Geçtiğimiz günlerde “Dünyadan Son Gidişimiz” adlı öykü kitabınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun. Kitabınız adıyla ilgili bir soruyla başlamak isterim söyleşimize: Neden “Dünyadan Gidişimiz” ya da başka bir ad değil de “Dünyadan Son Gidişimiz”? Son kelimesi bir ölümü mü imliyor yoksa insan hayatındaki bir dönemin kapanışını mı? Neler söylersiniz kitabınızın adıyla alakalı?
Buradan geriye doğru bakınca, her kitabımda başka bir şey aradığımı görüyorum. Hayatımda veya çevremde olup biten şeyler neyse onların ardında sürükleniyor ve bir şeylere ulaşıyorum. Bu kitaptaki öykülerin yazıldığı süreçte, yalnızlaştırılmış kent insanı hakkında bolca düşünüyordum. Zira ulusal veya küresel çapta karşımıza çıkan ekonomik, siyasi, iklimsel, ailevi ve benzeri krizler insanı yalnızlaştırdı ve çok güçsüz bıraktı. Dünyanın geldiği bu çılgın noktada insan her geçen gün aidiyet ve anlam arayışını kaybetti. İlişkiler, dostluklar, aile, çalışma hayatı, emeklilik, yaşlılık politikaları… Aklımıza gelecek her yerden saldırıyor dünya bize. Bu pres karşısında eziliyor, küçülüyor, yoksullaşıyor ve üçüncü kez tekrar edeceğim ama yalnızlaşıyoruz. Dediğim gibi gerek kendi hayatımda gerekse çevremde gözlemlediğim bu saldırı zihnimi meşgul ediyordu.
Medeniyetin en güçlü olduğu bu yüzyıl bize beklediğimiz refahı vermedi. Aksine hızlanan bir çağa ve çağın çarklarına hizmet etmeyen insan çöp muamelesi gördü. Emeklilerin bütçeye olumsuz etkisinden tutun yaşlıların sağlık sistemine getirdiği yüke varana kadar acımasız ve insani olmayan yorumlara çoktan alışıldı. Böyle bir atmosferde mücadele eden, hayatının ileri dönemleri karanlık, aidiyet ve anlam duygularından uzak kent insanını anlatmaya çalıştım ben. Aldığı para bugününe ancak yeten, kredi kartlarına bağımlı, iyi olmak için harcama yapması gereken, ancak bu sayede biraz “insan” hissedebilen, zamanla bu durumun da fasit bir daire haline dönüşerek yarattığı çıkışsızlık ve tüm bunların içinde ne olduğunu anlamaya çalışan bir insan. Çağın da etkisiyle aşklardan, dostluklardan, ailevi bağlardan hep hayal kırıklığıyla dönen, karanlık evlerde kimsesiz kişi. Eğitim sistemleri, çalışma şartları, gıda politikaları, ulusal ve küresel ekonomi, yanı sıra dünyanın kutuplaşması karşısında çaresiz varlık. Kafamdaki çerçeve ortaya çıktığında öyküler de bir toplama ulaşmıştı zaten. Öykü kişilerime yakışacak bir çatı arıyordum. Tek tek öykü isimlerinden hiçbiri yeterli gelmedi. Ben de çareyi şiirde buldum.
“Bu bizim dünyadan son gidişimiz
Telaşlı bir dünür çiçeğiyiz kırmızı ışıkta
Ölüm içimizden taze bir rüzgâr gibi geçer.”
Mısralar Ali Ayçil’den. Hayat tarafından her gün daha fazla preslenen ve kimsesiz kişilerimi bu satırlarda yeniden buldum. Onların içinden de ölüm, her an, taze bir rüzgâr gibi geçiyor. Yalnızlıklarını hatırladıkları anlarda yeniden ve yeniden ölmeye devam ediyorlar. Ve böylece dünyadan gidiyorlar. Bir anlığına. Sonra hayata dönüyorlar. Yeniden ölmek için.
