“Kul Hakları – Hukuk ve Adalet Tasavvuru İçin Deneme” (2017) kitabını dikkatle inceleyen bir okur, onun söylem düzeyinde “Kent Hakları” konularına başka düzeyde müdahale etmeyi amaçladığını fark edecektir. “Kul Hakları” kitabıyla, Batı kentine karşı “şehir” tasavvurunu öne çıkarmış ve Batı’nın “İnsan Hakları” tasavvuruna da radikal bir itiraz geliştirmiştim. Bu itiraz, İslâmî camianın İnsan Hakları teorisine teveccüh göstermesine de cevap niteliğindeydi. Şevket Kazan (Eski adalet ve çalışma bakanı, MSP), kaleme aldığı “Dünü Bugünü Doğusu ve Batısıyla İnsan Hakları” (1999) kitabında “Medine Vesikası” ile “Veda Hutbesi”nin Batı’nın ortaya koyduğu “insan hakları” beyannamelerinin öncülü olduğunu yazmıştı. İlginç şekilde pek çok İslâmcı yazar da “Veda Hutbesi”nin bir “insan hakları” metni olduğu yahut “insan hakları” teorisinin Hz. Peygamber’in “Medine inşasından” doğduğunu ifade etmekte ve “insan hakları” dernekleri kurmuş bulunmaktaydı. Bu düşünceye en basitinden şöyle itiraz ediyordum: Veda Hutbesi’nde “Arap’ın Arap olmayana, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvadadır” deniyordu. İnsan Hakları Teorisi (İHT) ise, “Bütün insanlar eşittir” ilkesiyle peygamberleri dahi “birey” olarak kategorize ediyor; dolayısıyla herkesi herkesle (erdemli-sabıkalı ayrımı yapmadan) eşitleyen bir görüşle toplum inşa etmeyi teklif ediyordu. Öte yandan (İHT) eksenli hak mücadelesi yapan Müslüman aydınların Veda Hutbesi’ndeki “kadın” tasavvuru hakkında çok da düşünmediği kanaatindeydim. Zira Veda Hutbesi’nde kadınlara kocaları karşısında iki “görev” verilmekteydi:
1) Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, yatağınıza sizden başka kimseyi almamaları ve hoşlanmadığınız insanları sizden izinsiz eve almamalarıdır;
2) Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerinin temin edilmesidir.
Dikkat edilirse birinci maddede kadınlara kocalarının izni olmadan eve misafir kabul etmemesi durumu düzenlenmişti. Bunun hukukî karşılığı, “Evin reisi kocadır” hükmüdür. İkinci maddede ise kocanın evin nafakasını karşılama yükümlülüğü düzenlenmiştir. İslâmcı aydınlar benim nazarımda Veda Hutbesi’ni (İHT)’nin öncülü saymakla büyük bir çelişkiye düşmekteydi. Bir taraftan Batı’nın “eşitlik” ideolojisini savunuyorlar ve bununla milliyetçiliğe karşı hukukî bir bariyer inşa etmeyi amaçlıyorlardı. Diğer taraftan ise Veda Hutbesi gibi anti-eşitlikçi, anti-bireyci bir metni (İHT)’nin dayanağı kılmanın anakronizmine yakalanıyorlardı. (İHT) üzerine eleştirilerim bunlardan ibaret de değildi. İslâmcılar (İHT)’yi kimlik siyaseti için araçlaştırmakta, dinî veya siyasî aktörlerin devlete veya topluma karşı şiddet eylemlerinin Batılı “hak” tasavvuru kapsamında cezalandırılmasına yönelik düzenlemeleri esas almaktaydı. Bu husus (İHT)’ne yönelik en temel eleştirilerimden biriydi. Sorduğum soru şuydu: Fail tedarik ettiği silahla bir okula/ibadethaneye/hastaneye/stadyuma giderek kitlesel katliam amaçlı eylem gerçekleştirip, ardından elindeki silahı bırakıp teslim olduğunda (İHT) faili nasıl cezalandıracaktır? AİHS hükümlerine göre idam cezası da kaldırıldığından, bu failin “yaşam hakkı” ve “mal ve mülk edinme hakkı” korunacağından (İHT), azınlığın çoğunluk üzerinde şiddet uygulamasını dolaylı olarak ödüllendirmiş olmaktaydı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına göre, hangi suçu işlerse işlesin hükümlünün ömür boyunca cezaevinde kalması “insanlık dışı muamele” sayıldığı için erdemsiz eylemcinin erdemli topluluğun “yaşam hakkını yok etmeye” karşı suçları “eylemcinin yaşam hakkı” ilkesiyle cezasız kalmaktaydı.
İslâmcıların “insan hakları” meselesini “şehir” tasavvuruyla ilişkilendirerek ele almasının çelişkilerini tefekkür ettikçe, bu hak tasavvurunun “kent hakları” ile ilişkili olabileceğini, ama “şehir hakları” ile kesinlikle irtibatlandırılamayacağını ileri süren bir dizi makale yayımlamaya başladım. Bu metinlerim Mazlum-Der camiasına bir şekilde ulaşmış olacak ki, 2017 ve 2018’de bu derneğin “İnsan Hakları Okulu”nda iki ayrı ders verdim. Mazlum-Der’in resmi internet sitesinde 2018’de verdiğim ders hakkında “Lütfi Bergen, ‘İnsan Hakları savunucusu olmak, acaba günümüzde artık doğru bir iş mi?’ sorusunu akıllara getirdi. Genç kuşak öğrencilerimiz kadar önceki kuşak için de enteresan bir ders oldu”* yorumu yapıldı. “Kul Hakları” kitabında bireyin devlete karşı haklarını muhafaza altına alan Batılı İnsan Hakları teorisinin İslâm’ın hak teorisiyle mutlak bir uzlaşmazlık içinde olduğunu ifade ediyordum. Düşünceme göre İslâmcı aydınlar “İnsan Hakları” savunucusu olmakla sekülerizme saplanmışlar ve İslâm’ın “hür kişi: ferd” varlığını “birey” ile takas etmişlerdi. Kaleme aldığım metinlerde “ferd” ile “birey”i ayırmaktaydım. Ferd, başka insanlarla “eşit” olmayan “biricik” varlığı işaret ediyordu. Her ferd, kendine verilmiş “emanetler” ile yaşamak konusunda “mesuliyet ahlâkı” ile hareket etmekle “mükellef” idi. Birey ise meselelere nefsî düzlemde bakıyor ve sadece “benim haklarım” düzleminde bir toplum tasarımını gözlüyordu. Ferd için bir arsada inşa edilecek binanın başkalarının manzara hakkını, güneş ışıklarına erişme hakkını ihlal etmesi mevzu bahis edilemezdi. Birey ise yasal koşullarını elde ettiği takdirde “göğü delen: gökdelen” inşa edebileceğini, bu yapının ortaya çıkaracağı iklim değişikliklerinin, trafik sıkışıklıklarının, manzara kapatmalarının, kentsel yoğunlaşmaların başkalarının hakkını ihlal etmek kapsamında sayılmayacağını ileri sürmekteydi. “Kul Hakları” kitabımda asıl muhatabım “Müslüman aydın” olduğundan onlara şöyle hitap ediyordum:
“İslâmî yaşantının temelinde hak mücadelesi değil emniyet ve hürriyet mücadelesi vardır. Haklar insanın azgın nefsinin talepleridir; emniyet ve hürriyet ise ontolojiktir. Bu ikili kavram haktan önce doğar. Hürriyet, hak mücadelesinin peşinde değildir. Ancak emin (emniyet-emanet) sahibi varlıklar hür kılınmıştır. Veda Hutbesi’nde hacca gelenlere öncelikle hak değil emniyet vurgusu yapıldığı hususu Müslüman aydınlarca değerlendirmeye alınmamaktadır. Veda Hutbesi, daha ilk paragrafında dini Allah’a has kıldıktan sonra dört temel konuda emniyet (iman, eman, emanet) telkin etmekte ve hak alanını bu emniyete dayanarak inşa etmektedir. Söz konusu dört temel emniyet konusu şehir, can, mal, namus hakkındadır. Bunlara akıl emniyeti de dahil edilmelidir. Zira İslâm dinde ve düşüncede zorlamayı reddetmektedir. Böylelikle makâsıd-ı hamse/zarurat-ı hamse olarak isimlendirilen beş emniyet (din, hayat, akıl, nesil ve mal) ikmal edilmiş olur.”
Geliştirdiğim yaklaşımla görünüşte “şehir hakları” olarak tasnif ettiğim ama gerçekte “negatif hak” olarak değerlendirilebilecek “dokunulmaz hak alanı çerçevesi” belirlemiş oldum. Manzara, Emniyet ve Mahremiyet, Yürüyüş Mesafesi, Otomobilsiz Şehir, Binek Hayvanı, Su-Ateş-Ot-Tuz’a Erişme, Ev-Bark Sahibi Olma, Komşuluk, Pazara Mal Sürme, Maişet Elde Etme, Gıdaya Erişme, Köy Kurma, Çok Boyutlu Güvenlik gibi başlıkları HAK kapsamında değerlendirdim. Ayrıca kimseye inanç/ibadet dayatılamayacağını, insanların dindarlıklarındaki eksikliklerin sorgulanamayacağını ifade ettim. İnsan-İnsan ilişkilerindeki suistimallerin ise “Kul Hakkı” ihlali oluşturacağına işaret ettim. Bu yaklaşım “Takva” kavramını “lâik” temelde anlamlandırmak anlamına da gelmekteydi. Zira muttakiliği, kul hakları ihlallerine bağlamıştım.
