Yorucu geçen bir yaz gününün ardından akşam eve döndüğümüzde, tarladaki çalışma yorgunluğunu atmak için küçücük evimizin mavi dış kapısının yanındaki duvara yaslanarak oturdum. Küçük avlunun içerisinde tam da karşıma düşen taş duvarı izlemeye koyuldum. Komşu ile bizim aramızı sınırlayan bir çizgiydi bu. Muhtelif şekilli taşların aynı zamanda bir taş ustası olan ailemizin doksan üç yaşındaki ulu çınarı dedem tarafından terbiye edilip muntazam bir şekilde hizâya getirilmesi ve dizilmesiyle oluşmuştu bu duvar. Kendi başına buyruk bu kadar farklı şekillere sahip taşların hiç geçinemeyecek gibi görünmelerine rağmen, etten kemikten meydana gelmiş bir çift el mârifetiyle ve küçük bir balyoz kullanılarak, böyle düzgün bir yekpâre vücuda kavuşturulmaları içimde hep bir şaşkınlık ve saygı uyandırmıştır.
Tabii ki bu duvar da zamandan nasibini almış ve yaşlanmaya başlamıştı. Ne zaman yapıldığını tam bilemesem de taşların arasını dolduran harçlar zamanla aşınmış ve boşluklar oluşmuştu. Böylece düzgün duvar görüntüsü de bozulmaya yüz tutmuştu. Elinde görünmez bir zımpara ile dolaşan zaman bu duvarı da eskimeye ve pörsümeye zorluyordu. Harç yardımıyla örtülen taşların oyukları ve düzensiz kenarları açıkta kalıyordu artık. Toprak yatağından sökülüp de ne zaman ve nereden getirildiği belli olmayan, kimisi koyu renkli kimisi açık, kimisi damarlı kimisi de çizgili olan ve çeşitli desenler taşıyan bu taşlar, kendini daha da gösteriyordu.
Hava şartlarına yenik düşmeye başlayan üst sıralardan bazı taşlar yerinden oynamış, biraz bu tarafa bir miktar öte tarafa doğru kaymış, düzenden çıkmış ve göze batar bir hâl almıştı. Buna sebep olan sadece hava şartları da değildi muhtemelen. Ele geçen gündelik malzemelerin, çalı çırpının bazen hâne halkı tarafından bazen de komşu tarafından duvarın üstüne atılması da örselemişti onu.
Yorgun ve dalgın izlediğim bu sabit karede; oyuklardan birine bir örümceğin yuva yaptığını, bir kertenkelenin parlak ve kıvrak kuyruğuyla bir yarıktan görünüp öbüründe kaybolduğunu, birkaç eşek arısının yuva yapmak için duvar gövdesindeki mağaracıklara girip çıktığını izledim. Yer beğenemeyip uzaklaşan arıların ardından, yeşil ve acemi bir çekirge sıçradı ve bir duvar taşına kondu. Bahçeden biçtiğimiz yeşil yoncaların arasına karışan ve es kaza eve getirdiğimiz bu yeşil bacaklı, avluya istiflenmiş ot yığınından çıkıp zıpladığı bu taş duvarda, diğer sekişini nereye yapacağına karar verememişçesine, donuk bir şekilde öylece duruyordu.
Daha sonra, kara kazanda pekmez kaynatırken harlı alevlerden nâsibini almış bazı isli ve siyah taşlara kaydı gözlerim. Duvar dibinden geçerken bazen üstümüze de bulaşırdı bu duman lekeleri. Üstümüzü çırpınca da elimize bulaşırdı. Duman karası o taşların biraz ötesinde, iki taş arasından çıkan bir ot dikkatimi çekti. Tarlaya elimizle ekip, gübreleyip, sulayıp da filizlendiremediğimiz bazı tohumları düşündüm ve şu sıkışık yerden azimle sıyrılmaya çalışan bitkiye hayretle baktım. Kayalıklarda çıkan incir ağaçları aklıma geldi sonra. Bir tutam tuz miktarı kadar dahi toprağı yokken ve bir damla suyu bile kaygan yüzeyinde barındıramazken, o kaya sırtından kocaman incir ağacının ortaya çıkıp atılmasını düşününce, şu bizim emektar duvarda filizlenen otu biraz daha anlamlandırabildim.
Hayata tutunmaya çalışan mâlum bitkinin biraz aşağısındaki bir taşın yüzeyinde ise bir yara izi vardı. Bu yara taşın değil de semerine odun yüklenmiş attan çözülürken ona çarpıp yere düşen bir ardıcındı. Keskin taş yüzeyine çarpınca kabuğundan ve özünden orada bir parça bırakıp düşen ardıç odununun yarası.
Kısık gözlerim emektar duvar üzerinde gezinip durdu. Bu şekillerden, izlerden ve yaşanmışlıklardan anlamlar çıkarmaya çalıştım. Kafamdaki düşüncelerle duvar üzerindeki bazı yerleri eşleştirdim. Sıkıntımla oyuğun birisini, sevincimle parlak bir yüzeyi ve yerinden oynamış taşlarla da yaşamış olduğum hâdiselerin iç dünyamda oluşturduğu incinmeleri arkadaş eyledim. Bir duvar bile olsa onun da hayat karşısında yıkımlarının olduğunu, pürüzlü ve çetrefilli yollarının bulunduğunu, yanık taraflarını, karanlık oyuklarında belirsizliklerinin olduğunu düşündüm. Zaman içerisinde, zamanla beraber oluşan yaraları vardı. Her şeye rağmen umudunun olduğunun da gördüm, yeşertmeye çalıştığı bitkiye bakarak.
Sıva kabartılarının sırtıma battığı duvara yaslanıp da karşımdaki şu duvarı izleyince; bir duvarın anatomisi ile bir insanın yaşanmışlıkları arasında birçok benzerliğin olduğu kanaatine vardım.
Günlük hayatımıza tanıklık eden ve sessiz sedâsız yerinde öylece bekleyen bu emektarın gözüme görünen detaylarının, hayatımın ilerleyen zamanlarına da şâhitlik edip edemeyeceğini düşündüm. Meselâ şu köşedeki oturaklı taş, ben büyüyüp adam olunca da orada durur muydu? Şu ikisi arasındaki oyuk daha da artar mıydı bundan yirmi yıl sonra? Ardıcı yaralayan keskin kenarlı taş ne zaman körelmeye başlardı? Üst sıralardaki yerinden oynamış taşlar yere düşmeden benim gönlüm düşer miydi birisine ya da ben düşer miydim bir gönüle? Evliliğime de şâhitlik eder miydi acaba bu emektar? Çocuklarımız olur muydu ve oynarlar mıydı şu duvarın önünde? O zamana kadar yanmış taşların rengi açılır mıydı yoksa çocuklara da “sizi yaramazlar” diyerek, bulaştıracak bir duman karası saklar mıydı? Kısa menzil duvara karşı dalmış olduğum çok uzun menzilli hayallerin içerisinden, uyuşmuş ve karıncalanmaya başlayan sağ ayağım aldı çıkardı beni. Duvardan sırtıma batan çıkıntılar da acıma ile kaşınma arası bir hissiyatla eşlik etti buna.
Avludaki at, kendine özgü birtakım garip sesler çıkararak kuyruk ve kulakları yardımıyla da sineklere aman vermeden, yemyeşil otlara burnunu gömmüş vaziyette iştahla yiyordu. Ona bakınca ben de acıktığımı fark ettim. Küçük mutfak penceremizden yayılan, yağda kızarmış salça ve soğan kokusunu burnum hemen yakaladı. Muhtemelen akşam yemeğimizde mercimek köftesine katık olacaktı bu sos. Hayatın devam ettiği gerçeğini, mutfakta hazırlanan bir yemeğin kokusu nasılda işliyordu insana. Üstü güneş yanığı ve içi nasırlı ellerimle yerden destek alarak kalktım. Uyuşmuş olanı sakınarak diğer ayağımın üzerine yüklendim. Sırtımı şöyle bir elimin tersiyle silkeledim ve doğrudan salona açılan mavi kapıdan içeri girdim. Emektara son bir kere göz atıp kapıyı kapattım.
Hüseyin AVANDAĞ

Duvarın zamanla aşınan harcını, yerinden kayan taşlarını, yanık ve isli yüzeylerini anlatırken; sanki bir insanın da hayat karşısındaki incinmelerini, pürüzlü yollarını ve karanlıkta kalan belirsizliklerini adeta tarif etmişsin. Duvarın anatomisi ile insanın yaşanmışlıkları arasındaki benzerlik tespiti gerçekten dâhice olmuş.
Ama en güzeli, o sıkışık iki taş arasından azimle sıyrılıp hayat tutunmaya çalışan bitkiye dikkat çekmek harikaydı! Tarlada gübreyle yeşertemediğimiz tohumlarla, o küçücük duvarda filizlenen hayatı kıyaslayış muhteşem olmuş. O incir ağacı örneğiyle birleşince, umudun ve direnişin ne demek olduğunu duvarın gözünden bize çok güçlü bir şekilde göstermişsin. O ardıç yarasını bile nasıl da duygusal bir izlenime dönüştürmüşsün!
Her satırı bir alıntı olacak değerde.
Kalemine, yüreğine ve gönlüne sağlık.
Ali bey, Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim.
“Kafa ile kalem arasındaki mesafe,
kafa ile dil arasındaki mesafeden
daha uzun ve daha müşküldür.”
Franz Kafka