Hanif/lik-I

Yazılı tarih öncesine gidebilen iki kaynak var elimizde: Biri Tevrat diğeri Kur’an. Tevrat, metinden çok yorum kitabına dönüştüğü ve yorumlarının kutsallaşması nedeniyle metni artık anlaşılabilir olmaktan çıkmıştır. Kur’an için benzer çabalar devam etmektedir. Ellerinden gelse Müslümanlar da tefsirlerini, fıkıhlarını, hadislerini Kuran’ın önüne geçirecekler. Hatta bazıları “Buhari olmazsa Kur’an olmaz” diyecek kadar ileri gidebilmiştir.

Elimizdeki en sahih kaynak olan Kur’an’ı kendi tutarlılık dairesinde incelediğimizde şu gerçek karşımıza çıkar. Din(ler) ed-Din’in düşmanıdır. Bunun üzerinde biraz duralım, ne demek istiyorum.

Kuran’ın kendisine “hanif” dediği ilk peygamber İbrahim’dir. İbrahim putperest bir toplumda doğmuş, putperest bir ana-babanın çocuğudur.1 Kuran’ın bize aktardığına göre İbrahim aklı ermeye başladığı ilk andan itibaren aklını kullanarak putun, putperestliği sorgulamış, bütün toplumu aksini iddia ettiği hal-de kendisi aklıyla düşünerek sorgulayarak bu saçmalığa razı olmamıştır. Ben farklı düşünüyorum ama muhtemelen herkes öyle diyorsa öyledir, dememiştir. Düşünme biçimi, var oluş alanının öznesine yaraşır şekildedir.

Bir Hanif olan İbrahim “Benim yanımdakiler, benden öncekiler hep böyle yaptılar, o zaman benim düşünmeme, akletmeme gerek yok, bu kadar insan yanlış yapıyor olamaz. Ben kimim ki, efendilerimizin, büyüklerimizin görüşlerine, fikirlerine aykırı davranayım’’ dememiştir. Henüz daha delikanlıyken toplumunun bütün sapkın değerlerini reddetmiş, kendini hakikat ve kendisi gibi inanmayanları reddeden toplumun hışmına uğramıştır.

Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık İbrahim figürüne yaslanır. Kur’an İbrahim peygamberi için iki sıfat kullanır ve bunlar-nedeniyle diğer tüm dinlerden ve kültürlerden ayırır. anar. Hanif ve Müslim.

Hanif; Bir yoldan Arapça yoldan çıkmak, yola girmek, akmak, herkesin gittiği yoldan gitmemek, başına buyruk olmak, boyun eğmemek manalarında H-N-F kökünden gelir. Türkçe tam tercümesi “sapık”tır. Sapık Türkçe olumsuz çağrışsa da Arapçada tam zıddıdır. Arap toplumu genel olarak toplumun kötü olduğunu düşündüğünden genelin zıddına giden kişi erdemli manasında haniftir. Türkçenin çağrışım alanı Türk toplumunun geçmişin-den beslendiği için çoğunluktan farklı olmak olumsuz çağrışım yüklenmiştir. Dolayısıyla Hanif sözcük olarak sapık fakat anlam olarak erdemli manasına gelir.

İbrahim, Kuran’ın merkez şahsı, kahramanıdır. “Delikanlı” sözcüğünün bizdeki bütün olumlu çağrışımları Kuran’da İbrahim peygamber için kullanılan “Feta-تىف” kelimesinin içine gömülmüştür. İbrahim herhangi bir kurumsal, kültürel dinin mensubu değildir. Bu, Kuran’da özellikle vurgulanır. “İbrahim ne Yahudi ne Hristiyan’dı. O Hanif bir Müslim’di”2 ayeti bize önemli bir hakikati ifade eder. İslam, Hanif bir dindir. Hanif, yani iyiyi, doğruyu, güzeli toplumdan bağımsız değerle-yen bireysel ve toplumsal bir yapı.

Şu halde İslam ve Müslümanlık olarak elimizde birbirinin aynısı gibi görünen fakat birbirine zıtlaşabilen iki kavram olduğunu görebiliriz.

İslam; düşünebilen ilk adam/âdem’den beri insanın fıtratını koruyan, ona kendi olma ve kalma imkanı veren sade ve güzel hayatın ismiyken, Müslümanlık kültür, gelenek, rejim gibi tarih ve toplumun kurumlarında şekillenebilen ve değişebilen, bu sayede akışın içinde akarak ya da durarak varlığını koruyabilen olgunun adıdır. Girişimliliği açısından baktığımızda İslam’ın hanifle özdeş, Müslümanlığın İslam’ın alt kümesi olduğunu kavrayabiliriz. Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığından bahsedebiliriz fakat farklı İslamlardan bahsedemeyiz.

İslam; toplumdan bağımsız akleden ve düşünen herkesi kapsayabilir. Haniflik, toplum içinde yaşayan ve bunu bilinç ve tefekkür ile değerleyip tavır koymaktır. Ebu Hanife’ye bu ismin layık görülmesinin ardında da onun özgün ve bağımsız karakteri ve ilmi yöntemi yatar.

