Ne vakit adımlarım beni buraya taşısa karşı apartmana bakarım. Gözüm, ikinci katın camındaki “Kiralık Daire” yazısına dalar. Tabela geçen yazdan beri orada duruyor. Bir alt kata bakıyorum. Perdeler açık. Eşyalar yerli yerinde. Ya Haris Amca? Bıraktığımız yerde mi acaba?
Ölünce, bedenini kaldırırlar önce orta yerden. Bu ilk cenazedir. Sonra şahsi eşyalarını. Fakir fukaraya ölenin giysilerini, eşe dosta helvasını dağıtırlar. Tabağını, çanağını kaldırırlar masadan. En son duvardaki fotoğrafını indirirler mevtanın, çekmecelerden birine yerleştirmek üzere. Bu da ikinci cenazedir. İşte merhumu “nasıl bilirdiniz?” sorusunun asıl cevabı da bu çekmecelerde değil midir?
Babam öldüğünde cenazesini mahalledeki camiden kaldırıp defnettik. Lakin hatırası diriydi, bizimleydi. Aileydik sonuçta. Gömmedik ikinci cenazeyi. Annem, yirmi beşinde bulmuş, otuz beşinde ansızın kaybetti kendinden on yaş büyük babamı. Doyamadılar birbirlerine. Her gece aynı ritüeli tekrarladı durdu. Uyurken pijamalarını koklardı babamın. Uyanınca, katlar, yerine kaldırırdı, gün bitince yeniden kollarına almak için. Yalnızca tütün tabakasını çıkarmadı çekmeceden. Annemin kokuya hassas burnu, evde yokken içilmiş sigarayı anlardı hemen. Öğretmen edasıyla babamın kulağını çekmezdi belki. Fakat kulağına küpe olsun diye tek kaşını kaldırıp şöyle bir etrafı süzer ve
“Yine yapmışsın yapacağını Salim Efendi!” diyerek asık bir yüzle suskunluk orucu tutardı.
Babam ise utanır, yanakları kızarırdı. “Söz Ayten, bu son. İnan ki.” Beklediği karşılığı bulamayınca öne düşerdi başı.
“O vakitler babanın mahzunluğunu pek anlayamamışım, sigaraya yormuşum hep.” derdi annem. Galiba haklıydı. Zira onun yufka yüreğini bilen ve ara sıra bize çay, kahve içmeye gelen arkadaşları, meğer kendilerini acındırıp annemden gizli, borç para alırlarmış rahmetliden. Ölen mezara giriyor da sırrı yaşıyor demek ki. Bir tevafukla beraber gömüldüğü yerden çıkıp geliveriyor işte karşımıza. Buna ihtimal vermemiş olacak ki anneme bir türlü itiraf edememiş babam. O da azalan gelirimizden, çelişkili sözlerinden şüphelenmişse de konduramamış eşine. Ev sahibi yüzünden paraya sıkışınca -ne yalan söyleyeyim- gizlice borç verdiği için şükran bile duyduk babama. Şimdi düşünüyorum da rahmetli, ödenmeyen borçlara mı efkarlanıp tellendiriyordu acaba?
Öldüğü güne kadar sigara kokusu yüzünden ikisinin de küsme ve barışma döngüleri hep tekrar etti. Babam her seferinde tutamadığı sözler verdi. Annemse sessizliğiyle babamın cezasını kesti. Sormaya çekinir, kendi kendime düşünürdüm ara sıra. Annem sigara yüzünden babama neden bu kadar sert tepki gösteriyor diye. Komşumuz Şermin Teyze de aynı soruyu sordu anneme. Mutfakta su içecektim. Elimdeki bardağı bırakıp salona yöneldim.Annemin sözlerine kulak kabarttım. “Yaşamayan bilmez Şermin. Babamı akciğer kanserinden kaybettim. Daha on üçündeydim. Çok severdim onu. O da beni severdi. Annem hep uyarırdı babamı. “Yapma bey. Gel bırak şu zıkkımı. Günde iki paket. Canına yazık mı değil. Beni üç çocukla dul bırakma. Ne oldu sonra. Bıraktı gittii işte.” Velhasıl baba yokluğu kolay değil, çeken bilir. Babamdan sonra kocamı da sigara yüzünden kaybedemem ben. İnsan sevdiğine kıyar mı hiç. İsterim ki uzun yıllar başımızda dağ gibi dursun.” Gözümün dolduğunu hatırlıyorum. Hey gidi günler hey. Velhasıl akşam ezanı demek, bizim ailede yalnızca namaza çağrı değil, aynı zamanda benim sokaktan eve gelme ve annemle babamın da sofrada suskunluk oruçlarını açma vaktiydi.
***
Mutlu evler birbirinin aynısı mıdır bilmem ama saadet dolu yuvaların tutkalı, mutlu ailelerdir bence. Zira herkesi bir arada tutar, ölüm bile koparamaz o tutkunluğu. Biz de öyleydik işte. Tolstoy’un dediği mutlu evlere benziyordu yuvamız. Babam da hassas babalara… Zira halim selim insanlara mahsus bir ketumluk vardı mizacında. Gülümseyince kemikli yüzü aydınlanır, gözlerinde bal rengi hareler oluşurdu. Düşünceli olduğu zamanlarda ise sigaradan sararmış bıyıklarını oynardı. Çocuk aklımla o vakitler pek farkına varamamış olsam da yeni yeni idrak ediyorum. Ah babacığım! Aramızda bir gölge gibi dolaştığın kısacık yaşamında. Ne of derdin ne de hayatı bize zindan ederdin. Meğer içindeki kuyuya bırakırmışsın sinendeki ağırlıkları.
O gün işten eve erken dönmüş. Şaşılacak şeydi. Zira kolay kolay izin aldığı vâki değildi babamın. Öğrendim ki midesindeki ağrıdan duramamış. Onlar da istirahat için eve göndermişler. Üstü başı su gibi tere batmıştı gördüğümde.. “Üşüttüm de ondan. Dinlenince bir şeyim kalmaz.” demiş anneme. Nereden bilebilirdik ki o dinlenmenin sonsuza dek süreceğini. O vakitler yorgunluk nedir bilmezdik. Çocuktuk ne de olsa. Ele avuca sığmazdık. Lakin insan yaş alınca değil, babasını henüz on yaşında kaybedince anlıyormuş çocuklaşamadan olgunlaşmayı. Yere göğe sığamıyormuş insan, içinde kayalar koparken. En güzel zamanlarımmış, henüz büyümek zorunda olmadığım o yaşlar… Okul çıkışında mahalledeki boş arsada top oynardık arkadaşlarla. Babamın rahatsızlanıp eve geldiği gün de maç yapacaktık aramızda. Kaybeden takım, kazanana gazoz ısmarlayacaktı. Hem de Sami Abi’nın bakkalından. Tadı hâlâ damağımdadır. Nasıl da ferahlatırdı boğazımızdan serin serin akarken. Keşke babamın zamansız kaybına da iyi gelen bir gazoz olsaydı.
İşte olması gereken saatte kapının önünde babamın ayakkabılarını görünce afalladım. Elimdeki anahtarı vestiyere bırakıp salona yöneldim. Antreden itibaren burnuma nane limon kokusu doldu. Annemin mutfakta olduğunu anladım. Babama yaklaşınca bir tuhaflık sezdim. Sağ eli sol göğsünün üzerindeydi. Konuşmaya çalıştı. Sesi boğuk ve hırıltılıydı. Korktum. Geri geri çekildim. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Olanca gücümle haykırdım. “Anneee, babama bir şey oluyor. Koş!”
Bağırışım üzerine, salonun orta yerindeki çekyatta tepesinden aşağıya bir kova su dökülmüşçesine yığılmış babamın, göğe çekilmiş çivit mavisi gözlerini ve moraran dudaklarını görünce kulak zarımı yırtarcasına bir çığlık kopardı annem. Titriyordum. Hıçkırıklara boğuldum.
Defin sonrası herkes dağıldı. Annemle ben kaldık mezarın başında. O, hayat arkadaşının toprağını avuçladı. Ben de yanımda getirdiğim suyu boşalttım babacığımın kabrine .Sonraki gelişimizde çiçek tohumları serpti annem. Çiçekler babamın üstünde büyüdükçe “Salim” koyduk adlarını. Onlar yerini sevdi, biz toprağı sevdik babama dokunur gibi. Yedisinde mevlit okuttuk, kırkında helva kavurduk…
***
İnsanın yaşı ilerledikçe sanırım daha bir hasisleşiyor, dünyaya bağlılığı daha fazla artıyor. Bu bağlılığın nişânesi olarak da biriktirdikçe biriktiriyor. Hırs, tamah, mal, eşya… Hırsları ne kadar kalabalıklaşırsa cenazeleri de o denli yalnızlaşıyor. Haris Amca da babamın vefatından sonraki günlerde en babacan tavrıyla ana-oğul bizi teselli etmiş, “Hepimizin gideceği yer orası evlâdım. Çare yok.” demişti. Sonraki günlerde o güleç yüzü yavaş yavaş kayboldu. Hal hatır sormaları da. Lafı döndürüp dolaştırıp geçinmenin zor olduğuna getiriyordu. Bizi değil kendini kastettiğini anlamamız pek de uzun sürmedi.
Babamın kırkının çıkmasını zar zor beklemiş olacak ki akşamüzeri alacaklı gibi zile bastı durdu. Selâm faslına dahi girmeden tek nefeste hayat pahalılığından, kiranın yetmediğinden dem vurdu. “Biz de aynı durumdayız ne yapalım” diyen annemin üstüne yürüyerek önce gözlerini belertti. Ardından takma dişli ağzından tükürükler saça saça: peltek bir lisanla tehditler savurdu.
“Size yarına kadar mühlet. Kirayı verdiniz verdiniz yoksa pılınızı pırtınızı toplayıp çıkın gidin evimden!” Annem yumruğu sıkılı haldeydi. Çenesi titriyordu. Konuşmadan önce yutkundu. Çatallaşmış sesiyle esti gürledi. “El insaf Haris Efendi! Bunca yıl evinde oturduk. Bir kötülüğümüzü gördün mü? Salim ölünce bu ay bocaladık. İyilik başa kakılmaz lâkin evlâtların gelmedi de seni o kadar hastaneye taşıdı. Hadi bizim hatırımız yok, bari onun hatırına bize biraz mühlet tanı!” Duraksadı. Hacı takkesinin kenarından kafasını kaşıdı, sakalını sıvazladı.”Üç gün. Daha fazla yok. Yeter yahu!” diyerek kestirip attı. Yetmişlik birine göre bastonuna dayanıp çevik adımlarla oradan uzaklaştı. Arkasında kalan şaşkın bakışlarımızı umursamadan.
O akşam yemeğinde evden sanki cenaze çıkmışçasına elimiz ne kaşığa varıyordu ne de uzanıp ekmeği bölüyordu. Annem parmağındaki alyansı okşamayı bırakıp kendisine baktığımın farkında olmadan kaşığıyla durgun çorbayı karıştırarak girdap oluşturuyordu. Niçin böyle yaptığını pek kavrayamamıştım. Halbuki şimdi düşünüyorum da… Kim bilir belki de o girdapta baba yadigârı bir “kara gün” dostu arıyordu. Üç günde ev bulmak, hadi bulduk diyelim nakliye masrafını karşılamak kolay mıydı. Üçüncü günün sabahında ana-oğul ümidimizi yitirmiş, eşyalarımızın cebren evden atılması fikrine kendimizi hazırlıyorduk. Annemin parmağındaki yüzüğü yavaşça çıkardığını gördüm, tabii gözyaşlarını gizleme çabasını da.