“Takva kavramını lâik temelde anlamlandırmak” ifademi Müslüman aydınlar “tartışmaya açık bir iddia” şeklinde değerlendirebilecektir. “Kul Hakları” kitabımda “sekülerlik” ile “lâikliği” ayrıştıran bir dil kullandım ve İslâmcı aydınların hak taleplerini Batı’dan devşirdikleri (İHT)’ne uyumlulaştırarak sekülerleştiklerini ileri sürdüm. Benim lâiklikten anladığım şey Batı’dan gelen lâisizmden (dinin kamusal alandan tasfiyesi, devletin dini düzenleme/denetleme yetkisi) kategorik olarak farklılık arz ediyor. Öncelikle “lâiklik” ile “lâisizm” kavramlarını birbirinden ayırıyorum ve Türkiye’deki lâiklik politikalarını “lâisizm” olarak tanımlıyorum. Benim tanımlamamda “lâiklik”, Devlet’in Din’e ve dindarlara müdahale etmemesi olduğu gibi, Din’in de Devlet’e ve Toplum’a zorlamada bulunmaması anlamına geliyor. Bu, iki yönlü bir negatif özgürlük alanı tanımıdır. Diğer ifadeyle lâiklik bir “dinsizleştirme ilkesi” değil, bir sınır/dokunulmazlık ilkesi getiriyor. Dolayısıyla “Kul Hakları” kitabındaki “beş emniyet” vurgusunun hedefi olan “dokunulmaz hak alanı” mantığının bir sonucu olarak varlık kazanıyor. Bir bakıma “Kul Hakları” kitabı uzun süre işlediğim “şehir teorisi”nden hareket etse de paradigmamı hukuk teorisine ve hukuk teorisi ise vahiy merkezli ontolojiye yönelişi temsil ediyor. Modern Batı’nın en dokunulmaz kavramlarından biri olan (İHT)’ni hedef alarak hem İslâmcıların hem de çoğu milliyetçi aydının kendi ideolojileriyle çarpık ilişkilerini de ifşa edilmiş oluyor. Bu noktada lâiklik tanımımın bir “tekelsizlik” ilkesine dayandığı da ifade edilebilir. Ne Din, Devlet’i tekeline alabilir, ne de Devlet, Din’e ve dindara müdahale edebilir. Bununla Ziya Gökalp’in ve bazı Türkçülerin “reform” arayışlarına da itiraz etmiş oluyorum.
Öte yandan “Kul Hakları” kitabı hak teorisini ters çevirerek yeni bir “hukuk ve adalet tasavvuru” ortaya koyma çabası olarak da okunmalıdır. Modern hukuk, “haklarım olduğu için güvendeyim” yaklaşımı geliştirmiştir. Oysa “Kul Hakları” kitabında “Hak, emniyetten doğmaktadır.” Yani bu kitabımda “fertlerin emniyeti sağlanmalıdır ki, onlar da sahip oldukları emanetlerine dayanan haklarını kullanabilsin” tezi işleniyor. Kitapta yaptığım şey, “Birey” yerine “Ferd”, “Hak” yerine “Emniyet”, “Eşitlik” yerine “Takva” ve “Mesuliyet” kavramlarını merkeze alan alternatif bir çerçeve sunmak idi. Kitaplarımı okuyanlar erken dönemden beri “eşitlik” kavramı yerine “denklik=küfüv” kavramını esas aldığımı bilmektedir. “Kul Hakları” kitabı bu kavramsal zemini yeniden ve bu kez “emniyet” esaslı bir yaklaşımla düzenliyor. 2017’de kaleme aldığım bu kitap ilerideki pek çok kitabımın “düşünce kökü” olarak önemli görülmelidir. Zira, takvayı “çok ibadet eden” anlamında değil, “başkalarının emniyet alanına tecavüz etmeyen” olarak ele almakla “heterarşik toplum” modellemesi için de kapı açmış olduğumu düşünüyorum. Takva, geliştirdiğim kavramsal muhtevayla “kişisel dindarlık” olmaktan çıkıp, “kamusal ahlâk” değerlerine taşınıyor. Böylece “fazıl toplum”a işaret eden metinlerim Töre’nin ilkelerini “negatif hak ve özgürlükler” olarak içselleştirerek “yürüyen erdemli şehir” fikrine doğru tekâmül edebildi. “Seyir defterim” bağlamında şunu söyleyebilirim artık: her yeni aşamam bir öncekini terk etmek yerine onu genişletmeyi amaçlayarak gerçekleşti. (Ve gerçekleşiyor).
Lütfi BERGEN
* https://www.mazlumder.org/iho-ders-notlari-lutfi-bergen-13384

Son Yorumlar