Korona Yolları Kesti ve Şuşa’ya Giden Ekmek

“Yalnızlığımın ötesinde bir yalnızlık var,” demiş Halil Cibran. “Deli, Ermiş ve İnsanoğlu İsa” gibi kitapların  yazarı Cibran, sevgiyi yalnızlık hüznüne derman olarak önermiş:

“Sevgi hem taç olur başa hem de sizi çarmıha gerer,” diye buyurmuş.

Koronalı günler başladı başlayalı yalnızlığımı yükleniyor, yollara vuruyorum kendimi. İstikamet hep aynı: Ren Nehri. Bu nehir benim denizim gibi. Ama soğuk ve kirli akıyor. Bu kadar yıldır ne o bana alıştı ne de ben ona… Bütün yılı bu yollarda geçirdim. Bahar geçti, yaz geçti anlamadım bile. Şimdi ise sonbahar… Dalından kopmuş sapsarı yapraklar yollarda benimle birlikte sürükleniyorlar. Kışa az kaldı. Son göçmen kuşlar da uçup gittiler. Artık tek tük kuş sesleri duyabiliyorum. Ben de aslında bir göçmen kuş gibiyim. Her baharda umutlarım artardı. Yaz gelir gelir gelmez uçup giderdim buralardan. İstanbul’un, Bakü’nün, Iğdır’ın tanıdık ve sıcak sokakları beni beklerdi. Oralarda gülümseyen yüzler görürdüm, ellerimi ısıtan elleri tutardım. İçimi ısıtan gözlere bakardım. Tam bir yıldır ne ellerim ısındı, ne de gönlüm…

Yolda yürürken hep gölgeli kaldırımları seçiyorum. Güneşin ışığı bile bana Türkiye’yi hatırlatıyor ve hüzün veriyor. Sağımdan solumdan geçen insanlar gülmeyi bile unutmuşlar. Belki gülüyorlar ben göremiyorum. Çünkü maskelerin arkasında bütün gülüşler, öfkeler ve her insana göre değişen insani ifadeler kaybolup gitmişler. Belki de insanlık utancından bir süre yüzünü örtmeli kimseye göstermemeliydi. Utanç maskeyle geri döndü. Hem utanç hem korku… Mavi, yeşil, ela, kara gözlerde korkunun ve bıkkınlığın izlerini apaçık görebiliyorum. Hatta ürkekliğin de… Ben de doğrusu biraz ürküyordum.

Yabancı sokaklardan, yabancı insanlardan ve gurbetin üzerime yüklediği hasretten korkuyordum. İnsan ürktüğü, korktuğu zaman hemen geçmişe veya bir yakınına sığınır. O anda sıcak bir el, sıcak bir bakış, sıcak bir gülüş arar. Ama ben her baktığım yerde soğukluk ve ürkeklikten başka bir şey göremiyorum. Acele yürüyen kadınlar, erkekler, duvarlarda sokak ressamlarının çizdikleri korkunç resimler, arada bir yoldan siren sesiyle geçen ambulanslar beni daha da korkutmaya başlıyor. Adımlarımı daha sert atmaya başlıyor ve hızlandıkça hızlanıyorum. Gidiyorum ama nereye varacağım, kimi göreceğim, kiminle konuşacağım onu da bilmiyorum. Rüzgâr, sokak, insanlar üzerime üzerime geliyorlar. Yan sokaktan bir köpek sesi duyuyor ve bakıyorum. Zavallı küçük köpek balkondan gökyüzüne bakarak habire havlıyor. O da belki  benim gibi özgür olmak istiyor. Kafamı sallayıp yoluma devam ediyorum.

Önce efsane ve komplo teorileri ile başlayan korona adım adım herkese yaklaştı. Sokakta gördüğüm her maskeli insan ensesinde koronanın nefesi var gibi ürkerek yürüyor.

Köyde seksen yaşlarındaki Ebulfez Amca yakalanmıştı hastalığa… Çok korktuk. Şükür ki atlattı. Ardından dayım Kenan, eşi, oğlu… Arkadaşlarım Efgan Ötgün, Gazanfer Türkoğlu, Galip Toğrul… Her gün kalbim çarparak aradım onları. Ama onlar da Ebulfez Amca gibi koronaya direndiler ve iyileştiler.

Ama iyileşmeyen bir şey var… O da hasret… Yurda, ocağa ve tanıdık yüzlere olan hasret bir türlü iyileşmiyor. Yüreğimin ucunda ince bir sızı… O sızı bazen bir aşka benziyor. Bazen de dönüşü olmayan bir ayrılığa… O sızı içinde hayallere dalıyorum. Yolculuklarımın hayaline…

Bir yıl bundan önce yurduma, gönlümün şehri İstanbul’a gitmiştim. Tarihi sokaklarında gezmiş, boğaza hayranlıkla bakmış, sokak satıcılarının sesleri arasında demli çayımı yudumlayarak içmiştim. Sonra doğduğum yerlere gitmiştim.

Akşamdı. Elektrikler kesikti. Sokaklar, binalar ağır ağır karanlığa gömülüyorlardı. Dükkanlarının önüne çıkmış esnaf birbiriyle çene çalıyordu. He rşey nedense soğuk ve uzaktı bana.

Bir taksiyle köyün yolunu tuttum. Taksici Melekli köyündendi ve oldukça da konuşkan biriydi. O anlatırken ben geçtiğimiz köylere bakıyor, geçen yıldan beri nelerin değişip nelerin değişmediğini gözlemlemeğe çalışıyordum. Aslında pek değişen bir şey yoktu. Belki değişmesi de gerekmiyordu. Ama dışarıda yaşayan biz Iğdır’lılar her gidişimizde bir mucize bekler gibi değişim bekliyorduk nedense.