“Esirgeme, Aramızdaki Şeyler, Köstebekler ve Köpekler, Yüzüm Yok, Bulamayan, Ev Ölürken”... öykü adlarınız ilgi çekici. Güçlü çağrışımlara sahip adlar. Öykü adlarınız okurun kafasında soru işaretleri uyandırıyor. Öykülerinize ad seçerken nelere dikkat ediyorsunuz? Öykü adlarını öykü yazmaya başlamadan önce mi seçiyorsunuz yoksa öykü tamamlandıktan sonra mı adını koyuyorsunuz?
Öykü başlıklarım metnin felsefi yönüyle, özüyle alakalı olarak beliriyor. Bana bir öykü şekilsiz ve kaotik bir parça halinde geliyor. Gündelik hayattaki bir an, bir duygu, bir resim bilinçaltının büyük ve karanlık denizinden belli belirsiz bir parçayı çekiyor mıknatıs gibi. Bilinçli kısmımın bilinçsiz kısmımda bir yerlere kanca attığını anlıyorum. Gündelik hayatıma bu farkındalıkla devam ederken bir yandan da zihnim o parçayı çalışıyor arka planda. Acele etmiyorum. Bırakıyorum işlesin.
Bilinçaltımız ve bilinçdışımız çok sistemli zaten. Sen hayatına devam ederken günlük yaşamın sıradan hayhuyunda bazı parçalar daha takılıyor o mıknatısa. Büyük ve karanlık deniz biraz açılmaya başlıyor. Beynin arka planında vızıldayan, şekli belirginleştirmeye çalışan mekanizmaya mümkün olduğunca zaman veren yazarlardanım ben. Çünkü ne anlatmak istediğimi önce kafamın çok iyi derecede bilmesi gerekiyor. İlk kancadan itibaren en az iki ay alıyor meselenin belirginleşmesi. Bir ay kadar da belirgin haliyle dolaşıyorum. Büyük ve karanlık denizden çıkan o öz hakkında düşünüyorum, özün şekline şemailine bakıyorum. Genelde tam bu zamanlarda karar veriyorum başlıklara.
Başlığın öyküye ruhunu veren özle aynı taştan yontulması gerekiyor. İçerideki meseleye dair ufak bir koku vermesini istiyorum. Atlamak için iyi bir eşik inşasına gayret ediyorum. Elbette istisnaları da oluyor ama öykünün teknik iskeletini yapmaya genelde bu iki aşamadan sonra geçiyorum. Bir ay kadar da, artık emin olduğum meseleyi hangi akış veya kişilerle sürdüreceğime çalışıyorum. Daha doğrusu bir ayın belki üç beş saatinde masa başında planlamalar yapıyorum ama kafamın arka planında akış devam ediyor dediğim gibi. Tüm bu süreç sonucunda kendimi ikna ettiysem, her şey mantıklı ve doğru geliyorsa birkaç gün de yazma sürecine hazırlanıyorum. Psikolojik olarak ve yine sadece kafada.
Kendimi metne verebileceğim en uygun anda da oturuyor ve öyküyü tek oturuşta çıkarıyorum. Metnin özü ancak o şekilde zedelenmeden ortaya çıkacakmış gibi geliyor bana. İlk taslak bu şekilde belirdikten sonra, farklı zamanlarda, sekiz on kez okuyup birtakım ince ayarları yapıyorum.
Özellikle kitabınızın ilk öyküsü “Esirgeme” de ve diğer öykülerinizde kısa hatta tek kelimelik cümleler yer alıyor. Aynı zamanda devrik cümleler kullanıyorsunuz. Çağrışımlarla ilerleyen lirik bir anlatımınız var. Neden kısa, devrik cümleler kullanıyorsunuz? Karakterlerinizin düşünce akışını yansıtmak, duyguyu yoğunlaştırmak, ritim bulmak ya da okuyucuyu düşündürmek için mi böylesi bir anlatım tarzınız var?
Kendimi doğal anlatıcı olarak tanımlıyorum. Metnin bana geldiği şekle müdahalem asgari düzeydedir. Çünkü kelimeleri yan yana dizmenin bilinçli matematiğine değil “ses” e inanırım. Sesin geri planında ise düşünme biçimi vardır. İlkel topluluklardan bu yana kolektif hafızada sakladığımız, göç yolları ile uzaklardan getirdiğimiz, vardığımız toprakların manevi iklimleriyle beslenen, yetiştiğimiz coğrafyada baskın kültürle karılan, üzerine ailevi ve sosyal duygularla olumlu olumsuz zenginleşen bir damar var mayamızda. Yanı sıra verili gelen, fıtrat üzre meydana çıkan birtakım şeyler daha. Yazarlar olarak bunları bir de entelektüel harçla harmanlıyoruz. Özgün ve biricik “ben” insan olarak görüyoruz etrafı.
