Sana Pisagor’dan söz edecektim fakat dedem öldü bugün. Ne saçlarımda elleri ne de yanağımda dudakları vardı. Hissettiğim hiçlikti sadece. Bir insanın hiç kimseyken hiç olmasının bir manası yoksa eğer onun için ağlayan insanları anlama çabam da boşunaydı. Oysa içinde olduğum çember beni sıkıştırıyordu. Üzülmem gereken bir yerde yine ayrıksı ve vicdansızdım. Sadece üzerime düşeni yaptım. Çay dağıttım insanlara. Çay iyidir. İyileştirici ve birleştirici bir tarafı var. Orada çay içerek iyileşen ve birleşen insanları seyrettim. Yuvarlanarak bütünleşiyorlardı. Kocaman kırçıllı bir yumak gibi birbirlerini sarıyor, birbirlerinin yalanlarını kucaklıyor, ikna olamadıkları, ikna olmak için üzerine düşünmedikleri inançlarına sarılıyorlardı. Ve bildim işte, biz böyle kalacaktık. Bir ayağımız hep ham çarık kıl çorapta, öteki uzay çağında. Ve bildim en eskilerden şimdiye nasıl da büyüyor otantizm. Nasıl da sadığız yalanlarımıza. Nasıl da bir sır gibi saklıyoruz ikiyüzlülüğümüzü. Nasıl da mutsuz nasıl da mutluyuz. Nasıl da kalabalık nasıl da yalnızız. Orada, o yumak büyüdükçe ben kendi içimde bir mezar kazdım. Kimse görmüyordu. İçimde ayağa kalktım, yürüdüm. Saçlarım omuzlarımdan aşağıya dökülüyordu. İnsanın en çaresiz yeridir saçları. Yürüdüm, arkamda kocaman bir yumak duruyordu. Turuncu bir aleve benziyordu. Kazdığım mezara girdim. Yumak arkamdan seyrediyordu. Dışarıda kar yağıyordu, bütün sesleri yutarak. Dedemin sesi yoktu. Çocukluğumun sessizliği yoktu.
Sonra Pisagor’u düşündüm, kazdığım mezarın içinde. Üstünde kirli renkli bir kitonla yürüyordu. Ağır adımlarla eski bir kenti dolaşırken düşünüyordu. Bir demirci dükkânından korun turuncusu yansıyordu yola. Çekiç, örse vuruyordu. Pisagor düşünüyordu. Seslerin birbirine mesafesini düşünüyordu. Ben düşünüyordum. Dedemin sesinin benim sessizliğime mesafesini düşünüyordum. Dedem düşünüyordu. Yuvarlak turuncu şeyleri düşünüyordu. Bir demirci dükkânından korun turuncusu yansıyordu yola. Bir helikopterden turuncu portakallar düşüyordu yola. Korun turuncusuna bakıyordu Pisagor, çekiç ve örsten çıkan sesleri dinliyordu. Portakalın turuncusuna bakıyordu dedem, helikopterden yere düşen portakalların pat patlarını dinliyordu. Yumağın turuncusuna bakıyordum ben, dedemin sesiyle gömdüğüm sessizliğimi dinliyordum. Bütün seslerin birbirine bir mesafesi vardı. Dedemle Pisagor’un, dedemle benim, benimle senin seslerimiz birbirine çok önceden belirlenmiş bir mesafedeydi. İstesek de aynı şarkıyı söyleyemiyorduk. Uyumsuz, geçimsiz bir ezgiden keyif almaya çalışan ahmaklardık hepimiz.
Bütün bunları düşünürken, kazdığım mezarın içimdeki içinde, sessizliğin, yakınlığı imleyebileceğini fark ettim. Sessizlikte bir mesafe yoktu. Tam dibimizdeydi. Hepimizde aynıydı tonu. O zaman, dedim ki kendi kendime, uyumlu, geçimli bir sessizlikte var olabiliriz belki de. Anlatma çabasının anlamı alaşağı ettiği yerden sessizliğin anlayışıyla geçebiliriz birlikte. Bir arada olamamanın sessizliğini bir arada olmanın gürültüsüne yeğ edebiliriz. Yaşayarak yok etmektense düşünerek var edebiliriz bir ihtimali. Bu im bana bir kuvvet verdi, içine uzandığım çukurdan yavaşça çıktım fakat içimden çıkmadan yaptım bunu. Cevat’la okuduğumuz o eski dergilerden birisini aldım elime. Metin Göktepe’ye yazılan mektuplar bölümünü açtım. Birkaç kez okudum mektubu. Ardından derginin arka sayfasını çevirip basım yerine baktım. Cağaloğlu yazıyordu. Oraya gitmeliydim. Seninle yakınlaşmamızı sağlayan sessizliğimizin imini orada bir anıt haline getirebilirdim. Bunu yapmak istiyordum.
İçimden hiç çıkmadan yürümeye devam ettim. Cağaloğlu’na çıkan yokuşu tırmandıktan sonra, sese dönüşen tüm sessizliklerin telaşını görmeye başladım. Matbaa takırtıları, kâğıt hışırtıları, mürekkep kokusu içinden yükselen gürültülü seslere dönüşen o sessizliklere uzun uzun baktım. Koltuk altlarına sıkıştırdıkları dosyalarda sessizliklerini taşıyan şairlerin yanımdan yürüyüp gitmelerini izledim. Sıcak gazete tomarlarını kucaklayan küçük oğlanların neşelerini izledim. Sonra aradığım adrese vardığımı fark ettim, içeri girip mektupları yazan yazarı görmek istediğimi söyledim. Bir haftadır uğramıyor, dediler. Evinin adresini aldım, onları uyduruk bir hikâye anlatarak ikna edebilmiştim. O adamın evine gideceğim. Onu neden aradığımı, onun evinde ne işim olduğunu sana sonra anlatacağım. Şimdi içimden çıkmam gerekiyor.
Tam karşımda turuncu bir yumak durmuş bekliyor. Elimde çay bardaklarıyla insanların arasında dolaşıyorum. Pisagor’un taziyesini düşünüyorum. Genç bir çocuğun taziyeye gelen insanlara okumaları için Orfik metinler dağıttığını düşünüyorum. Pisagor’un aziz ruhuna. İnsanların arasında dolaşarak çay dağıtıyorum. Yumak büyümeye devam ediyor. Bütün turuncuların bir sesi olduğunu biliyorum. Bütün seslerin bir mesafesi olduğunu biliyorum. Seninle yakınlaşmamızı sağlayan sessizliğimizin imini nasıl bir anıt haline getirebileceğimi biliyorum. Sonra anlatacağım. Üç gün sonra, çünkü bugün dedem öldü.
Hicret BİRİK

Son Yorumlar