Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Her özgün anlatı evreni, yazarın kendi iç dünyasında biriktirdiği tortuların dışa vurumuyla şekillenir. Benim yazarlık yolculuğumun haritası ise henüz bir çocukken, annemin o hüzünlü ve şairane ruhunun gölgesinde çizilmeye başlandı. Bir çocuğun dünyayı algılama biçimi, en çok sığındığı limanın, yani annesinin gözlerindeki renkle belirlenir. Annemin içindeki o sessiz, derin hüzün; bana erken yaşta verilmiş bir “çocuk farkındalığı” armağan etti.
Bu farkındalık, sıradan bir hüzne ortak olmak değildi; hayatın, eşyanın ve insan ilişkilerinin görünen yüzünün arkasındaki saklı manayı sezme yetisiydi. Şairane bir kadının hüzün süzgecinden geçerek bana ulaşan bu dünya, doğduğum büyüdüğüm o dar köy toplumunu, insanı ve doğayı bambaşka bir gözle okumamı sağladı. Dar bir coğrafyanın, katı kurallarla örülmüş bir köy toplumunun sınırları içinde yaşarken, annemden devraldığım o duygu mirası sayesinde o sınırların hem en derinine inebildim hem de tamamen dışına çıkabildim.
Köyün, toprağın, doğanın ve oradaki insanların acılarını, sessizliklerini, gizli kalmış feryatlarını adeta kendi tenimde hissetmek duygusu farklıydı. Toplumun en korunaklı, en mahrem duygusal odalarına o çocuksu empatiyle girebilmek beni daha erken olgunlaştırdı.
İşte benim yazarlık yolculuğum, bu iç-dış dengesinin yarattığı gerilimden beslendi. Doğa, benim için sadece ağaçlardan veya dağlardan ibaret olmaktan çıktı; annemin hüznünün yankılandığı devasa bir dekora dönüştü. İnsan, sadece gündelik işlerini yapan dar bir çevrenin figüranı değil, içinde trajedi ve şiir barındıran derin birer karaktere dönüştü. İç dünyamdaki bu erken farkındalık, zamanla kelimelere dökülerek kendi özgün anlatı evrenimi, yani benim edebiyatımı doğurdu. Ben hâlâ, o dar köy toplumunda annesinin hüznüne bakarak dünyayı anlamlandırmaya çalışan o çocuğun gözleriyle yazıyorum.
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hâlâ da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
Bu sorunun bendeki tek ve mutlak cevabı yabancılaşmadır.
Bana göre yabancılaşma, insanın bu yeryüzündeki en büyük, en amansız dramıdır. Bireyin önce kendi özüne, sonra parçası olduğu topluma ve nihayetinde nefes aldığı dünyaya bir yabancı gibi bakması, ruhsal bir sürgün halidir. Biz bu dramı çok iyi tanıyoruz. Çünkü Türk toplumu, bu yabancılaşma sancısını sadece modern çağın getirdiği bir bunalım olarak değil; yüzyıllardır hem toplumsal hem de bireysel katmanlarda, genetik bir miras gibi ruhunda taşıyarak yaşıyor.
Bizim hikâyemiz, köklerinden koparılmış insanların hikayesidir. Bu coğrafyanın kaderi; bitmek bilmeyen oradan oraya göçlerle, zamansız ayrılıklarla ve dinmeyen hasretlerle mühürlenmiştir. Toprak değiştiren, yurt arayan, yollara düşen her insan, her aile yanında sadece yükünü değil, geçmişini de taşır. Ancak trajedimiz tam da burada başlar: Ulaştığımız, sığındığımız ya da vardığımız her yeni menzilin sonunda bizi bekleyen şey, nihai bir kavuşma değil, ne yazık ki derin bir yabancılaşmadır.
Gittiğimiz yere ait olamayız, geride bıraktığımız yere ise artık geri dönemeyiz. İki eşiğin arasında sıkışıp kalmanın, kendi sesine bile yabancı bir yankıyla irkilmenin adıdır bu. İşte ben, yazdığım her karakterde bu gurbet hissini arıyorum. Kendi toprağında sürgün olanların, kalabalıkların içinde kendi yalnızlığına çarpanların ve aidiyetini yitirmiş modern insanın izini sürüyorum. Çünkü biliyorum ki, edebiyat tam da bu yabancılaşmanın başladığı yerde bir sığınak arayışıdır ve benim peşini bırakmadığım o temel soru, aslında hepimizin içindeki o iyileşmeyen gurbet yarasını kurcalamaktadır.
Yazdığım onca hikâyenin, yarattığım bunca karakterin ve kurduğum tüm o kurmaca dünyaların tam kalbinde duran, beni her sabah masanın başına oturtup kelimelerin peşinden sürükleyen tek bir temel soru var: İnsan, kendi evinde nasıl gurbette kalır?
İşte ben, edebiyat yolculuğum boyunca hep bu gurbet hissinin, bu iki eşik arasında sıkışıp kalma halinin izini sürdüm. “Son Cennet” romanımda kaybettiğimiz o saf aidiyetlerin ve sığınaklarımızın peşine düşerken; “Ayrılığın Rengi Hüzün” ve “Masal Avcısı” kitaplarımda coğrafyalar, kültürler ve insanlar arasında açılan o uçurumları, yani yabancılaşmanın o soğuk yüzünü anlattım. Karakterlerim hep bir gurbetin, hep bir yersiz-yurtsuzluğun sızısıyla nefes aldı. Hatta düz yazının sınırlarını aşıp kalbimin sesini dizelere döktüğüm “Aşklar Daha Ölmedi” şiir kitabımda bile, modern dünyanın insanı aşktan ve kendi hakikatinden nasıl kopardığını, yani en rafine yabancılaşmayı şiirin o kırılgan diliyle haykırdım.
Benim için yazmak, bu yabancılaşmaya karşı bir direnme biçimidir. Gerek romanlarımda gerek şiirlerimde ve diğer tüm hikayelerimde hep bu yarayı kurcaladım. Çünkü biliyorum ki, edebiyat tam da bu yabancılaşmanın başladığı yerde bir sığınak arayışıdır. Ve benim peşini bırakmadığım o temel soru, aslında hepimizin içindeki o iyileşmeyen ortak gurbet yarasını fısıldamaktadır.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Orhan ARAS
- Iğdır’da doğup büyüyen ve daha sonra Almanya’ya göç ederek yaşamını orada sürdüren bir akademisyen, şair ve yazardır.
- Edebi kariyeri boyunca roman, şiir, deneme ve araştırma türünde çok sayıda kitap kaleme alan yazar, özellikle Kurban Said üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.
- Yazar, dünya klasikleri arasında yer alan Ali ve Nino romanının ardındaki gizemli yazar Kurban Said (diğer adıyla Esad Bey üzerine Berlin’de çok kapsamlı arşiv çalışmaları yürütmüştür.
- İnsan ruhunu ve kültürel yolculukları işlediği “Masal Avcısı”, “Son Cennet” ve “Ayrılığın Rengi Hüzün” gibi sevilen eserleri mevcuttur.
- Doğu ve Batı dünyasının önemli şahsiyetlerini lirik bir dille kaleme aldığı “Kaşgar’dan Berlin’e Portreler ve Kitaplar” adlı incelemesi geniş bir coğrafyanın kültürel haritasını çıkarır.
- Almanya’da göçmen işçilerin ve Türk toplumunun haklarını savunan sendikal faaliyetlerde aktif rol alarak Türk kültürünün Avrupa’daki sesi olmuştur.
- Hem Alman Yazarlar Birliği hem de Azerbaycan Yazarlar Birliği onur üyesi olarak, Avrupa ile Kafkasya/Anadolu arasında kalıcı bir edebiyat köprüsü kurmuştur.

Son Yorumlar