Bazı şeylere daha çok takılıyor gözümüz. Bazılarına biraz fazla üzülüyoruz. Bazılarını görmezden gelip bazılarında tetikleniyoruz. Öğrenilmiş, başı sonu belli, belirli aşamalar dahilinde bir kurmaca biçiminden ziyade, isteyerek veya istemeden kendi önemsediğim meseleler etrafında bir yazma biçimi kuruyorum. Yazmak benim için düşünme biçiminin, sadece biraz daha düzenlenmiş kısmı diyebilirim. Kafamda dönen şeyleri belli bir sistematikle dışarı çıkarmış ve zihnimi rahatlatmış oluyorum. Ritim, çağrışım ve devriklik önce bir insan olarak bende baskın zaten. Normal hayatımda da çağrışımlara dayalı bir düşünme biçimim vardır.

Tekrar ve ritim benim için önemlidir. Konuşurken de devrik cümleler kurarım. Önce bir imge olarak beliren, ardından üzerine kafa yorduğum, gündelik hayatımdan parçalarla kendiliğinden birleşen, daha sonra bir iskelet üzerine bina ettiğim bu üretim sürecinde dili de özgür bırakıyorum. Meseleme göre bir ses, bir tını arıyorum elbette. Onu bulduktan sonra kafamdaki ses neyse kağıttaki de aynı. Dil zaten ben nasıl düşünüyorsam öyle çıkıyor. Bazen kurallı oluyor bazen devrik. Bazen uzun uzun coşuyor bazen eksiltili kalıyor. Çağrışımlarını budayamıyor. Takıntıları ve tekrarları oluyor çünkü ben öyleyim. Benim için önemli olan tek şey anlatıcının sesinin zihnimin ve kalbimin sesiyle eş zamanlı akması. Çekirdekteki sahici damarla bağ kurması. Sahici bir yerden seslenmiyorsanız en ağdalı kelimeleri en artistik şekillerde yan yana dizseniz de bir işe yaramaz.
Bana göre metin sesinden ibarettir. Çünkü o ses sayesinde okurun çekirdeğindeki sahici damarla bağ kurabilir. Son olarak şunu ekleyeyim. Bu, metnin ince ayarlarını yaparken elimdeki ilk taslağa hiç müdahale etmediğim anlamına gelmiyor. Akışa göre kelime ekleme çıkarma, yer değiştirme, bağlaç fazlalıkları, ufak tefek anlatım bozuklukları, tıkanan yerlerde rahatlatmalar, uzayan yerlerde eksiltmeler… Fakat bir sanatçı için oldukça önemli bulduğum özgün düşünme biçimi ve onun doğal bir şekilde getirdiklerine müdahale etmiyorum. Neredeyse her köşe başında kurulan tezgahlarda birbirine benzer ama yazarının inanmadığı öyküler yazmaktansa bir düşünme biçimi olarak yazmak bana değerli geliyor.
Öykülerinizin genelinde kalabalıkların, mahallelerin, evlerin içindeki karakterlerin yalnızlığını, ayrılıklarını, geçmişe dönüşlerini, ölümü, vedalaşmaları, hüznü… okuyoruz. Bu temalar sizin için neden bu denli önemli?
“İnsan”ı her şeyden önce bir mücadele öznesi olarak önemsiyorum. Âdem’den beri bir hengâme içinde sürüklenip duruyoruz. Bize dayatılan eğitimleri gördük, bize sundukları sistem içinde çalıştık, bize vaat ettikleri evleri ya da arabaları aldık, bize sözler veren siyasi partilere oylar verip bize umut satan yatırımları yaptık. Modernite hiçbirimizi mutlu etmeye yetmedi. Sonrası zaten daha da beterdi. Dijital devrimle beraber insani yanlarımız gittikçe gölgede kalmaya başladı. Nesnelerin internetiyle beraber bizler de nesneleştik.
