Geçtiğimiz aylarda “Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı” adıyla bir kitap yayımladınız. Kitabınız hem ad olarak hem içerik ve kurgu olarak hem de anlatım tekniği açısından ilginç bir kitap. Yaşamakta olduğumuz dijital çağın interaktif iletişim araçları öykülerinizde yer buluyor. WhatsApp yazışmalarının kurguda yer alması, İnstagram paylaşımlarından bahsedilmesi, Facebook sayfası… gibi durumlar yeni bir edebiyat dilini haber veriyor sanki. Neler söylersiniz öykü kitabınızla ilgili? Yeni bir üslup ve dil arayışı içinde olduğunuzu söyleyebilir miyiz?
WhatsApp yazışmaları, Instagram paylaşımları ve Facebook gibi sosyal medya platformları yalnızca insan ilişkilerini değil, bireyin hikâyesini, düşünce tarzını ve kendini ifade etme biçimini de değiştiriyor. Bu dijital platformların mekanik yapısına kimi zaman geleneksel motifleri ve insan tavırlarını yerleştirdiğimde ise tuhaf bir sonuç ortaya çıkıyor. Organik ve mekanik olanın karışımı bir nevi, bu diyalektiğin tam olarak neye tekabül ettiğini kestirmek zor, fakat burada bir özgünlük olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, öykülerime bu unsurları dahil etmek keyifli bir süreç oluyor.
Kendi öyküm hakkında konuşmam pek şık olmayabilir; Bunu yadırgayanlara da hak veririm. Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı öykümü ele alalım: Olaylar sanal olmayan bir dünyada geçse bile öyküdeki insanların tepkileri sosyal medyadaki tepkilere benziyor. Dürtüsel, linç etmeye hazır, duygusal ve unutkan. Sosyal medyada hepimiz böyleyiz. Artık gerçekliğin içinde sanal olan dünyanın paradigması ikame olmuştur.
X’i (twitter) düşünelim mesela. Kimse bize fikrimizi sormadan gayet ciddi bir tarzda kendi sesimize sapıkça bir hayranlıkla fikrimizi söylüyoruz. Bunu otobüste yaptığımızı düşünelim; Aniden ayağa kalkıp Türkiye taşımacılık tarihi ile ilgili flodlarca konuşsak herkes garip garip bakar. Bu durum insanı komik bir duruma düşürür, kişinin kendinin karikatürü olmaktan başka şansı da yok bence. Kendi hesabıma konuşacak olursam bir nevi karikatür çiziyorum ama bunu çizgiyle değil cümlelerle yapıyorum. Bunun öykücülük açısından yadırganma ihtimali de var.
Yeni bir üslup arayışı içinde olup olmadığıma gelince, bu konuda pek düşünmedim. Böyle ifadelerle de aram pek iyi değil açıkçası. Yeni bir dil yaratma amacıyla yazmıyorum; böyle bir amaçla yazı masasına oturan var mıdır onu da bilmiyorum fakat her şeyi tersten görme huyum anlatımımı doğal bir şekilde farklılaştırıyor. Yazdıklarımın edebi bir yenilik iddiası taşımadığını da belirtmeliyim. Hepimiz bir film izlerken veya bir kitap okurken “Ben olsaydım böyle yapardım” deriz. Ben de yazarken aynı şekilde düşünüyorum.
Papağanın bir çok kültürde farklı anlamları var. İletişimi, sosyalleşmeyi, bilgeliği, bilgi aktarmayı sembolize eder. Kitabınıza ad olan öyküdeki karakter papağanın metaforik bir anlamı var mı?
Mitik anlatılar, masallar ve destanlarda hayvanlar, tıpkı sizin de belirttiğiniz gibi, bilgelik taşıyıcılarıdır. Geleneksel toplumlarda bu tür hikâyeleri okumak ve dinlemek, adeta kendini yeniden keşfetme ritüelidir. Dikkat edersek, bu metinler çoğunlukla şiir formundadır, çünkü şiirsel dil, sıradan dili aşar ve insanı ilk cennet durumuna götürür.
Eliade, şiirin, dilin yeniden doğuş çabası olduğunu söyler; Gündelik dil devre dışı kalır ve insan başlangıçtaki saflığı keşfetmeye yönlendirilir. Bu nedenle Hz. Pir Mevlânâ’nın Mesnevi‘si tekrar tekrar okunur ve dinlenir; bu süreç, aynı zamanda bir ibadettir de.