Alkamer Köyü, köyden şehre dönüşmenin karmaşası içindeydi. Oba hep aynıydı. Köyün ortasındaki Ermeni Anıtı geçmişin acılarını her gelip geçene yeniden hatırlatıyor.  Kasımcan Köyü daha yeşil ve canlı görünmüştü gözüme. Sonra yüksek kavak ağaçları, ağaçların arasından kıvrılıp akan Kasımcan Arkı ve ilk göz ağrım, okulum!

Bu çayda kaç defa çimdik acaba? O vakitler bir deniz gibi büyük ve derin gelirdi bana. Hatta çimerken boğulacağız diye korkardık. Ya şimdi? Şimdi küçücük, kirli bir çaydı işte! Okul sessizdi ama kulaklarıma cıvıl cıvıl sesler geliyordu. Bu sesler benimle birlikte yıllar önce bu okulda okuyan, bu bahçede koşturan arkadaşlarımın çocuk sesleriydi. Şimdi kim bilir hayat onları nerelere atmıştı?

Boğazımda düğüm, gözlerimde nem köprüden geçip evin önüne ulaştık. Biliyordum ne annem vardı artık ne de babam. Kardeşlerim karşılayacaklardı beni. Öyle de oldu. Her birinde ayrı bir heyecan, ayrı bir sevinç vardı. Gözlerim babamı, annemi arıyordu.

Her geldiğimde önünde durdukları karaağaç burada, balkon burada, bahçe duvarı burada, kardeşlerim burada ama annemle babam yoktular! Artık onları bu bahçede, bu ağacın önünde, bu evin içinde asla göremeyeceğim. Hayat devam ettikçe ayrılıklar da, hasretler de,  gözyaşları da devam ediyordu.

Gece yatmak ne mümkün! İlk geceler hep  böyle olmadı mı? Bakışmalar, kısa gülüşler ve yorgun gözler! Temmuzun sıcağı iliklerimizi kaynatıyor. Esneye esneye yataklarımıza giriyoruz. Benim yorgun gözlerimde hâlâ yollar var. O yollarda akrabalardan, dostlardan izler duruyor.

Sabah, kulaklarımı okşayan tanıdık sesler duyunca yolları düşünmeyi bırakıyorum. Yurdumdayım. Bu hava, bu ses, bu koku ve şükür şükür… Son Rus Çarı İkinci Nikolay’ın ailesinden Rusya Grandüşesi Leonida biri bir kitap yazmış. İsmi, “Her Sabah Bir Lütuftur.” Kitapta bir ömür boyu süren acılar var. Ama buna rağmen derin bir tefekkür ve şükürle acılar ümitlere çevrilmiş.

Her sabah uyandığımda o kitabı ve kitabın adını hatırlarım. Her sabah bir lütuftur! Sabahlar hep böyle yurdumuzda mutluluk ve şükürlerle açılsın!

Köy benim için ne kadar gerçek görünse de hep bir masal dünyası olarak kaldı. 12-13 yaşıma kadar yaşadığım bu yerler hafızamda sislerin arkasında kalır gibi sırlı ve büyülü kaldı. Her yazımda, her konuşmamda o sırlardan, o büyülerden işaretler, renkler var.

Köye her gittiğimde bir kaç yer beni kendisine çeker. Biri mezarlıktır biri de babamın ağaçlar diktiği tarlalarımızdır. Mezarlıkta, köyde iken tanıdığım insanların hayallerini görür gibi olurum. Onların mezar taşlarına bakar, bir an olsa da onları anar, dua okurum. Tarlalarda da hep babamın izlerini ararım. Her köşede, her ağaçta onun nasırlı ellerinin izlerinin olduğundan eminim. O izler beni karşılar, bana “hoş geldin” der ve beni teselli eder.

Sonra köydeki kahveler… Her birinde biraz oturmak, tanıdıklarla küçük meseleler hakkında çene çalmak, arada bir geçmişi anmak, ölmüş gitmiş büyüklerimizin adı geçtikçe, “Allah rahmet etsin,” demek, insana o topraklardan olmanın, o topraklara geriye dönmenin, o toprakla kucaklaşmanın sıcaklığını ve sevincini yaşatıyor.

Nereye gitsem yönüm hep bu tozlu, kirli yollara dönüktür. Gerçeği de, hayali de, ümidi de, gözyaşlarını da hep burada aradım. Burası benim dünyaya gözlerimi açtığım yerdir. Belki de gözlerimi yumduğum yer de olacaktır. Ne olursa olsun, bu zarif ve haşmetli Ağrı Dağı’nın gölgesinde olmak bana huzur ve rahatlık veriyor.

Ama artık o kavuşma da, huzur da hepsi hayal gibi. Ben hâlâ o hayallerle bu yabancı sokaklarda yürüyorum. Kafamda sabit fikirler… Yüreğimde hasret… Gözlerim gazete başlıklarında… Yakında aşı çıkacakmış. İnsanlar yeniden eski günlerine dönecek, kucaklaşabileceklermiş… Ne güzel! Umutla giriyorum eve. Televizyondan bir muhabir Fuzuli’de bir askerle konuşuyor:

“Nereye gidiyorsunuz?”
“Şuşa’ya ekmek götürüyorum!”

Gülümsüyorum. Şuşa… Ekmek… Annem… Yurt kokusu… Korona korkusu, hasret unutuluyor bir anda… Her şey Şuşa’ya giden ekmekle güzelleşiyor. Oraya ekmek gidince hasret bitecek, barış gelecek biliyorum.

Orhan ARAS

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir