Cami avlusundaki çay ocağının önünde, hasır taburelere oturmuş yedi kişiydiler. Ben onlardan biraz ötede, ocağın yanındaki peykede oturuyor, konuşulanlara kulak misafiri oluyordum. Ortada alçak bir masa; masanın üstünde kırmızı beyaz çay tabakları, ince belli bardaklar, kıyıya itilmiş bir iki ıslak kaşık.
Ortası sigaradan sararmış beyaz bıyıklı olan, tırtıklı sesiyle sordu:
“Emminin durumu nasıl usta, daha iyicene mi?”
Doğrama ustası çayına şekeri atıp ağır ağır karıştırdı:
“Kritik. Aklı başında değil. Karnından hortumlar çıkıyor, torbalara kan geliyor. Doktoru, hazır olun dedi her şeye.”
“Allah’tan ümit kesilmez ama, incirden düşen iflah olmaz usta. Ben incirden düşüp de adamakıllı iyileşen görmedim. Ya ölür ya sakat kalır.”
İki elini bastonunun üstüne, çenesini de ellerinin üstüne koymuş uzunca sakallı ihtiyar, istasyonunu tam bulamamış bir radyo gibi dişlerinin arasından konuştu:
“Köyde bu incirin dallarını yal ateşine bile atmazdık. Yanan ateşi de söndürür. Bir pis duman çıkarır, beyaz zift gibi. Sonra kara bir duman, ama yanmaz adam gibi. Ateşe atsan bile derttir incir ağacı.”
Başında dantel fesi olan emekli bekçi, bardağını tabağa bıraktı:
“Ben bir kere incire çıktıydım, bacağım kadar dal çat dedi kırılıverdi. Zor kurtuldum düşmekten.”
Takım elbisesiyle, kravatıyla hâlâ eski ciddiyetini üstünde taşıyan emekli öğretmen parmağını kaldırdı:
“Dedem söylerdi biz küçükken: Sakın ha incire salıncak asmayın. Allah korusun, dalı çat diye kırılır, tepetaklak gidersiniz.”
Usta avucunu dizine sildi:
“Vallahi öyle. O sütü var ya sütü; eline yapışsa dert, kolay da çıkmaz.”
Cebinden mendil çıkarıp alnındaki teri silen ince sakallı, öksürüklü ihtiyar, önce boğazını katman katman temizler gibi öksürdü, sonra konuştu:
“Bizim oralarda ‘incir odunu gibi adam’ derler. Bir işe yaramayan, karışıverdiği işi de batıran adamlar için. Adam bir iş tutamaz, sebat edemez; bir işe koşsan onu da beceremez, daha beter eder. Yok hesabındadır ‘incir odunu gibi adam’ dediğin. Hatta yoktan da beter.”
Ustanın çayı önünde duruyordu. Şekerini atalı hayli olmuştu; bir yudum bile içmemişti.
Sararmış bıyıklı olan lafa girdi:
“‘Ocağına incir ağacı dikmek’ derler. Niye derler bunu? Çok acayip kökleri olur. Duvar dinlemez, taş dinlemez; yayılır da yayılır, parçalar orayı burayı. İnciri kessen bile kökü durmaz. Uzar gider, adamın evini oynatır yerinden.”
Öksürüklü ihtiyar başını salladı:
“Bizim köyde hayvan damının tabanını kaldırıp da oradan çıkmıştı. Bütün tabanı söktük, toprağı kazdık, illallah dedirttiydi bize. Rahmetli babam mazot döktüydü de yine bana mısın demediydi.”
Usta şaştı:
“Neymiş dayı bu böyle. Ocağına çöküyor adamın yani. Vallahi bilmezdim.”
Emekli öğretmen, ders anlatır gibi söze karıştı:
“İsa peygamber inciri lanetlemiş. Bakmış ki meyvesi yok; sen bana meyve vermiyorsan, kimse de senden meyve yiyemesin, demiş.”
Emekli bekçi itiraz etti:
“Hocam, meyve mevsimi değilmiş o vakit. Ben öyle okumuştum.”
Bastonuna dayanan uzunca sakallı ihtiyar, biraz da kızarak girdi araya:
“Kâfirin kitabının yazdığı lafla caminin önünde ahkâm kesmeyin be. İncir de Allah’ın yarattığı bir ağaç. Ağaca lanet mi olur?”
Kimse cevap vermedi. Ocakta su fokurdadı.
Uzun ve sıska gövdesini bir o yana bir bu yana sallayarak sohbeti dinleyen saftirik, fırsat bulmuş gibi sordu:
“Usta, senin emmi niye incire çıktıydı?”
Usta hafifçe sırıtıp ötekilere göz kırparak döndü ona:
“Armut toplamaya çıkmıştı be oğlum.”
Masanın başında bir anda gevşeyen bir hava oldu; birkaç kişi güldü, birkaç kişi başını öne eğip omuzlarını silkti. Saftirik bozulduysa da gülümsemeyi bırakmadı.
“Usta be, incir gibi de meyve yok ama. Olsa da yesek.”
Bir an kimse bir şey demedi.
Sararmış bıyıklı olan, daha toplu bir hüküm verir gibi konuştu:
“Vettîni vezzeytûni. Kur’an’da incire de zeytine de yemin ediliyor. Bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim. İncil bozulmuş, tahrif edilmiş. Ne bilecen İsa’nın öyle deyip demediğini?”
Öksürüklü ihtiyar, yine boğazını temizledikten sonra devam etti:
“Vet tîni vez zeytûni. Ve tûri sînîn. Ve hâzâl beledil emîn. Lekad halaknâl insâne fî ahseni takvîm.”
“Amin,” deyiverdi saftirik.
“Yani?” diye sordu usta.
“Yanisi şu usta; Kur’an’da yeri var. İncir de zeytin de iyidir diyor.”
“İyidir tabii, incir güzeldir be. Bak dede de aynını diyor,” dedi saftirik.
Dantel fesli emekli bekçi çayından bir hüp çekti:
“Güzeldir tabii oğlum. Biz incire bir şey mi dedik? İncir iyidir. Olmuşu ayrı güzeldir, hamından reçel olur, o da ayrı güzel. Ama ağacından bir şey olmaz. Taşı, betonu bile parçalar kökleri. Evden uzak olsun da yine olsun.”
O sırada ezan başladı.
Hepsi birden azıcık doğruldu. Biri bastonunu aradı eliyle, biri bardağın dibinde kalmış çayı tek dikişte bitirdi, biri sigarasını tablanın kenarında ezdi. Az önce incirin kökünü, dalını konuşan adamlar ağır ağır cami kapısına doğru yürüdüler. Avluda, biraz önce edilmiş sözlerin tortusu kaldı.
Saftirik ustaya yetişti.
“Usta, emmine dua edek mi?”
Usta durmadı. Belki duymadı.
Ben en arkada kaldım. Avlu duvarının dibinde, taşların arasından bir incir fidanı çıkmıştı. Bir karış boy, üç yaprak. Kimse eğilip bakmadı.
Ben de eğilmedim. Onların arkasından yürüdüm.
Murat BEYAZYÜZ

Son Yorumlar