Ancak, bilgelik dolu metaforlar kullanmak benim haddim değil. Eğer böyle metaforlar kullanırsam, sadece bir papağan gibi taklitçi olurum yani, kendine ait olmayan, duyduğu ve körü körüne bağlandığı davranışları tekrar eden biri olurum. Benim yaptığım, yüksek bir yere çıkıp garip bulduğum bir şeyleri göstermek; bunu yaparken de biraz dikkat çekmek arzusuyla beğeni toplamak olabilir. Ben bir öykücüyüm.

Her ne kadar sosyal medyanın iletişim araçları kitabınızda yer alsa da meşbû-ı ruhâniyyet, derun, müşkülpesent, taam, maslahat, aksülamel, istifsar, kifâf-ı nefs… gibi eski sözcüklere de yer veriyorsunuz. Bunun herhangi bir nedeni var mı?
Yazarken genelde bir role bürünürüm; ilk kitabımda bu role safa-i sani adını verdim. Aslında bu kitabımdaki hikâyeleri anlatan kişi de safa-i sani, yani ikinci safa. Bu safa, okuduğu ve ilginç bulduğu şeyleri, terkipleri, yeni sözleri hikâyelerine eklemekten hoşlanır. Bu yaklaşım, hikâyelere, fikrimce, zamansız bir hava katıyor.
Bir de bu eski kelimeler bir tür yabancılaştırma efekti veriyor. En azından ben öyle düşünüyorum. Tabii bu kelimeleri daha kutsal ve muhafazakâr bir yaklaşımla kullanan yazarlar da var. Hani birbirlerine “muharrir üstad” diye seslenenler… O anlayışı açıkçası biraz komik buluyorum. Ben de bu kelimeleri kullanıyorum ama henüz kendime “üstad” ya da “muharrir” demeye başlamadım. Oraya gelmedik daha.
Öykü kahramanlarının Serinyuva, Bereketliova, Büyükçekiç, Genişkova gibi soyadları var. Neden bu soyadlar? Herhangi bir ironik anlam barındırıyor mu bunlar?
Evet, bu soyadlar aslında bilinçli bir tercih. Hikâyelerimde, Rus romanlarını taklit etmeye çalışan bir karakter var; kendini Veli Demir Serinyuva olarak tanıtıyor. Bu ismi, Rus romanlarının etkisiyle kendine yakıştırıyor ve onların sitilini taklit etmeye çalışıyor. Elbette bu durumda bir ironi var; Rus romanlarındaki uzun ve trajik soyadları Türkçeye uyarlarken, aslında kendi trajedisinin farkına varamıyor. Bu da komik bir unsura dönüşüyor çünkü kendini bir yetenekli bir yazar olarak hayal ederken ortaya çıkan tek şey trajikomiklik.
Kitabınız içindekiler bölümünde yer alan dört öykü “izahı olmayanın mizahı olur” tabirini doğrular nitelikte. Öyküleriniz ironi, mizah, kara mizah ögeleri taşıyor. Neden böyle bir tarz benimsediniz? Aynı zamanda öykülerinizde büyülü gerçekçi bir anlatım var. Öykülerinizde özellikle de “Babaanne İşte Aşk Gemisi”nde eski masalları hatırlatan bir tat var. Neler söylersiniz bu hususlarla ilgili?
Bir tarzı benimseyerek yazmaya başlamıyorum. İroni, kara mizah ya da mizah yüklü öyküler yazmak için yazı masamın başına oturmam. Aslında, çoğu zaman ciddi meseleleri ele alma motivasyonum vardır. Ancak hikâye ilerledikçe konu, karakterler, hatta yazdıklarım, bir noktada anlamsızlaşıyor, ciddiyetini kaybediyor ve gülünçleşiyor. Bu süreç, genellikle planladığım bir şey değil, kendiliğinden gelişiyor ve sonra iş dediğiniz yere geliyor: Kara mizah, ironi, mizah…
“Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı” ve “Merhum Ercan ve Gasp Edilen Hikâyesi” adlı öykülerde saflığın, samimiyetin, dinî duyguların sömürülmesi işleniyor. Dillere pelesenk olmuş Anadolu irfanının nasıl da yozlaştırıldığını okuyoruz. Ayrıca bu öyküler Anadolu insanının kapitalistleşme serüvenini de okuyucuya gösteriyor. Hangi duygu ve düşüncelerle yazdınız bu öyküleri? Neler söylersiniz?
Kimi insanların, dinî değerleri kullanarak kendine bir persona oluşturduğunu görüyoruz. Yaşadıkları dünyada maddi olanı merkezlerine almışlar; ancak dünyevileştikleri gerçeğiyle yüzleşmek istemedikleri için kutsal olanı sadece söyleme indirgemiş durumdalar. -Aslında bu sorun sadece muhafazakârlarda değil pek çok kesimde var. Ben sadece bu durumun muhafazakârlara bakan yönünü ele aldım.- Bu söylem, zamanla ticari metaya dönüştürdükleri bir put haline gelmiş durumda.
İrfanı, yani maneviyatın derinliğini ve bilgece yaşayışı hiç deneyimlemeden, bu değerleri yüzeysel bir şekilde dile getirmekle yetiniyorlar. Kendilerini geleneksel değerlere ait zanneden bu insanlar için artık irfan, yaşamdan yoksun, fosilleşmiş ve dışsallaştırılmış jestler, mimikler, terkipli ve ağdalı sözlerden ibaret hale gelmiş. Kutsal, mübarek ve iyi olanın, bu insanlarda sadece bu dışsal formlarda kalmasıyla bir fayda sağlaması mümkün değil. Ben böyle bir manzara görüyorum ve sözünü ettiğiniz öyküler de bu durumu ele alan bir eleştirinin ürünüdür diyebilirim.
“Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı”ndaki öykülerde öykü yazarını bir öykü kahramanı olarak görüyoruz. Hem de kıyasıya eleştiriliyor, dalgaya alınıyor Hüseyin Safa Ak. Nedir bunun hikmeti? Genelde öyküsünde yer alan yazarlar kendilerinden olumlu olarak bahsederler. Siz neden kendisini öyküsünde eleştiren, onu batıran bir yazar oldunuz?
Hüseyin Safa Ak’ı oradaki bir karakter olarak düşünelim: O ben değilim fakat kendi ismimi verdiğim bir karakteri ele alıp onunla kıyasıya dalga geçmekte bir sakınca görmedim. Kendimi, yazının içinde bir öykü figürü gibi işleyip eleştirmek, benim için rahatlatıcı bir etkiye sahip. Bunun aynı zamanda bir tür ironi içerdiğini de düşünüyorum. Fakat ne yazık ki, gerçek hayatta aynı keskinlikle kendimi eleştirebilmek ya da zaaflarımla yüzleşebilmek benim için pek kolay değil.

Bu yüzden, en azından kurgusal alanda, insanın kendisiyle yüzleşme erdemini taklit etmeye çalışıyorum. Bu durum, aslında kitabın ana teması olan “papağanlık” ile de bir paralellik oluşturuyor. Bu sefer papağan ben oluyorum. Şimdi kendimi eleştirdim sanırım.
Kitabınızın içindekiler ve dışındakiler bölümlerini neye göre tasnif ettiniz? Neden içindekiler ve dışındakiler?
Kitabı “içindekiler” ve “dışındakiler” diye tasnif ettim ama dikkat ettiyseniz dışındakilerde kitabın içinde belki de kitabın dışında bir şey yok demek istedim. Yazarken bu aklımda mıydı diye soracak olursanız hayır değildi. Tam olarak şimdi uydurdum.
Son olarak neler söylersiniz?
Sorularınız kitabımı detaylı olarak okuyup, incelediğinizi gösteriyor. Bu sorular aynı zamanda kendi yazdığım öyküler üzerine yeniden düşünmemi sağladı. Umarım bu durum okuyucuya da sirayet eder. Çok teşekkür ederim. Sevgiyle kalın.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Hüseyin Safa AK
- 1988’de Gaziantep/İslahiye Haltanlı (Altınuzüm) köyünde doğdu.
- Türk Dili ve Edebiyatı tahsil etti.
- Yayınlanmış üç kitabı bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla:
- Melih ve Benzersiz Eşeği (Çocuk Kitabı),
- Ölülerin Uğrak Mahallesi (Öykü),
- Papağan-ı Şerif Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı (Öykü).

Son Yorumlar