O sırada ev telefonu çaldı. Annem bakıp bakmamakta tereddüt etti. Zira babamdan sonra arayanlar bıçak gibi kesilmişti. İçimdeki meraka yenik düşüp kaldırıverdim ahizeyi. Hakikaten kul sıkışmayınca Hızır imdada yetişmiyormuş. Arayan babamın arkadaşlarından Emin isimli birisiydi. Ahizeyi anneme uzattım ve yanına iyice sokulup dinlemeye başladım. O kendini tanıtırken annem hatırladığını söyledi.
“Ara sıra kahve içerdiniz bizde. Gurbet ellerin güzelliğinden bahsederdiniz Salim’e. Hatırladım. Epeydir göremeyince…”
Ahizenin ucundaki ses, duyduğum kadarıyla sık sık duraksayarak konuşuyordu. Tıpkı benim utandığım zamanlardaki gibi. Ne vakittir yurt dışında çalışıyormuş. Yeni dönmüş memlekete. Konuşma ilerledikçe sesindeki düşük tonun sebebi anlaşıldı. Meğer rahmetli babamdan aldığı borcu, epey bir vakit ödeyemediği için yüzü olmadığını falan anlattı. Ha deyince çıkıp gelinmiyormuş gâvur memleketinden. Annem bir süre düşündükten sonra parayı akşam üzeri alabileceğimizi söyledi. Emin Amca da babamın vefatından habersiz, “Salim Abi’ye selam söyle yenge!” diyerek kapattı. Şaşkınlıkla anneme baktım.
“Neden öldüğünü söylemedin anne?” Gözleri kederle bulutlandı. İç çekti.”Babanın sağlığında zemzemle yıkanmış gibi değil miydi ev sahibi olacak adam? Hatırlasana nasıl değişti. Ya bu arkadaşı vefatı öğrenip borcunu ödemekten vazgeçerse. Senet yok sepet yok. Nasıl ispat ederiz hakkımızı? Gelince kapı aralığından parayı alır, adamı da göndeririz.”
Dediği gibi yaptık. Annemin parayı Haris Amca’ya öyle bir fırlatışı vardı ki görülmeye değerdi. Yüzüne çarpan banknotların yere saçılmasına gönlü razı gelmemiş olacak ki bastonu bir kenara bıraktığı gibi belini tuta tuta paraları yerden topladı. Onları deste haline getirince bağrına bastı. Annem hışımla oradan ayrıldığı için bu şefkat dolu sahneyi göremedi. Bağıra çağıra söylenirken hâlâ sesi titriyordu. “Artık bu evde kalamayız. Bir an önce kiralık ev bulup çıkmalıyız. Benim iş bulmam şart.”
