Başlıkta Ulrike Meinhof’un ismini gören ve onun teori ve pratiğine vâkıf olduğunu sanan okur, Marianne Faithfull’dan önce Jülide Kural’ı hatırlayacaktır çünkü onun nazarında Kural, Rosa Luxemburg, Anna Frank ve Frida Kahlo’nun yanında Meinhof’u da kendince anmıştır ama Faithfull’un cümlelerinde Meinhof’un ne ismi, ne de gölgesi vardır.
Böyle düşünen ve kendisini ilgili sanan okur, iki kere yanılmaktadır çünkü hem Kural’ın Meinhof’la karşılaşmasında samimiyet aranamaz çünkü Kural, Meinhof’u, kendisi devrimin d’sinde durmadığı hâlde Devrimci Kadın olarak tanıtmıştır, hem de Faithfull’un dinleyicisiyle 1979 yılında buluşturduğu Broken English (Kırık İngilizce) isimli albümüne ismini veren eserinde Meinhof, adı çağrıştırılan bir karakter olarak dinleyicisinin gözlerinin önünde canlanmıştır.
Faithfull’un sözü edilen yolda ilerlemesinin arkasında, Meinhof’u sanıldığı gibi gözde büyütme değil, pratiği karşısında susma tercihini kullanma hakkı vardır çünkü Ursula K. Le Guin’in rahle-i tedrisinden geçtiğini, çalışmalarını özümseyen dinleyicisine bıkmadan usanmadan anlatarak bu dünyadan göçen Faithfull, devrimin önce insanın içinde başladığına, devrimci olmadan önce, devrimin kendisi olmak gerektiğine inanarak mikrofonun karşısına geçmiştir.
Faithfull, insanın yüzleşmesi gereken zaaflarının da devrime dâhil olduğunun altını çizerken, Kural’ın zaafın z’sini bile devrim kadar devrimciye de yakıştırmaması, Meinhof’u Faithfull’a yaklaştırmaktadır çünkü Meinhof da artıları kadar eksileriyle devrimin içinde yer aldığına inandığı bir hayata imza atmıştır.
Kural, devrimle solu aynı çatı altında buluşturarak bir başka soruna da imza atmıştır. Fransız İhtilali sürecinde uç veren solun sadece devrim değil, direniş ve mücadele fiilleriyle de bağı kurulamaz çünkü o, muhalif kadar muktedirden de uzaklaşamadığı, ikisine de gerektiğinde mavi boncuk takdim ettiği için bu adı almıştır. Oysa, Meinhof’un hayatında muktedir şöyle dursun muhalif olduğunu söyleyene de yer yoktur çünkü o sadece teoriyle yetinmeyi aklının ucuna bile getirmemiştir.
Kural, Meinhof’u Luxemburg’la bir araya getirmekle bir başka soruna daha imza atmıştır çünkü sosyalizmi barbarlığa yeğleyen Luxemburg, aslında sosyalizmin değil, sosyal demokrasinin destekçisi olmak için ter dökmüştür ama cümlelerini kendisini sloganik ve propagandist söylemlerden uzaklaştıramadan okuyan okur, ondaki sosyal demokratik savrulmayı hesaba katamamıştır.
Belleklerde günlüğüyle yer edinen Anna Frank, Neo-Nazilerin mağdur ettiği isimlerden birisi olsa da Kural’ın onu ön plana çıkarırken, mağduriyeti onun kadar yaşamak zorunda kalan Hannah Arendt’i anmaması kabul edilemez. Ayrıca Frida Kahlo gibi erkek mağduriyeti yaşadığı hâlde, erkek egemen söyleme icazet verdiği tescilli bir ressamın, Kural’ın programında niçin yer aldığının, söz kadına yönelik şiddet ve cinayetten açıldığında mangalda kül bırakmayanlarca tartışılmadığı da unutulmamalıdır.
Faithfull Broken English’i; devrim, direniş ve mücadele fiillerine kendisi gibi inanan isimleri engelleyen, aradan yüzyıllar geçmiş olsa da İngiltere’nin ilk sıradaki illeti olmaya devam eden Viktoryen ve Püriten ahlak anlayışlarıyla hesaplaşmak için kaleme almıştır. Bu anlayışlar, sadece İngiltere’yi değil, Almanya’yı da uğraştırdığı için Meinhof gibi isimler derin bir nefes alamamışlardır. Faithfull’un amacı onlara hem ses, hem de nefes olmaktır.
Kapı filminin senaryo yazarı Filiz Üstün Durak’ın kaleminden hareketle sorguladığı etiği hasıraltı eden bir sektör savunucusu olan Kadir İnanır’la hayatını paylaşmış olan Kural, mikrofon kendisine uzatıldığında sıklıkla, tahakküm kelimesinin içinden geçtiği cümleler kurmuştur ama kadın erkek ayırmayan sektör tahakkümüne ilişkin, ismini ve simasını unutturmaya çalışan ondan başkası olmadığı hâlde bir parantez açmamıştır.
Ulrike Meinhof, Rosa Luxemburg ve Anna Frank ve Frida Kahlo’nun yanına; Yaşar Nezihe Bükülmez, Suad Derviş, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Selçuk Baran gibi isimleri eklemeyen Jülide Kural; devrim, direniş ve mücadele diyerek ilerlerken aslında, sekterlikle konformizm arasında mekik dokuyarak despotik oryantalizmin ekmeğine yağ sürmüştür ama oryantalizmin uç verdiği topraklarda doğan ve orada sonsuz yolculuğuna uğurlanan Marianne Faithfull’un dağarcığında, despotiği şöyle dursun oryantalizm kadar, sekterlikle konformizme de yer yoktur.
Aradaki derin uçurumu idrak edemeyen, yüzeyde gezinmeyi derine inmeye yeğleyen sadece okurun değil, dinleyici ve izleyicinin de Ulrike Meinhof’a ve onun içinde bulunduğu kümeye zarar vereceğini unutmamak, hassasiyet ve samimiyeti üstünde bir yaldız gibi taşımayan için, lüks değil, zorunluluktur.
Mehmet Akif ERTAŞ

Son Yorumlar