Biyopolitikalar her geçen gün daha fazla şey götürdü benliğimizden. Elimizde bir bedenimiz kalmıştı, onu da zehirlemekten, parçalamaktan, yok etmekten çekinmediler. Yediğimizi seçemez, istediğimizi ekemez duruma getirildik. Tüm sistem insanın ve insanlığın karşısında artık. Tüm bunlar düşünüldüğünde evet, insan diyorum. Kalabalıkların, mahallelerin, evlerin içindeki. Çünkü ben de onlardan biriyim. Sabaha gözlerimi açıp gecede kapatıncaya kadar bir yaşam mücadelesi veriyorum. Sistemin içindeki çarklardan biri olmanın dışında da bir anlamımız olmalı. Aksi halde yaşamaya devam etmek boşuna olurdu. O yüzden insani olan her şeyin tarafındayım.
Aşkların, acıların, yalnızlığın öğrettiği, zihnin durmaksızın düşünüp durduğu, her gün yeniden üretilen bir anlam var. İçimizde kök veren yaşam sarmaşığı ona sarılarak uzanıyor göklere. Kimileri için büyük anlatılar, semavi dinler, siyasi idealler, bir sohbet halkasıdır bu; kimileri için aşktır, arzulayıştır, dostuna yapışmadır. İnsan tek başına değildir, yalnız olamaz ve kimsesiz yaşayamaz. Bir şey tarafından görülmeli ve varlığı tescillenmelidir. Bugün, çağın bizi getirdiği yerde, bizim için kurulan karanlık sitelerde, karpuz kabuğunu artık konteynere atmak zorunda kaldığımız köylerde geçmiş asırlara, binyıllara oranla daha yalnızız.
Her şeyimizin olduğu yanılsaması içinde kimsesiziz. Zihnimin arka planında bu meseleler dönerken, çünkü bu hayatın içinde mücadele ederken bunların yazdıklarıma yansımaması mümkün değil. Şunu yeniden tekrar etmek isterim: Yazmak benim için yalnızca daha düzenli bir şekilde düşünmek ve böylece hayattan anladığımı modern bir forma büründürmek.
Kitabınızın arka kapağında da belirtildiği gibi sıradan yaşamların, önemsiz gibi görülen duyguların, dikkate alınmayan ayrıntıların izini sürüyorsunuz. Öykü yazarken nelerden besleniyorsunuz? Sıradan ayrıntıları öykülerinizin odağına alırken ki motivasyonunuz nelerdir?
İnsan ona sunulanlardan ve tüketmesi beklenenlerden ibaret olmamalı gibi geliyor. Daha büyük bir şeylerin parçası olmaya ihtiyacımız var. Doğuştan getirdiğimiz mekanizma bu anlam arayışının peşinde. Sadece dünya tarafından meşgul ediliyor, oyalanıyor ve susturuluyoruz. Bazı bünyeler unutmaya daha müsaitken bazılarının bünyesi bu sızıyı çatlaklarından sızdırıyor. Daima etrafa bakıyor, bir şeyler arıyor, sonu görünmeyen yollara vuruyor kendini. Benim insanlarım da ikinci gruptan.
Sıradan insanı anlatıyorum evet. Fakat kafasındaki sesler susmuyor benim insanlarımın. İsyana, itiraza, muhalefete âşıklar biraz. Zira yollarına çıkan şeyler ona istediklerini vermiyor. İçten içe daha fazlasını arıyor ve özlüyorlar. Onları önemsiyorum çünkü zihnim bu meseleleri önemsiyor. Bugün var olduğum bu beden ve ezelden beri taşıdığım ruh onların yanına çekiliyor bir şekilde. Varlığımızın çok da bilincinde olduğumuzu düşünmüyorum zaten. Ama hangi yarayı taşıdığımızı keşfetmemiz gerekiyor. İnsanlar bu yüzden önemli.
Her insan bir âlem. Başkasına dair öğrendiğimiz her şey bizim kendimizi tanımamıza ve tanımlamamıza olanak veriyor. Bir okur olarak da insan ruhunu açan ve kahramanlarına yüzleşmeler yaşatan metinleri seviyorum. Doğumdan ölüme giden bir yolculukta kazanılan tüm farkındalıklar önemli. Hayret duygusunun peşindeyim ve hâlâ hayret edebildiğim için şükrediyorum.
“Ev Ölürken” adlı öykünüzden alıntıladığım: “Eskidenmiş o renkler, kombinler, onlardan da elime geleni atıyorum. Ne kadar salakmışım. Dışımı düzelterek içimdeki harabeyi saklarım sanmışım.” özellikle son cümlenin üzerinde durulması gerekir. Bu cümle bir öyküden daha çok toplumun psikolojik, sosyolojik, bireysel durumunu ortaya koyan önemli bir tespit. Bu cümlelerde neler anlatılıyor? Bahseder misiniz?
Söyleşinin başından beri çizdiğimiz atmosfer, kaçınılmaz olarak bir yıkıma ilerliyor. Çekirdek ailesi ve geleneksel ailesi parçalanan, büyük anlatılara inancı baltalanmış, bir artı sıfır dairelere sıkıştırılan, mesaisi sürekli gözetim altında, tatilleri ve mutluluğu sunulan paketlere indirgenmiş bir hayatın eninde sonunda iflas edeceği aşikâr. Sosyal medya araçları ikiyüzlülüğün ve faşizmin tarafında. Dijital devrim kaosu besliyor. Böyle bir ortamda en güvende olmamız gereken yer evimizdir. Fakat Ev zaten sunulmuş durumda.

Kendi evimizi inşa etmek ultra ayrıcalıklı bir lükse dönüştü. Paran varsa yüksek güvenlikli, girenin çıkanın kaydedildiği ama yanındaki duvarın arkasında çürüyen bedenden bihaber olduğun, paran yoksa kırk elli yıllık, son katları kaçak, olası bir depremde altında kalacağın harap bir ev. Birincisi insani değil, ikincisi bir mahalle kültürü barındırma şansı olsa da başka sebeplerden insani değil. Ev Ölürken’deki öykü kişisi ikinci gruptan. İyi kötü bir maaşı var, evini kiralamış, büyük şehirde hayata tutunmaya çalışıyor. Fakat kentin yapısı doğası gereği hızlı, ilişkiler ya da dostluklar derinleşemiyor. Onları yanına toplayıp en güzel şekilde ikramda bulunduğunda veya eli artırıp bedenini sunduğunda -bu da bir ikram çeşidi- bile gidiyorlar.
Bir yandan da kapitalizm tarafından yollanan bir vaatler bombardımanı var: Evin elli yıllık ve olası İstanbul depreminde altında kalacaksın, ama bunu düşünme, şu turla İsviçre’ye gittiğinizde mutlu olmanı garanti ediyorum. İş arkadaşının aldığı monttan neden senin de olmasın, bunu giydiğinde öyle iyi hissedeceksin ki ruhun üşümeyecek. Yıllık iznini kışın kullan ve Tayland’a git, temin ediyorum soğuğu geride bırakacaksın ve saire. Hepsini yapıp geldikten sonra ölümün de üşümenin de soğuğun da aynı yerde onu beklediğini görüyor öykü kişisi. Üstelik bir de kredi kartları patlamış. Bu bir fasit daire. Alıntıladığınız satırlar tam da o dairenin içinden sesleniyor. Kendi kuyruğunu yiyen yılanın yardım çığlığı. Hepimiz bu batağa saplanmış haldeyiz. Ama az, ama çok.
“Esirgeme”, “Aramızdaki Şeyler” adlı öykülerinizde ses önemli bir metafor. “Sesi yok, sözü, bitti.”, “Her şeyden önce sesini sevdim…” diyorsunuz. Ses ne ifade ediyor sizin için?
Muhatabımızın bizi duyduğunu ondan bize ulaşan sesle anlarız. Ses en başta hayati, sonra insanîdir. İlkel insan seslerin geldiği gökyüzünden korkuyor ve onu yatıştırmak için saçılar atıyordu. Sunaklarda yakılan kurbanlar ses içindi. İbrahim’e gelen koç sesle geldi. İnsan iki gün kimseyi duymasa kendiyle konuşur. Ki hepsinden öte kafamızda bir sesle yaşarız zaten.
Sosyal bir varlık olan, hamurunda toplu halde yaşamak bulunan insan temel güvenlik veya ilkel korku durumlarını sesle kavrar. Tehdit edici sesin gelmediği her yer o anda bir huzur tesis eder. Avlularımız, evlerimiz yabancı sesleri dışarıda bırakır, mahrem olanı içine alır. Bayram namazının sesi cenaze namazından ayrıdır. Modernite ve sonrasında sesin gittikçe ehlileştirildiğini, birtakım kurallara tabi tutulduğunu, dayatılan düzene karşı çıktığında cezalandırıldığını görürüz. Bebeksiz uçuşlara, çocuksuz tatillere yabancı değiliz artık. Düğün çadırlarına, sokak oyunlarına itiraz eden bir dünya nizamı var.
Bence ait olduğumuz topluluğun sesleri yanımızdan yöremizden çekildikçe kafamızın içindeki sesleri daha çok duyuyoruz. Bu da müthiş bir kaygıya sebep oluyor. İşte önemsediğim yer tam burası. Dünyanın siyasi ve ekonomik düzeninde preslenen, posası çıkana kadar sömürülüp sonra bir kenara itilen, itildiği kenarda bütçe yükü, yaşlılığında atık olarak görülen insan, karşısında çaresiz kaldığı bu sömürü düzenine ancak sesle, sözle tahammül edebilir. Bu Tanrı’nın sesi de olabilir bir kedinin de. Neye anlam yüklediğinize bağlı olarak değişir. Bir uçtan diğerine hepsi insani, hepsi hayatidir. Son olarak tüm bu laf kalabalıklığının yerine sadece şu mısraları yazsak da olurdu:
“Varsın yine bir yudum su veren olmasın
Başucumda biri bana su yok desin de”
Öykülerinizde neden argo ve küfür var? Kullanma nedenleriniz arasında inandırıcılık, gerçekçilik, duygu yoğunluğu gibi etkenler yer alıyor mu?
Öykülerimde argo ve küfür kullanıyorum çünkü hayatımda argo ve küfür var. Toplumsal tabakanın sokağa yakın olan kısmında doğup büyüdüm. Sokağa yakın olmayı hâlâ çok önemsiyorum. Sokak yaşıyor ve bana yaşayan şey doğruymuş gibi geliyor. Hayatın nabzının attığı yerleri seviyorum. Kapı önlerini, sokak aralarını, köşe başlarını, yeraltını.
Sanatçının empati zihni müdahale edilemez bir alan. Çok derin ve senkretik sebeplerle çekiliyoruz bazı hayatlara, kavramlara, durumlara. Doğalcı bir anlatımı tercih ettiğim için kendimi sansürlemiyorum. Dediğim gibi zaten öyle bir hayatın içinden geliyorum ve kavgalar edilen bir semtte yaşamaya devam ediyorum. Bana göre ruhu olan bir küfür, çok güzel bir şekilde yan yana gelmiş ama hiçbir işlevi olmayan cümlelerden daha değerli.
Öykülerinizde kadın ve erkek karakterlere baktığımızda bu karakterlerin toplumun klasik erkek ve kadın kimliğiyle birebir örtüştüğünü göremiyoruz. Ataerkil bir toplum olduğumuzdan güçlü erkek karakterlerin öykülerde olması beklenir. Sizin erkek karakterleriniz bu profile uymuyor. Kırılgan olabiliyorlar. Neler söylersiniz bu hususla alakalı?
Bu durum hayata hangi pencereden baktığımıza göre değişir. Geleneksel kodlarını hâlâ kaybetmemiş erkekler elbette var. Fakat ben öykülerimde bir kent portresi ve çalışan kesim tablosu çiziyorum. En başta kent ve taşra ayrımını konuşalım. Kent, insanı fazlaca savunmasız hale getiriyor. İyi kötü kafası çalıştığı için büyük şehre okumaya gelmiş, kendini aldığı eğitimin kurtaracağına inandırılmış, şehrin kaosunda durmaksızın koşturan, maddi manevi yüklerinden dolayı saldırıya açık halde, stres yükü altında baştan çıkmaya hazır ve kimsenin kimsenin umurunda olmadığı bir özgürlük alanında yaşıyor benim öykü kişilerim.
Sınır, çok önemli bir kelimedir. Sınırlarını ne kadar iyi korursan o kadar az yaralanırsın. Taşra kente göre daha iyi çiziyor o sınırı. Hem bir kavram olarak taşra, çiziyor. Hem de taşrada olduğu için insan, çiziyor. İkinci olarak ise şunu söylemek isterim. Benim Beyoğlu’nun göbeğinde Sivas’taymış gibi yaşayan arkadaşlarım da var. Ama ben onu anlatmayı tercih etmedim. Dünyanın dayatmaları karşısında raydan çıkan ve kendiyle ne yapacağını bilemeyen zavallı insanı resmetmeyi önemsedim.
Öykülerinizin ana eksenini oluşturmasa da cinsellik öykülerinizde yer alıyor. Genelde toplumun sorunlu bir cinsellik anlayışı var. Sizin öykülerinizde de bu sorunlu anlayışın yansımalarından doğan ilişkiler söz konusu. Bastırılmış duygular, fiziksel yakınlığın çoğu zaman duygusal yakınlıktan uzak olması, kadın ve erkeğe yüklenen toplumsal roller, cinselliğin doğal bir insanlık hali olarak algılanmayıp korku ve yargılama aracına dönüştürülmesi gibi etkenler cinsel anlayışı sakatlıyor. Sizin öykülerinizde cinselliğin yer almasının nedenleri nelerdir? Cinselliğin kendisi mi yoksa konuşulamayan, bastırılan cinselliğin yarattığı psikolojik ve sosyal sonuçlar mı? Neler söylersiniz?
Hayatın her halinin hiçbir sınırlama gözetilmeksizin herhangi bir sanat eserine konu edilebileceği taraftarıyım. Öykü kişilerimden bazıları, metnin başından beri konuştuğumuz anlam arayışı sebebiyle, bazıları sadece canları sıkıldığı için, bazıları da o an durumu bozmamak adına cinselliği kullanıyorlar. Aşk yaşasalar, sevgili olsalar, hiç değilse hayatı bir süre birlikte geçirmek için ayrı eve çıksalar, yani bir şeyi paylaşsalar. Bu oldukça güzel olurdu. İşin resmi boyutu çok önemli değil.

Öykü kişilerim anlamlı ve derin bir bağ kurmaktan acizler. Vurgulamak istediğim nokta bu. Bedenleri sadece, gözden çıkardıkları önemsiz bir şey. Çünkü dünyanın bugün geldiği noktada, tatsız tuzsuz neşesiz eğlencesiz bir şey kalmış onlara, adına hayat denen. Hiçbir şeyin öneminin ve değerinin olmadığı bu bir nevi derin depresyon halinde bedenlerinin de bir önemi yok. Fiziki bütünlüğünü korumakla yükümlü oldukları en temel varlıklarını, yara alacaklarını bile bile meydana sürüyorlar. Çarpıcı kısmı şu ki haz bile almıyorlar yaşanan ilişkiden. Her şey daha önce nasılsa yine öyle devam ediyor hayatlarında. Sevişseler de yapayalnızlar yani. Oysa bir bütün olmaları gereken en özel anlardan biri. Öyle aşksız, arzusuz bir çağ. Kendileri de dahil ne istediğini tam olarak bilemeyen, yalnızca sürüklenen insanlar. Ve bu durum, onları bir kez daha öldürüyor. Dünyadan bir kere de böyle gidiyorlar.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Gülhan Tuba ÇELİK
- 1988 Kırşehir doğumlu.
- İstanbul’da edebiyat öğretmeni.
- İlk öykü kitabı Evsizler Şarkı Söyler 2019’da Fakir Baykurt Öykü Ödülü’ne layık görüldü.
- İkinci öykü kitabı Onlar ve Köpekleri 2021’de,
- Kafandaki Ağaçlar isimli novellası 2023’te,
- Üçüncü öykü kitabı Dünyadan Son Gidişimiz 2026’da yayımlandı.
- Frida: Tutkular, Felaketler adlı bir biyografi de kaleme aldı.
- Kitaplar üzerine yazdığı seksen civarında yazının bir kısmını Kitaplar Üzerine Bir Kitap’ta topladı.

Son Yorumlar