“Lâiklik Bağlamında Üç Türkçü Devrimci (Sultan Galiyev, Yusuf Akçura, Attila İlhan)” (2025) kitabımın merkezinde yer alan mesele, “lâiklik” meselesiydi. Kitabı kaleme alırken beni motive eden tespitim şuydu:
Türkiye teorik olarak ‘İslâmî Cumhuriyet’ olarak kurulmasına karşın ‘dışlayıcı lâiklik’ politikalarını uygulamasından kaynaklanan bir paradoksa yakalanmıştır. Türkiye’nin “İslâmî Cumhuriyet” olarak kurulmasının en önemli göstergesi, Karaman Türklerinin soyca Türk kökenli olmasına rağmen, salt Hristiyan dinini benimsemiş bulunmaları nedeniyle Yunanistan ile mübadele edilmesidir.
Vardığım bu düşünce pek çok yazarın da dile getirdiği bir husustu ve olgusal gerçekliğe dayanıyordu. Örneğin yeni kuşak akademisyenlerden Ramazan Erhan Güllü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda vatandaşlık kimliğinin “Müslüman” olmakla eşitlendiğini ifade etmekteydi:
“Misak-ı Millî’de Türklük ve Müslümanlık birarada vurgulandığı gibi, Lozan Antlaşması’nda da -özellikle azınlıklarla ilgili kararların belirlenmesinde- Türkiye azınlık tanımını sadece gayrimüslimlerle sınırlayarak Türklük tanımıyla Müslümanlığı aynı anlamda kullanmıştı. Millî devletin aslî unsurları, Türklükle eş anlamlı ifade edilen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Müslümanlardı (…) Cumhuriyet, kendi sınırları içerisinde var olan toplumu -resmî azınlıklar olrak gayrimüslimler hariç- Türk etnisitesi içinde kabul etmekteydi. Azınlıklar da vatandaşlık kavramı üzerinden yine ‘Türk’ olarak tanımlanmaktaydılar. Ancak etnisite olarak Türk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları olan Müslümanları tanımlamaktaydı.”
Kitabımda Türkiye’de dindar-lâik çatışmasının Cumhuriyet elitleri eliyle başlamadığı, Osmanlı toplum düzeninde lâikliğin zaten devlet sisteminde mündemiç olduğu, din-devlet çatışmasının ise gerçekte ‘toprak kavgası’ niteliği taşıdığı düşüncesini de işlemiştim. Vardığım bu tespitler, Devlet-Din çatışması olarak görünen kavganın gerçekte “sınıf çatışması” niteliği taşıdığını ifade etmekteydi. Bu konuda delilim, Kemal Karpat’ın “Yeni Orta Sınıflar ve Nakşibendiyye” başlıklı makalesiydi. Karpat’a göre Osmanlı toprakları içinde, miri arazilerin özel şahıslara geçmesi hükümetin kırsal kesim üzerindeki ekonomik nüfuzunu büyük ölçüde azalttı ve toplumun yeni sınıfların liderliği altında güç kazanmasını sağladı. Başta sûfîler olmak üzere popüler tarikatlar üyelerini arttırıp nüfuzlarını kentsel alanlara yaydıkça, toplum aşağıdan yukarıya doğru gelişen seferberliğin iktidar kaynağı haline geldi. Yeni düzenin kurulmasında din, işlevsel bir rol kazandı. İslâmcılık Sultan Abdülhamid’e sadece Tanzimat reformlarını korumasına izin vermekle kalmayıp aynı zamanda devletin İslâmî politika görünümü altında modernizasyon hareketini derinleştirmek ve kapsamını genişletmek imkanını sağladı. Toprakta özel mülkiyet geliştikçe tarımsal orta sınıf yükseldi. Bu ise yeni toplumsal düzeni tesis ederken, toprak sınıfını oluşturan Müslümanların modernleşmeyi talep etmelerini gerektirdi. Geleneği korumaktan bahseden Müslüman toprak sahipleri, yeni teknolojileri desteklemekteydi; gelişmiş demir sabanlar, yeni tahıl çeşitleri, demiryolu gibi ulaşım kolaylıkları, mühendis okulları tabanda meşruiyet kazanmıştı. Bunun sonucunda kentleşme, tarımda büyüme, yeni sanat ve mesleklerin ortaya çıkışı ve teknolojik ilerleme gerçekleşti ve 1860-1900 döneminde küçük bir “sosyal devrim” yarattı. Karpat’ın sûfîzm ile modernleşme arasında kurduğu birbirine bağlılık durumu, Osmanlı’da “Müslüman dindar” toplulukların “lâik birey” yetiştirmek konusunda Cumhuriyet kurucularını önceledikleri fikrini benimsememin yolunu açmıştı. Osmanlı aydınlarının “Batı’nın tekniğini alıp, ahlâkını almayacağız” formülü üzerinden toplum tasarımı geliştirmelerinin gerekçesi de Karpat’ın makalesinden hareketle izaha kavuşmuş olmaktaydı. Zira daha önce Devlet’in mülkü olan toprağı sahiplenen Müslüman halk, kazancını büyütmek ve sınıfsal varlığını pekiştirmek için toprağı “bilimsel olarak” işlemek ve elde ettiği mahsulü en kısa yoldan dünya pazarına sürmek zorundaydı. Bu ise onu modernleşmeci ve teknolojist kılmaktaydı. Müslüman toplum, artık ulema veya asker yetiştirmekten ibaret eğitim düşüncesini de terk etmek zorunda kaldığını görmüştü. Doktor, mühendis, mimar gibi personaya muhtaçtı. Bu ise Müslüman toplumda “lâik birey” talebi demekti. Lâikliği “ruhban olmamak” şeklinde tanımladığımızda, yeni toprak sınıfı olarak ortaya çıkan Müslüman burjuvazinin ihtiyacı olan personanın artık kendini “Din’e adaması” söz konusu edilemezdi. Ancak bu süreç uzun sürmemiştir. Osmanlı’da sadece Müslüman tebaa yoktu; Hristiyan tebaa da vardı. 1856’da Islahat Fermanı ile Hristiyanlara imtiyaz verilmişti. Abdülhamid 1876’da tahta çıktığı zaman, Müslüman tarımsal orta sınıf hem servetin hem de pragmatik modern eğitimin savunucusu olarak hareket etmekteydi. 1908’de II. Abdülhamit’e darbe yapıldı. 1912-1913 Balkan Savaşları ise Osmanlı’nın Balkan toprağından çıkarılması ile sonuçlandı. Ardından 1918’de Dünya Savaşı başladı; Müslüman tebaa Anadolu’ya göç etti. Anlaşılacağı üzere Osmanlı’nın çöküş döneminde “çift katmanlı sınıf savaşı” olarak yorumlanabilecektir. Birinci sınıf savaşı, Osmanlı’nın Müslüman tebaası içindeki yarılmadan kaynaklanmaktaydı. Eski sınıf (ulema, asker, bürokrat) yerine toprak mülkiyetine ulaşmış, dünya pazarına mal sürmeye başlamış yeni bir orta sınıf doğmuştu. İkinci sınıf savaşı ise Müslüman tebaa ile gayrımüslim tebaa arasındaki ekonomik/siyasi rekabetten doğmaktaydı. Eğer, Balkan Savaşları ve ardından II. Dünya Harbi gelmeseydi, Osmanlı’nın toprak sahibi Müslüman yeni sınıfı “lâik kadrolarla” devleti yeniden yapılandırmak ve Cumhuriyet’in yaptığı inkılâpların hemen tamamını yapmak konusunda öncülük yapacaktı. Kitabımda ileri sürdüğüm tez buydu. Ancak tezimi kanıtlamam gerekiyordu. Bunu ise Batıcı/Garbçı olarak bilinen aydınların görüşlerine giderek başarabilirdim.
Kılıçzâde Hakkı’nın “Pek Uyanık Bir Uyku” başlıklı yazısı, İslâmcı çevrelerde Cumhuriyet’in Lâisist İnkılâp Programı’nın kaynağı olarak gösteriliyordu. Oysa M. Şükrü Hanioğlu ile Peyami Safa’nın Kılıçzâde Hakkı’nın “inkılâp programı” hakkında yazdıklarını bütüncül olarak ele alınca, Garbçıların “inkılâp programı”nın “lâisist” karakter taşımadığı düşüncesine varacaktım.
Kılıçzâde bu makalesinde Devlet’in İslâm’ın toplumla ilişkili konularda yapacağı reformları şöyle tanzim etmişti: 1) Kaderciliğin önlenmesi, 2) Kadınların kıyafetlerinde serbestiyet (Kadınlar diledikleri tarz ve biçimde elbise giyebilecek, yalnız israf etmeyeceklerdir. Polisler, softalar kadınların elbiselerine, çarşaf ve peçelerine katiyen müdahalede bulunmayacaktır. Yollarda, vapurlarda, tramvay ve sair yerde hanımlara kemal-i ihtiramla yol vereceklerdir), 3) Tekke ve zaviyelerin ilgası, sahte şeyhlerin maaşlarının kesilmesi, 4) Medreselerin kaldırılması ve eğitimin modern mekteplerde ve darülfünunlarda verilmesi, 5) Sarık sarma ve cübbe giymenin yalnız ulemaya tahsis edilmesi (Tefsir ve hadis-i şerif ile sair ûlûm-u diniyeden bînasib bulunanlar kisve-i ilmiyeye has elbiseleri giyemeyecektir), 6) Evliyaları tazim etmenin yasaklanması, 7) Kur’an ve Hadislerin Türkçeleştirilmesi (Kur’an-ı azimüşşân ile beraber ehadis-i şerifenin sahihleri Türkçeye tercüme edilecek ve hutbeler Türkçe ve ihtiyac-ı asra göre irad edilecektir), 8) Hutbelerin değişmesi (Vaiz efendiler r halkın bugünkü lisanında nezih bir lisan ile idare-i kelâm edip halka adap ve erkân-ı feraiz ve sünnetten, vatanperverlikden, fezail-i sây-ü-âmelden, tasarrufdan, namuskârâne kazançdan, hüsn-i ahlâktan, yekdiğere uhuvvet ve muhabbetden, ittihad-ı İslâm’ın ehemmiyetinden bahusus-el-husus idad-ı kuvvetden bahsedecektir), 9) Mevcut elifbeyi Osmanî atılarak yerine Latin harfleri kabul edilecektir, 10) Evlenme ve boşanma şartları tamamıyla değiştirilecektir. Birden fazla kadınla evlenmek ve bir sözle (talak sözü ile) karı boşamak usulleri kalkacaktır, 11) Şer’î mahkemeler ilga edilecek ve nizamî mahkemeler ıslah edilecektir, 12) Müslümanlar arasında mezhep ayrılıkları giderilerek İttihad-ı İslâm kaziyyesinin husülü olan teşrî (kanun) çıkarılarak Birlik tesis edilecektir.
Kılıçzâde Hakkı’nın yukarıda sıraladığım tekliflerini okuyunca onun “inkılâp programı”nın “Din” ile ve “Dindarlık” ile çatışma amacı taşımadığı fikrine varmıştım. “İnkılâp programı”nın maddeleri, Mehmet Âkif ’in veya Nurettin Topçu’nun “Dindarlığı yeni bir etikle yeniden inşa etmek” anlamında yazdıklarından çok da farklı değildi. Esma Torun Çelik tarafından hazırlanan “Cumhuriyet Bir Gecede Mi Kuruldu? Modern Devletin Oluşum Sürecine Dair Sorgulamalar” başlıklı makalede Kılıçzâde’nin “Dini alçaltmak gibi bir amacı olmadığını, halkı batıldan kurtarıp, hakka ve gerçeğe yönlendirmeye çalıştığını ve cahil ulemanın halka telkin etmeye çalıştığı hurafelere ve batıl inançlara gerçek dinde yer verilemeyeceğini savunduğu” belirtilmekteydi. Onun evrim kuramını din anlayışına uyarlayarak, insanın tekâmül yasaları uyarınca doğal akış içinde gelişme gösterdiğini savunduğunu belirten Çelik, Kılıçzâde’nin amacının dini yıkmak olmadığını, hayatını ‘sahte softalar ve dervişler’ ve ‘batıl inançlar’ ile mücadeleye adadığını, onları toplumun cehaletine neden olan ve aydınlanmadan uzak tutan kesim olarak nitelediğini belirtir. Bu veriler, “Cumhuriyet’in inkılâp programında hangi ideolojik kesimler etkiliydi?” sorusunu sormama yol açmıştı. Bunun cevabı benim açımdan şaşırtıcıydı. Öncelikle Cumhuriyet’in inkılâp programı ile lâisist politikalarını birbirinden ayırmam gerektiği fikrine varmıştım. Kılıçzâde Hakkı’nın inkılâp programı bugün dindar-muhafazakâr kesimde hiç itiraz görmeden içselleştirilmiş durumdaydı. Nitekim günümüzde pek çok muhafazakâr-dindar dahi, sahte şeyhlerden, dinî kisveleri giyerek din sömürüsü yapan sahte sofulardan şikâyetçi idi. Türkiye’de kimse hutbelerin Türkçe okunmasını, Kur’an ve Hadis’in Türkçeye çevrilmesini Din’e müdahale ve “Türk Dini imalatı” kapsamında görmemekteydi. Bu tespitleri de yapınca erken Cumhuriyet’in inkılâp uygulamalarının üç boyutlu olarak tasnif edilebileceğini ifade ettim.