Haniflik bugünkü çağrışımlarıyla maneviyat, züht, zikir gibi dinamiklerden çok akıl, zeka, cesareti benimser. İbrahim’in şu hikayesini hatırlayalım.

“52. Hani o, babasına ve kavmine “Şu tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?” diye sormuştu.

53. Onlar da “Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk.” demişlerdi.

54. (İbrahim) “Şüphesiz ki siz de atalarınız da apaçık bir sapkınlık içindesiniz!” demişti.

55. Onlar da “Bize gerçeği mi getirdin yoksa sen oyun oynayanlardan biri misin?” demişlerdi.

56. (İbrahim) “Hayır, sizin Rabbiniz, yoktan yarattığı göklerin ve yerin Rabbidir; ben buna şahitlik edenlerdenim.” demişti.

57. “Allah’a yemin olsun: Siz dönüp gittikten sonra putlarınıza elbette bir plan uygulayacağım!” *

58. (İbrahim), sonunda belki ona dönerler (sorarlar) diye büyükleri hariç onları (putları) paramparça etmişti.

59. (Kavmi) “Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Şüphesiz ki o (bunu yapan kişi) zalimlerden biridir.” demişlerdi.

60. (Bir kısmı) “Bunları diline dolayan, kendisine ‘İbrahim’ denen bir genç duyduk.” demişlerdi.

61. “Onu hemen insanların gözü önüne getirin! Belki şahitlik ederler.” demişlerdi.

62. Onlar “Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?” demişlerdi.

63. (İbrahim ise): “Belki de bu işi şu büyük olan yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” demişti.*

64. Kendilerine dönüp “Zalimler sizsiniz, siz!” demişlerdi.

65. Sonra (eski) kafalarına dönmüşler de “Sen bunların konuşamadığını pekâlâ biliyorsun!” (demişlerdi).

66. (İbrahim) “Allah’ın peşi sıra size hiçbir yarar ve zarar veremeyen şeylere (hâlâ) tapacak mısınız?” demişti.

67. “Size de Allah’ın peşi sıra tapmakta olduğunuz şeylere de yazıklar olsun! Akıl etmiyor musunuz?”

68. (Bir kısmı) “(Bir iş) yapacaksanız, onu (İbrahim’i) yakın da ilahlarınıza yardım edin!” demişti.

69. Biz de “Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!” demiştik.

70. Ona tuzak kurmak istemişler; biz de onları, en çok kaybedenler hâline getirmiştik.”3

Kuran kıssaları okura keyifli vakit geçirmek, bilgi ihtiyacını tatmin etmek amaçlarıyla verilmez. Bu açıdan Tevrat’ın malumatfuruşluğuna rastlanılmaz. Bir olay aktarılıyorsa mutlaka okurun, dinleyenin düşünmesi istenen noktalar vardır. Bu kıssaya bu açıdan bakalım.

“Sizin tapıp durduğunuz şu temsiller de ne? (52)” sorusunun cevabı metinde yoktur. İnsanlar ve İbrahim’in babası soruyu cevapsız bırakmışlardır. Şundan dolayı tapıyoruz diyememişler, “Bizden öncekiler öyle yapıyordu” diyerek geçiştirmiş, geçiştirmek zorunda kalmışlardır çünkü içlerinden kimse bir dakikasını ayırıp “Yahu biz ne yapıyoruz?” dememiştir o güne dek.

“Babamızı/atalarımızı bunu yaparken bulduk (53)” itirafı dolaysız, alakasız ve samimi bir itiraf olarak değerlendirilebilir. Tarihin belki de en evrensel sorusu ve cevabı olarak bu iki ayet alınabilir.

Şimdi şu saatte sokağa çıkıp insanlara dininiz, mezhebiniz nedir sorusunu sorsak, cevaplarına gerekçe istesek başka türlü olmayacak muhtemelen. Bu satırları okuyan insanlar hemen şimdi kendilerine sorsunlar. Ne için Müslümanım, neden başka bir dini seçmedim? Başka bir dine inanabilir miyim, niye? Okuyucuların da büyük çoğunluğu bu soruyu tıpkı İbrahim’in babası ve kavmi gibi cevaplayamayacak, “Bize öyle söylendi, öğretildi” diyerek mikrofonu kibarca reddedecek, söyleşiyi sonlandırmak isteyeceklerdir. “İtikatta Maturidi, amelde Hanefi” bir nesile ezberletildi gelen nesil artık ezber de yapmadığı için mezhepsiz ve itikatsız olarak yaftalanmaya başladı.

Hakikat şu ki neye, niye inandığını bilmeme, inanıldığı iddia edilen inançtan bağımsız olarak “istenmeyen” durumdur. Kişi taklitle ister Hristiyanlığa, ister putperestliğe, isterse de İslam’a inansın, kendi şehadetini getirmediği müddetçe inanamaz. Bu nedenle İslam’ın ilk şartı şehadettir.

Ahmet BAYRAKTAR

Dipnotlar
1. Aksini iddia edenler de vardır. Tartışma alanımız olmadığı için ayrıntıya girmiyorum.
2. Âl-i İmrân, 3/67
3. Enbiya 58-70

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir