Doksanlı yılların ikinci yarısından itibaren, ilk gençliğimin tamamında hayranlık uyandıran bir simaydı Mustafa Çalık. Bizim kuşağın ve benim gibilerin üzerinde bugün hiçbir yayın organı ile kıyaslanamayacak derecede etkisi olan Kanal 7’nin ve Ahmet Hakan Coşkun’un haber saatine zaman zaman ekran konuğu olur, ben de onu pür dikkat can kulağıyla dinlerdim. Zira, ne söylediğinin önüne dikkat çekici şekilde geçen bir nasıl söylediği tavrı vardı çünkü. Ne demişse güzel söyler, hitabetin ve belagatin hakkını sonuna kadar verirdi.
Seneler sonra üniversiteye gittiğim 2000’lerin başında Ankara’da Pınar Kitabevinin alt katında konuşurken de aynı Çalık’tı, devletin kanalı TRT’de de, yıllarca CNN TÜRK’te de, ölümünden kısa süre önce Habertürk’te de. Her zaman sözünü sakınmadan; hasbi, harbi, dobra, mert, açık ve net. Neredeyse tüm konuşmalarını dinlemiş, çoğu yazısını okumuş biri olarak bu hatiplik gücünün onun düşünürlüğüne ve yazarlığına neler kattığını, ondan ise neler aldığını sormadan edemiyorum. Ben şahsen kaybının kazancından çok olduğunu düşünenlerdenim. Bir nevi kendinden verdi, entelektüel sermayesini bu yolda harcadı. Çok okudu, çok biriktirdi, ilmin her zaman tam bir talebesiydi ancak; bu büyük birikim kitaplardan daha ziyade sohbet, konuşma, konferans ve televizyon programlarına dönüştü, bu alanların aranan adamı oldu. Neredeyse kendisine her sataşanla kıyasıya tartışmalar, uzun ve ağdalı polemikler yaptı. Bizler zevkle izledik, heyecanla okuduk, sabırsızlıkla ne olacağını takip ettik. Ama aslında hep birlikte, Türkiye’nin bu en cins kafalarından birinden bu nedenle yeterince istifade edemedik. Tanpınar’ın deyişiyle; “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını yine vermemiş” oldu.
“Hangi ayın hangi gününde doğduğunu bilmeyen o kavruk Anadolu çocuklarından biriydi” Mustafa Çalık ve daha lise çağlarında ülkücü sürgünlükle başlayan düşünce serüveni, Mekteb-i Mülkiye’de kendinden emin bir siyaset bilimi merakına dönüşmüş, bu merak da yıllar sonra siyaset doktorası meyvesini vermişti. DPT yılları ile ABD’deki yalnızlık dönemi, çocuklarından ayırmadığı evladının, Türkiye Günlüğü Dergisi’nin doğum hazırlıkları, doğum sancılarıydı. Ve Nisan 1989’da bu rüya; “Gerçekleşmeyen Rüya: Demokrasi” başlığıyla gerçekleşiyordu. Artık Türkiye Günlüğü; Anadolu bilgeliğinin ve vatanseverliğinin yurduydu. Rahmetli Çalık’ın kendi elleriyle yaptığı yemeklerin yendiği, sazın, sözün, türkünün ve muhabbetin hiç eksik olmadığı. Aynı zamanda bir ocaktı Türkiye Günlüğü, yetenekli genç yazarların, her görüşten akademisyenin, düşünürün yetiştiği, dost halkasına katıldığı. Düstur belliydi: “Esas mesele, ilk mesele, birinci mesele, siyasi çekişme ve kavgalar içerinde ömür tüketmek değildir!.. İlimdir, tefekkürdür, sanattır, edebiyattır… Araştırmadır, incelemedir, öğrenmedir, düşünme ve düşündüklerini tartışmadır.” Çalık Köylü Mustafa’nın da ömrünün özeti buydu.
İyimserlik abidesi, kötümserliğin ve karamsarlığın ise kararlı bir düşmanıydı. Çoğu yerde “deli cesaretini akıllı olarak gösterirdi.” Kimseden korkusu, hiç kimseye minneti ve eyvallahı yoktu. Öyle ki 28 Şubat’ın zor zamanlarında başbakanlıkta, kayıt altına da alınan bir toplantıda yumruğunu masaya vuran, muhatabı olan paşaya haddini bildirip geri adım attıran da oydu. Televizyon ekranlarında Türkan Saylan’ı, ölüm yıl dönümünde anan, cüzzamla mücadelesi nedeniyle onu “gizlenmiş kahramanlardan biri” olarak değerlendirerek, derin hürmetlerini sunan da. Celal Şengör’ün hakkını her vesileyle teslim eden de oydu, İsmet Paşa’nın hususiyetlerini öven de. Hakkı teslim etmeyi, merhametli ve adil olmayı şiar edinmişti. Karşı mahallelerle ve mahallelilerle tartışırken de, cansiperane dövüşürken de bu şiarına sıkı sıkıya bağlıydı. Belli ki zor, oldukça zor bir kişi, epeyce de kavgacı bir kişilikti. Ancak “anasının kölesi olmaya doyamayan” da oydu, “onunla aynı teneşirde yıkanmak ve ayakucuna”, ayaklarının dibine gömülmek, “başı anacığının ayakları altında olsun” isteyen de.
Hür düşüncenin sesi, yalnızca kendi sağduyusunun sözcüsüydü. Bağımsız bir şahsiyet, ayrıksı bir mizaç, başına buyruk bir kişilik, lider tabiatlı bir karakter ama mutlaka ma’şeri vicdanın temsilcisi olmaya çalışan bir münevverdi. Kendini tarih ve toplum önünde sorumlu hisseden, bir gün hesap vereceğini, hesaba çekileceğini bilen bir vatan evladıydı. Tam bir hakikat aşığı olduğu için de bu tarife uyan bütün Türk büyüklerini saygı ve sevgiyle anar, onlara hürmet eder, cetleriyle övündüğü kadar onlara karşı kendini mesuliyet içinde de hissederdi.
Bana göre rahmetli Mustafa Çalık, Beşir Ayvazoğlu’nun Defterimde Kırk Suret Kitabında çok iyi ifade ettiği keskin zekâsını, müthiş hafızasını, Avrupa’nın yakın tarihine ve Türk düşüncesinin çağdaş dönemine ilişkin kayda değer birikimini, siyaset bilimine ilişkin derin vukufiyetini uzun erimli ve verimli düşünce ürünlerine ne yazık ki dönüştüremedi. Entelektüel hayatımız ondan yeterince istifade edemedi, o da sanırım bunun eksikliğini hem gör(e)medi hem de hisset(e)medi. Öyle ki, Türkiye Günlüğü Dergisi ve çevresi bu nedenle, onun da adının önüne geçen bir tür ocağa, mezun veren okula dönüştü. Ama Çalık ismi ve düşüncesi büyümedi, yeterince zenginleşemedi, kendini aşıp başka bir boyuta geçemedi. Kim bilir belki de bu, onun bilinçli bir tercihi ya da uzlaşmaz ve biraz da işbirliğine yeterince açık olmayan kişiliğinin bir sonucuydu. Ülkesi gibi, gerçekleş(e)meyen bir rüyanın peşinde tavizsiz bir İttihatçı olarak yaşadı, doğduğu topraklarda Çalık Köyü’nde ise bir Ülkücü Müslüman Türk olarak gömülmek istedi.
Türkiye, şimdilerde artık pek rastlanmayan nev-i şahsına münhasır bir evladını, sözün ve kalemin usta ama oldukça sert bir polemikçisini kaybetmiş oldu. Türk entelektüel hayatının belki en büyük siması değildi ama Türkçe’nin yaşayan en güçlü kalemlerinden biriydi. Öyle ki Türkçe, onun dilinde ve kaleminde mübarek bir dil oluşunun örneklerini sergilerdi. Anadilimiz hakkını her yönüyle veren bu neferini, ülkemiz ise çalışkan emekçisini unutmayacak ve hakkını gelecekte de teslim edecektir. Devri daim, yeri Cennet, rahmeti bol olsun. Türkiye Günlüğü Dergisi ve Cedit Neşriyat ise hep yaşasın.
Davut COŞKUN

Davut Bey hocam yüksek vasıflı bir Türk’tü. Öyle yaşadı. Öyle öldü. Onun hayatından bizlere yansıması gereken çok ışık var. Geleceğimize “Türkiye Günlüğü” ışık tutmaya devam edecektir. Nur İçinde yatsın.
Kaleminize sağlık…