Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Bazı insanlar özeldir. Bizden farklıdır. İçlerinde, dışarı çıkmak için çırpınan, göğüs kafesine ve kafatasına çarparak taşmak isteyen duygular, düşünceler vardır. Bu kişiler gittikçe basıncı biriken ve düzenli olarak içlerindekileri dışarı vurmazlarsa topluma katkı sağlamak şöyle dursun, tehdit de üretebilecek potansiyel manyaklardır. Neyse ki insanoğlu sanat diye bir şey icat ederek bu potansiyeli ürüne dönüştürmenin bir yolunu bulmuş. Resim, müzik, dans, sinema, edebiyat yoluyla bu basınç tahliye edilir, dünya da söz konusu manyakların yarattıkları huzursuzluk ve kaosun telafisi olarak sanat eserleriyle teselli bulur.
Hani Sait Faik’in “yazmasam deli olacaktım” dediği noktadan bahsediyorum. Yani kabaca ifade edersek, bu rahatsızların eser verenlerine sanatçı, vermeyenlere düz manyak diyebiliriz. Böyle kişilerin üstüne gitmeyin lütfen, ellerine bir kalem verip uzaklaşın, bir dost tavsiyesi.
Ben işte bu kişilerden biri değilim. Sanatla uğraşanların yarısından çoğu da benim gibidir tahmin ediyorum. Biz içimizde kabaran duygu ve düşünceleri uygun bir kalıba dökerek üretim yapanlar değil, üretim yapmak için ruhunda ve zihninde köşe bucak, müflis tüccarın veresiye defteri kurcalaması gibi mesele arayanlar takımındanız.
Ben de işte nacizane, canım yazmak istediğinde yazacağım nesneyi masanın üstünde, sehpanın altında, kolay ulaşılabilecek yerlerde bulurum bazen. Bazen de saklanır lanet olası konu, arasam tarasam, evimi yurdumu elekten geçirsem dişe dokunur bir şey kalmaz masamın üstünde. O zaman işte, ilk gruptaki, meselesi olan yazarlara özenirim, kıskanırım onları. Ve onlara manyak falan diyerek gözyaşları içinde yazı masamdan kalkarım.
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan hala da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
Yazmak çerçevesi belli, tematik bir proje halini aldığında keşfetmenin, gizemin, açıklanamaz olanın lezzetini kaybeder. Dolayısıyla yazmak benim için net cevaplardan uzak durmakla, bir yanıtı içine bir soru gizleyerek sabote etmek ve varlığın statik yanına meydan okumakla alakalıdır.
Yine de geçmişte yazdıklarıma baktığım ve bunları okuyan son derece seçkin (yani sayıca pek az) kişiyle bunlardan bahsetme mesaisinden kaçamadığım anlarda, yazdıklarımda bazı örüntüler, tekrar eden temalar görmek zor değil. Bunlar birey-toplum, doğu-batı, modernizm-geleneksellik çatışması olarak özetlenebilir. Ama şimdi, tüm o büyük Türk edebiyatı da zaten bu meseleler etrafında kümelenmiş değil midir?
Benim bu diğer yazarlardan ve onların birbirinden ne farkı var? Gerçekçilik, mizah, kurgunun kompleksiliği, oyunculluk, kötülük ve olumsuz tiplerin metindeki oranı, klişeler, büyük ve küçük klişeler, bizi kliklere dahil eden, sıradan okuru bize çeken ya da iten, dna zincirindeki moleküller gibi yapıtaşımız olan klişeler. Klişelerle flörtün dozu. Elimizi tutmasına mı izin veriyoruz klişelerin yoksa nikaha kadar yürüyor muyuz birlikte? Kelimede, cümlede, konuda, karakterlerde, çıkıntılık ve meydan okumalarda bile soru, klişelerden beri olmak değildir. Hangi klişeleri, ne kadar kullanacağımızdır. Aynı nadide, üstü örümcek ağı bağlamış antika kelimeyi aynı kliklerin bunca sık kullanması mesela, masonik bir şifreden farklı mıdır?
Benim temel sorum da belki bu, bilmiyorum. Birey olmaktan yazmaya kadar, kendimi evrende var ederken klişelerden ne kadar arınabilirim, ne kadar ileri gidebilirim, onları ne kadar amacıma uygun kullanabilirim? Bu da herhalde ben kimim sorusu kadar klişe bir soru. Amacımsa ilginç, okuma zevki veren, talep edenin düşünsel derinlik bulabileceği, etmeyenin entelektüel söylev tokatlarından esirgeneceği eli yüzü düzgün kitaplar yazmak. Söyleşi için teşekkür eder, buraya kadar gelmeyi başaran azimli okura saygılarımı sunarım.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Selman DİNLER
- Bir kamu kurumunda Kimya mühendisi.
- İlk kitabı Alelade Felaketler’de öyküler var.
- İkincisi Horolojist, bir roman.
- Metinlerarası Yayıncılıktan çıktı ikisi de.
- Bunun dışında Oggito, Notos, Hece Öykü, İshak, Parşömen, Hisdüşüm, Yeniden Sesimiz gibi çeşitli dergilerde öykü, inceleme ve eleştiri yazıları çıktı.
- Gençlik yıllarında roman, kişisel gelişim gibi türlerde İngilizceden Türkçeye kitap çevirileri yaptı.
- Sakarya’da ikamet ediyor.
- Her ay toplanıp bir kitap konuşulan Logos Edebiyat isimli bir grubun üyesi.

Son Yorumlar