Annemin kararlılığı, o akşam yemek masasında bir fener gibi parlıyordu. “Bu evde kalamayız” demişti ya, sözü havada kalmadı. Ertesi sabah, mahallenin emlakçısı Hüseyin Abi’ye koştuk. Hüseyin Abi, babamın eski bir ahbabıydı; Sami Abi’nin bakkalından gazoz içtiğimiz günlerden tanırdı bizi. Annem, durumu anlatırken gözleri doldu, ama sesi titremedi. Hüseyin Abi, kalın kaşlarını kaldırıp bir süre düşündü, sonra çekmecesinden sararmış bir defter çıkardı.“Yenge, Salim’in hatırına size bir iyilik yapayım. Aşağı mahallede manifaturacı İsmail’in üst katında bir daire var. Küçük, ama temiz. Kirası da Haris Amca’nınkiyle hemen hemen aynı. İsmail, dürüst adamdır, sizi üzmez.” Annem, “Hadi gidelim, görelim” dedi. O gün öğleden sonra, ana-oğul, Bakkal Sami Amca’nın kamyonetine koyduğumuz eşyalarla yeni eve taşındık. Üç sefer gidip geldik. Daire, Hüseyin Abi’nin dediği gibi küçüktü; iki oda, bir mutfak, bir de ufacık balkonu vardı. Annem, ilk iş olarak babamın fotoğrafını duvara astı. “Burada da bizimlesin, Salim” dedi, parmaklarıyla çerçeveyi okşarken. Ben ise okuldan arta kalan zamanlarda mahallede iş aramaya başladım. Sami Abi, bakkalında yardım etmemi teklif etti. “Gazozları dizer, dükkânı süpürürsün, ufak ufak harçlık kazanırsın” dedi. Kabul ettim. İlk kazandığım parayla anneme bir eşarp aldım. Rengi, babamın sevdiği lacivertti. Annem eşarbı görünce önce gülümsedi, sonra gözleri doldu. “Baban da böyle yapardı, ufak tefek şeylerle gönlümü alırdı” dedi.Günler geçti, çiçekler gibi biz de yeni evimize alıştık. Annem, mahallede dikiş nakış işlerine başladı. Komşular, onun ince işçiliğini öve öve bitiremiyordu.
Annemin dikiş makinesi, yeni evimizin kalbi gibiydi. Sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar vızır vızır çalışır, o ses evin boşluğunu doldururdu. Makinenin ritmik tıkırtısı, sanki babamın eski radyo cızırtılarını andırır, bize bir nevi huzur verirdi. Annem, komşuların getirdiği kumaşları özenle keser, diker, bazen de eski elbiseleri yenilerdi. “Bu iş, elimde ekmek tutturdu” derdi gülümseyerek, ama gözlerinde hep bir burukluk taşırdı. Babamın yokluğu, her dikişin arasında, her iğne batışında bir gölge gibi peşindeydi. Mahallede hayat, eski evimizdeki gibi telaşlı değildi. Aşağı mahalle, daha sakin, daha mütevazıydı. Komşular birbirini tanır, kapılar çalınmadan açılır, bir tabak yemek paylaşılırdı. Sami Abi’nin bakkalında çalışırken, mahallenin nabzını tutardım. Kimin ne derdi var, kimin sevinci, hepsini öğrenirdim. Çocuk aklımla, bu küçük dünyanın içinde kendime bir yer bulmuştum. Gazoz kasalarını dizerken, bazen babamın sigara kokusunu hatırlardım. O koku, şimdi uzak bir anıydı, ama burnumun direğini sızlatırdı hâlâ.
Bir akşam, işten yorgun argın dönen annem, elinde bir tomar kumaşla geldi. “Sevim Abla’nın kızının nişanı varmış. En geç gelecek haftaya yetiştirmemi istediler.” Kumaşları masaya serdi, ölçüp biçmeye başladı. Ben de yanına oturdum, iplikleri ayırmasına yardım ettim. O sırada gözüm, babamın duvardaki fotoğrafına takıldı. Sanki bize bakıyor, gülümsüyordu. “Anne,” dedim, “babam şimdi burada olsa, ne yapardı sence?” Annem iğneyi kumaşa batırmayı bıraktı, bir an durdu. “Baban mı? O, herhalde şu kumaşlara bakar, ‘Ayten, bunlardan bana da bir gömlek dik’ derdi, sonra da gülerek kulağımı çeker, ‘Oğlum, sen de anana yardım et, tembellik yok!’ diye takılırdı.” İkimiz de güldük, ama gülüşümüz yarım kaldı. Sessizlik, yine o ağır gölgesini salona serdi. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Annemin dikiş işleri büyüdü; artık sadece komşulara değil, çevre mahallelerden de sipariş alıyordu. Bir gün, manifaturacı İsmail Amca, anneme bir teklif sundu. “Ayten Hanım, senin el işin dilden dile dolaşıyor. Gel, dükkânda bir köşe açalım. Sen dik, ben satayım. Ortak çalışalım.” Annem önce tereddüt etti. “Bilmem ki İsmail Bey, bu kadar yükün altından kalkabilir miyim?” dedi. Ama ben, gözlerindeki o kararlı parıltıyı gördüm. Babamın vefatından sonra ilk kez, annemin yüzünde umut dolu bir ışık belirmişti. “Deneyelim,” dedi sonunda. “Salim olsa, ‘Hadi Ayten, korkma, sen yaparsın’ derdi.”İsmail Amca’nın dükkânında annemin diktiği elbiseler, yemeni örtüler, çeyiz takımları bir bir satılmaya başladı. Mahalleli, “Ayten’in elleri altın” demeye başladı. Ben de okul çıkışı dükkâna uğrar, anneme yardım ederdim. Bazen, Sami Abi’nin bakkalından aldığım gazozları anneme götürürdüm. O, gazozu yudumlarken, “Babanın sevdiği gazozlar” der, gülümserdi. O anlarda, babamın ruhu bizimleymiş gibi hissederdim. Bu his hiç değişmedi. On sene geçti aradan. Babam görseydi kim bilir ne kadar gurur duyardı benimle oğlu Tıp Fakültesinde okuyor diye. Annemle ne kadar gurur duysa azdır. Babam gibi o da ailemizi hep bir arada tuttu sevgisiyle, azmiyle, dirayetiyle. Alyansı hâlâ parmağında. Her akşam babam için de masaya bir boş tabak koyar. Ölen onun bedeniydi, anıları, ruhu değil.
***
Ne vakit adımlarım beni buraya taşısa karşı apartmana bakarım. Gözüm ikinci kattaki “Kiralık Daire” yazısına dalar.
“İnsan çocukluğunun geçtiği evi unutamıyor değil mi?”
Başımı çevirdim. Konuşan Ekrem Amca’ydı. Yüzündeki çizgiler daha da derinleşmiş görmeyeli. Gözleri de hayli yorgun bakıyordu.
Utandım. Başımı salladım. Haris Amca’nın yaşlarındaydı. Bizden daha eskiydi onunla tanışıklığı.
“Size az çektirmedi. Başka kiracılara da. Ama onu da anlıyorum, kolay değil.”
Kafam karışmıştı. Bir mırıltı halinde ağzımdan dökülüverdi cümleler.
“Nasıl kolay değil?”
Soluklandı. Bankı işaret etti. Oturduk. Anlatmaya başladı:
“Oğulları, babalarının alın teriyle okudu, büyük şehirlere gitti. Kızları evlendi, uzaklara taşındı. Haris Amca, bir başına kaldı. Evet, evleri vardı, kiracıları vardı, ama ailesi? Onlar, bir mektup, bir telefon kadar uzaktı. Bayramlarda bile kapısını çalan olmazdı. Çocukları, ‘Baba, iş güç, vakit yok’ derdi. Haris de beklerdi, beklerdi, ama gelen olmazdı. Belki o yüzden, paraya sıkı sıkı sarıldı. Para, ona ihanet etmezdi çünkü. Ne evlat gibi uzaklaşır, ne de karısı gibi elden kayıp giderdi.”
Şimdi, Haris Amca’yı pencereden izlerken, o gri gölgenin içindeki çentikleri görüyordum. Bastonuna yaslanıp ağır ağır yürürken, sanki her adımda eski bir yara kanıyordu ve ben düşünmeden edemedim.
Belli ki Haris Amca da ikinci cenazeydi kendi evinde. İlkinde eşi ölmüştü. İkinci cenaze ise Haris Amca’ydı. O, yaşarken merhametini maziye defnetti, evlatları da babalarını yalnızlığa.
Elmas TUNÇ

Son Yorumlar