanması adıyla yayımlanmış; Türkçe, eserin çevrilebildiği yedinci dil olma onuruna erişmiştir.
    • Çeviri, İKSV ve Dünya gazetesi tarafından 2017’nin çevirisi seçilmiştir.
    • Sevimay’ın Joyce ile ilişkisi yalnızca Finnegans Wake ile sınırlı kalmayıp Ulysses, Dublinliler, Sanatçının Gençlik Portresi gibi yapıtları da dilimize aktarmıştır.
    • Sevimay’ın külliyatı; Kapalıçarşı, AnarŞık, Aynalı, Bata Çıka, Benden’iz James Joyce, Aziz İle Nikola, Diye Diye gibi romanları, Ara Nağme ve Gör Bağır adlı öykü kitaplarını ve çocuklara yönelik Haydar Paşa’nın Evi, Hayal Kurmak Bedava, Doğa Olmasaydı ile Hişt Hişt’i kapsamaktadır.
    • Italo Svevo, Luigi Pirandello, Oscar Wilde, Thomas Pynchon ve Herman Melville gibi dünya edebiyatının devlerini de Türk okurlarla buluşturan yazar, eserleriyle Sırpça, İngilizce, Arapça, İtalyanca ve Farsça dahil pek çok dile çevrilmiş; uluslararası alanda tanınan bir ses haline gelmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir