Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Her insan gibi ben de kendimin farkına vardığımda yaratılan tüm varlıkların, meydana gelip beni etkileyen olayların, göremediğim ama hissedebildiğim, gözümle göremeyip var olduğuna inandığım her şeyin bir anlamı olduğunu anladım. Bununla birlikte bilemediğim, göremediğim ya da anlayıp anlatamadığım bazı bilgilerin, hikâyelerin de kitaplarda olduğunu gördüm. Kendi kendime sorular sormaya başladım. Bu sorularımın bir kısmını okuduğum kitaplarda buldum. Bir şey daha öğrendim kitaplardan; her yaratılanın bir hikâyesi olduğunu ve bu hikâyelerin sözel ya da yazılı olarak diğer insanlara anlatılabileceğini… Tıpkı bizden önceki insanların anlatılarını bin yıllar ötesinden bize ulaştırdıkları gibi. Tıpkı Kutsal kitaplarda anlatmak istenenin insanlara hikâyelerle sunulması gibi. Tıpkı peygamberlerin ümmetlerine tebliğ etmek istediklerini bazen doğrudan doğruya değil de hikâyelerle anlatması gibi.
İlkokul sıralarındayken düştü içime ilk cemre. Öğretmenimizin sınıfa: “Büyüyünce hangi mesleği seçeceksiniz?” diye sordu. Ben: “Yazar olmak istiyorum” demiştim. Okuduğum, etkilendiğim kitaplarda yazılanlar gibi ben de içimdeki duygu ve düşüncelerimi yazabilir miyim, diye sorular soruyordum kendime. Nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Öğretmenim, “günlük yazarak başlayabilirsiniz,” dedi. İlkokuldan sonra günlük tutmaya başladım. Çevremde meydana gelen olayları, içinde yaşadığım doğanın eşsiz ritminin bana yaşattığı duyguları, aileme ve diğer insanlara karşı olan duygu ve düşüncelerimi dile getiren hikâyeler yazdım günlüğüme. Durmadan okuyordum. Elime geçen her kitabı okuyordum. Klasiklerle ve babamın okuduğu dergilerle tanıştım. Zaten babamın dergilerini ve kitaplarını çok küçükken anlamadığım hâlde durmadan karıştırır, kokularını içime çekerdim.
İlk gençlik yıllarımda Türk ve Dünya klasikleriyle tanıştım. Sezai Karakoç ve Necip Fazıl’ın şiirlerini okudum. Şiir yazmaya başladım. Daha sonra Ömer Seyfettin, Çehov, Yaşar Kaplan, Rasim Özdenören, Tomris Uyar gibi öykücülerin öykülerini okuduğum zaman öykü yazmaya karar verdim. O arada Mavera, Yedi İklim vb. dergilerle tanıştım. Öykü ile ilgili teori kitapları okudum. Öykü üzerine yoğun çalıştım. Yazdığım öyküler, Olağan Hikâye, Türk Edebiyatı, Kayıp Kayıt, Edebiyat Ortamı, Geçerken, Yedi İklim, Heceöykü gibi dergilerde yayımlandı. Öykülerimin olgunlaştığına kanaat getirdikten sonra kitaplaştırdım. Hece Yayınları’ndan “Beli Bükük ile Mezar Taşı” adında bir öykü kitabım yayımlandı.
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
İnsanoğlu ve evren yaratıldığından beri iyilik ve kötülük de var olmuştur. Tarihin her devrinde iyilik – kötülük çatışması devam edegelmiştir. Dünyanın her yerinde insanın olduğu her yerde iyiliğin karşısında kötülük de var olmuştur. Gel gelelim hiçbir çağda böylesine göstere göstere, böylesine organize, böylesine sistemli, böylesine yaygın, böylesine hâkim, böylesine manipülatif hiç olmamıştı. Post modern kötülük, bütün çağların kötülüğünden daha ağır abanıyor iyiliğin üzerine. Elbette iyiliğin karşısında kötülük daima var olacaktır. Merhum Sezai Karakoç’un dediği gibi: “Kötülükleri bitiremeyiz ama iyilikleri çoğaltabiliriz.” Onun için her iyilik sever, kötülüğü azaltmak için çaba sarf etmeli diye düşünüyorum.
Benim devamlı kafamı kurcalayan, hâlâ peşinden gitmeyi bırakmadığım soru şu: “Önce kendimden başlayıp içe yolculuğumu geliştirdikten sonra kötülüğü azaltmak için ne yaptım? Bundan sonra ne yapabilirim?” Kötülük, hikâyelerini pervasızca, sınırsızca küstahça, acımasızca, adaletsizce anlatıyor. Çağımızın dijital ortamlarında, her türlü kötülük bir veba salgını gibi hızla yayılıyor dünyanın en ücra köşelerine.
Yapay zekanın geliştirilmesinden sonra bu hız baş döndürücü hâle geldi. Örneğin bir kötülük videosu ânında tüm dünyayı dolaşıyor. Ben, bunun karşısında neyi geliştirebilirim? Hikâyelerimi nasıl anlatabilirim? Büyük Ozanımız Yunus Emre, çağlar ötesinden bize: “Söz ola kese savaşı/Söz ola kestire başı/Söz ola ağulu aşı/bal ile yağ ede bir söz” dememiş miydi? Kalem tutanların, ağulu aşı bal ile yağa çevirme sorumluluğu vardır diye düşünüyorum. Ne söylenecek, neden söylenecek, nasıl söylenecek, nerede söylenecek, ne zaman söylenecek, kim söyleyecek? Ama mutlaka söylenecek.
Ben üzerime düşen sorumluluğu yerine getirebiliyor muyum, sorusunu soruyorum kendime durmaksızın.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Rukiye Saran AYDIN
- 1955’de Trabzon’da doğdu.
- Eğitimci olarak çalıştığı devlet memurluğundan emekli oldu.
- Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Sosyal Bilimler Önlisans Programından mezun.
- Öyküleri ve denemeleri Olağan Hikâye, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Kayıp Kayıt, Edebiyat Ortamı, Hece, Heceöykü, Geçerken, Diyanet Aile dergilerinde yayımlandı.
- İlk öykü kitabı, BELİ BÜKÜK ile MEZAR TAŞI Hece Yayınları’nca yayımlandı.
- Evli ve dört çocuk annesi.

Son Yorumlar