İçten Kozmoza – XIX I Işıl Madak KAYA: “Yok Olma Hüznü Ve Hazzı Bir Arada Yer Alıyor Yazanda.”

Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.

İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?

Yazarlık bir yolculuk fikri gibi belirir mi diye epeyce düşündüm. Yani biz kendimize dışarıdan bakma şansına sahip olsaydık yazar kimliğimizi, yolculuğumuzu ve varış yerimizi kolayca belirler sonra da karşısına geçip hafif alaycı bir şekilde izlerdik. Hatta bundan edindiğimiz sonuçları arşivler ve ara ara varoluşsal sancılarımıza kesinlikle katık yapardık.

Duygu ve düşüncelerimiz bir parçamız olduğu için kurgusal atmosferin içinde eriyip gitmesini beklemek pek mümkün olmuyor. Yazma sürecini tereyağı yapımına benzetirim. Önce sütten yoğurt yaparız, ardından yoğurdu yayıkta çalkalayarak tereyağı elde ederiz hatta kalanı da ayran olur, içeriz. Karakter oluşturmadan önce kişileri, mayalanma yani bir fermantasyon işlemiyle dönüştürürüz. Oldukları halden başka bir atmosfere çekeriz. Sonrasında kurgu ile gidiş gelişler, çatışmalar, karmaşalar sonucu öykü ortaya çıkar. Aslında kaygan bir zemindir burası. Yıkarız, paklarız, arındırır hayata dair olandan ayırırız. Donması, kendine gelmesi zaman alan ve işçilikle şekil alan tereyağına benzer. Bu şekil alan hal, süreçte kendine yeni bir yön bulur. Sıcaksa erir sözgelimi ya da ne bileyim soğuksa öylece kalır.

Bize yazdıklarımızdan kalan başlangıcı hatırlatan ama oluştan da izler taşıyan süreçtir, ayran hali gibi. Bu ayrışmadaki unsurların dönüşümünü beklemek, doğru zamanlamak  ve kalanla yetinmek bu yoldaki gerçekliktir. Hulki Aktunç “Habeş Zerah ve Askerleri” öyküsünde şöyle der: “Başka zamanları ancak düşleyebilirsin sen. Onları yaşayamazsın. Kendine yeni zamanlar kurabilir misin?” Eğer yazmayı yolculuk olarak tanımlayacaksak kendime yeni zamanlar kurmak için bu yola çıktım. Düşlediklerimle yetinmek istemedim.

Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?

Anlam ve anlamsızlık nereden arıyor da buluyor beni birdenbire etrafında dönüp dururken buluyorum kendimi. “Anlamsızlık Saati” öyküm sanıyorum bu kavramların ilk kurulduğu yer. Zembereği kırık bir hayatın içinde savrulduğumuz yeri belirlemek hiç kolay değil. Anlam ve anlamsızlık bir sarkacın iki ayrı ucu. Yaratı sürecini oluşturan bu hareket kabiliyeti, ortadaki temel noktanın ne olduğu üzerine düşününce asıl unsura “yaşam” demek isterdim ama değil. Ölüm.

Yok olma hüznü ve hazzı bir arada yer alıyor yazanda. Tabii ölümsüzlük olarak çıkıyor edebi eserde. Hepimizin biraz kaçtığı, biraz yakalandığı ölümsüzlük arzusu… Ha mitolojide bundan vazgeçen yıldız olarak varlığını sürdüren Kiron’a bakarsak yaralı şifacı olarak var olmak mümkün. Öğrendiklerimizden başka öğretmek istemediklerimizi öyle bir şekilde anlatmamız gerekiyor ki anlam mayını ara ara patlıyor. Yaralanınca da işte kör topal devam ediyoruz hayatımıza. Zaman da tuzu biberi. Neden tam zamanları sevmiyorsun diyenlere de buradan bir açıklama yapmış olayım. Anlamla ilgili her şey yarım.

Ayşegül Gürdal’ın “Duvar”  adlı kısa öyküsü, zamana bakışımla ilgili olarak şurada duruversin. Sorduğumuz her sorunun yanıtı “Duvar benim.” olsun.  

“Duvar

Yolda yürüyorum, bir şey birden durdurdu beni.

Sanki görünmez bir duvar vardı, önümde akıp giden yolu bölen. Zamanı hissettim. Bir varlıktı bana bakan ve, dön, diyordu, geç kalmadan kendine.

Kalakaldım yolun üstünde. Bir başıma. Arkamdan iten neydi öyleyse beni, sürgit.

Heyecanlandım, küçük bir yalan uydurdum kendime. Geçmişim beni itiyordu, öyleyse yaşıyordu, ki ben geleceğe önümdeki o kapıdan geçmişimi sırtımda bir pelerin gibi taşıyarak girecektim. –Sıkıştım- Öyleyse dedim kendime, duvar benim.”

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Işıl Madak KAYA

    • 1976’da İzmir’de doğdu. Ortaokul ve liseyi Bornova Suphi Koyuncuoğlu Lisesinde tamamladı. CBÜ Türk Dili ve Edb. Bölümünü bitirdi. Yirmi beş yıl MEB’de edebiyat öğretmenliği yaptı.
    • Öyküleri, Notos, Sözcükler, Virüs, Öykü Gazetesi, Oggito, Caz Kedisi, Sarmal Çevrim, Edebiyat Nöbeti, Üvercinka gibi birçok dergide yayımlandı.
    • 2021’de Nilüfer Belediyesi Gülten Akın’a Mektup yarışmasında “Maviye” adlı mektubuyla, Feministanbul seçkisinde “Beyaz Kuşa Eğretileme” adlı öyküsüyle, Efeler Belediyesi kadın konulu öykü yarışmasında
    • “Dikotomi” adlı öyküsüyle seçkide yer aldı. M. Sadık Aslankara’nın “Öykü Kürsüsü” köşesinde “Üç” adlı öyküsünün incelemesi yayımlandı. 2022 yılında Nilüfer Belediyesi Sait Faik Öykü Yarışmasında “Doksan Artı Beş” adlı öyküsü mansiyon ödülü aldı.
    • İlk kitabı Anlamsızlık Saati 2023’de Everest Yayınları’ndan çıktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir