Yazmak, çoğu zaman içe doğru yapılan uzun bir yolculuğun dış dünyada bıraktığı izdir. Her yazar kendi sessizliğinden, kendi karanlığından ve kendi hakikatinden yola çıkar; zamanla bunlardan bir dünya kurar. İçten Kozmosa, yazarların bu yaratım serüvenine iki soru eşliğinde yaklaşmayı amaçlıyor. Çünkü bazen bir yazarı anlamak için bütün kitaplarını okumak yerine, doğru iki soruyu sormak yeterlidir.
“Kendimi, ‘İflah olmaz bir güzel dünya hayalcisi’ olarak
tanımlıyorum ve hikâyelerin o güzel dünyaya erişmek için
olmazsa olmaz olduğuna inanıyorum.”
İç dünyanızdaki duygu ve düşünceleri özgün bir anlatı evrenine dönüştüren yazarlık yolculuğunuz nasıl şekillendi?
Yazma arzusu insanı tuhaf bir şekilde sarıp sarmalayan, hiç boş bırakmayıp kendisine ve çevresine sürekli farklı bir gözle, olabildiğince derinden bakmasını sağlayan bir duygu. Bu duyguyu ilk defa yedi yaşımda okuma-yazmayı öğrendiğimde tatmıştım; demek kendimi ifade etmenin böyle bir yolu vardı, hem kendi kendime kelimelerle uğraşmak hem de onlar üzerinden başkalarıyla köprüler kurmak mümkündü. Çekingen, hülyalı, çata çat konuşmalardan kaçınan bir kız çocuğu için büyülü bir dünyanın kapılarını aralamıştım! Sonra gelsin küçük notlar, mektuplar, günlükler, bazen sevinç bazen kırgınlık hikâyeleri… Bolca okuma, durup yazma, sonra yine okuma, yazma, silme, tekrar yazma… Bu döngülerle sürüp giden bir yolculuktur başladı.
Yaşım ilerledikçe yazı; kendimi tanıma, diplerde olup bitenleri keşfetme, acımasızca akıp giden hayatın açtığı yaraları sarma, varoluş denen muammayı anlama ve bunca kötülüğe karşı umudu koruma çabalarımın en önemli aracı oldu. Yaşadıklarımdan, okuduklarımdan ve hayal ettiklerimden süzülenlere, kalbime sığmayıp taşanlara güzel kelimeler giydirip sahneye çıkarmaya başladım onları. İlk zamanlar gizli saklı tuttuklarımı başka insanlarla paylaşmaya başlayınca anladım ki yazdıklarım okundukları zaman okura da ait olup onun zihni ve kalbiyle yepyeni anlamlara bürünüyor, yeniden var oluyorlar. Bu, önceleri beni kaygılandırdıysa da sonra büyük bir merak ve heyecan duymaya başladım; yazdıklarım okundukça sonsuz yolculuklara çıkıyorlardı, bu nasıl da mucizevi bir serüvendi! Yazmak kadar okur-yazar ilişkisini de sevmeye başlamıştım.
Uzun yıllar hayatın diğer alanlarındaki uğraşlarla beraber yürüttüm yazmayı; iş güç, zorunluluklar… Sonra pek kıskanç bir sevgili olan yazı resti çekti: Ya hep ya hiç Şebnem Hanım… Tamam dedim, kendimi sana adıyorum o hâlde. Acı çekeceğim, sürekli yetersizlik duygusu içinde kıvranacağım, bazı geceler bir kelime için uykusuz kalacağım, aklım fikrim sende olacak ama yine biliyorum ki kendimi iliklerime kadar kanlı canlı hissedeceğim, o bıçak sırtı hazzı baş tacı edeceğim.
Sözün özü, okumak ve yazmak hayatımın merkezinde. Bitmek bilmez çetin bir yoldayım, bitmesin de…
Yazdığınız onca hikâye, karakter ve dünyanın merkezinde yer alan; hala da peşinden gitmeyi bırakmadığınız temel soru nedir?
İnsanlar eski çağlardan beri hikâye anlatmayı sevmiştir, diğer insanlarla bağ kurmanın en güzel ve etkili yollarından biridir bu. Ben de kendimi, ‘İflah olmaz bir güzel dünya hayalcisi’ olarak tanımlıyorum ve hikâyelerin o güzel dünyaya erişmek için olmazsa olmaz olduğuna inanıyorum.
Hayal ederken sorup duruyorum, neden olmasın? Neden, derinlerde gömülü olsa bile, her insanda olduğuna inandığım iyiyi ve güzeli arama arzusu açığa çıkarılmasın, gönül gözleri açılmasın, farklarımızdan çok benzerliklerimize sarılmayalım, yaralarımızı beraber iyileştirmeyelim?
Dert edindiğim, hikâyelerimde peşine düştüğüm sorular bunlar ve cevaplarına ulaşmak nasıl da zor! Olsun varsın, belki de asıl olan sormaya devam edebilmek… Devam ettikçe de insanların kırılgan, yaralı hâllerini, hayat karşısındaki savunmasızlıklarını, kuytuda köşede verdikleri mücadelelerini ve bütün bunlara rağmen terk etmedikleri umutlarını anlatırken buluyorum kendimi. Erkenden büyümek zorunda kalmış bir çocuk, öfkenin çıkarıldığı masum bir köpek, gençliğini özleyen geçkin bir afet, sohbete susamış yapayalnız bir amca, kırılan bir tabağın ya da karşı çıkılmayan babanın yarattığı utanç, tamirhane köşesinde kurulan hayaller, intikamın verdiği rahatsızlık, aşınmış ayakkabılar, boğazda kalan çilekler ya da yıllarca yenememiş kızarmış patatesler… Hepsi aynı soruyu soruyor:
Hikâyelerde birleşebiliriz, neden olmasın?
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Şebnem GÜRLER OAKMAN
- 1973’te Eskişehir’de doğmuştur.
- Hâlen, üniversite eğitimi için geldiği İstanbul’da yaşamaktadır.
- Endüstri Mühendisliği eğitiminin ardından uzun yıllar kurumsal hayatta yer almıştır.
- 2019 sonunda, iş hayatından ayrılıp çocukluğundan beri tutkusu olan edebiyata odaklanmıştır.
- Yayınlanmış iki öykü kitabı vardır: Kalbimden Kareler (2023) ve Benim Adım Ole (2024).
- Yazar aynı zamanda Panzehir Edebiyat ve Kültür-Sanat Dergisi yayın kurulu üyesidir.
- Panzehir Akademi çatısı altında, çalışma arkadaşlarıyla çeşitli edebiyat etkinlikleri düzenlemekte ve edebiyat severlerle bir araya gelmektedir.
- Öykü, deneme ve çevirileri çeşitli mecralarda yayınlanmaktadır.
- Evlidir.
- 23 yaşında bir oğlan ve 17 yaşında bir kız annesidir.
- Köpekleri ve kaplumbağaları da ailenin parçası olarak onlarla yaşamaktadır.

Son Yorumlar