- Kurumsal ve İktisadî Nitelikte İnkılâplar: yeni kurulan Cumhuriyet’in iktisadî/hukukî/siyasî/kültürel kurumlarını eski’nin yerine ikame etmekle ilişkilidir (saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, alfabe değişimi). Bu değişim kaçınılmazdı. Zira, Cumhuriyet, Monarşi’nin zıttı idi. Başka yazılarımda insanlığın dört tip siyasal rejimi olabileceğini ifade etmiştim: a) Monarşi, b) Teokrasi, c) Aristokrasi, d) Cumhuriyet. Osmanlı, bir Teokrasi değildi. Zira Teokrasi’de Din adamları tanrısal yasalar çıkararak halkı yönetmekteydi. Osmanlı, bir Aristokrasi de değildi. Zira Aristokrasi’de mülk sahipleri toplumun egemeni oluyordu. Dolayısıyla Osmanlı Monarşizm’i esas almaktaydı. Cumhuriyet rejimi ise, yönetimin belli bir soya tahsisini ve keyfi yönetimini reddeden rejim demekti. Saltanatın kaldırılması, Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması ekonomik ve kurumsal yapıyı dönüştürüp mülkü halka geri vermek anlamına geldiğinden gerekliydi.
- Hukukî ve kültürel inkılâplar:Bunlar, Osmanlı’dan miras kalan beşerî kaynağın geleneksel yaşamının dönüştürülmesiyle ilişkilidir. Bu kapsamda harf inkılâbı, kılık kıyafet, Türk müziğinin yasaklanması, Türkçe hutbe, Kur’an’ın Türkçe meallerinin ve tefsirinin yayınlanması, modern hukuk kodifikasyonları, zorunlu eğitim, medeni nikâh, vs. konularda dönüşümler gerçekleşti. Kendi zaviyemden Türk müziğinin yasaklanması ile harf inkılâbı konusunda kurucu kadro stratejik hata yaptı. Bu iki inkılâp uygulamasında “çift kültür” politikası güdülmeli ve halkın kendi müziğini, kendi dilini “içinde yaşatmasın” devlet alan açmalıydı. Aslında “lâiklik” demek, halkın can, mal, din, akıl, kültür özgürlüğüne dokunmamak demek olduğundan, Devlet’in halktan belli bir kültürü zorla kabul etmesini beklemek devrimin kendi meşruiyetini halktan sağlaması bakımından zorlanması demekti. Türk müziği yasağı zaten sürdürülememişti; 1934’te başlamış, 1936’da kaldırılmıştır. Atatürk’ün “Dil Devrimi” konusunda eleştirel tutum takınan Yahya Kemal’i sonradan haklı bulduğu da ifade edilmektedir. Dolayısıyla Cumhuriyet, daha Atatürk hayatta iken Kültürel İnkılâplar (2. Tip inkılâplar) konusunda ısrarlı davranmanın anlamsızlığını görmüştür. Harf İnkılâbı bir gereklilik idi. Zira 1926 yılında Bakü’de düzenlenen Birinci Türkoloji Kongresi, Türk halklarının ortak Latin alfabesine geçişi hakkında bir karar almış, Azerbaycan’da Yeni Türk Alfabe Komisyonu kurulmuştu. Fuad Köprülü, Necip Asım kongreye katılarak bu çalışmayı destekledi. Türkiye, 1928’de Arap harfleri yerine Latin esaslı yeni Türk alfabesini kabul ederek Bakü Kongresi’nin kararını pratiğe geçirdi. Türkiye’nin “harf inkılabı” doğru ise de Türkçeyi özTürkçe olmayan kelimelerden arındırmaya yönelmesi esasen Halkçılık programıyla çelişmekteydi. Zira halkın dili asırlar içinde benimsenmiş kelimelerle oluşmaktadır.
- Din’de Reform anlamındaki inkılâplar:Bu kapsamda kurucu kadro, İslâm’ın kimi şiarlarında (Türkçe ezan, Türkçe ibadet) reformu amaçlamış, bunları pratize etmişti. Dikkat edilirse Cumhuriyet’in kuruluşu üzerinden 100 yılı aşkın zaman geçtiği halde Devlet’in eleştirildiği en önemli konular da üçüncü tip inkılâplardır. Kitabımda kurucu kadronun Din’de reform kapsamındaki uygulamalarının hem lâiklik ilkesiyle çatıştığını hem de kimi müelliflerin “Cumhuriyet’in Mâtürîdî anlayışla kurulduğu” iddialarını beslemediğini ileri sürdüm. Zira Mâtürîdî din anlayışında Din’e ve dindarlığa müdahale özgürlüğe müdahale sayılmaktaydı.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar