1. Giriş:
Uygarlık sözcüğünün, bir Türk devleti olarak yerleşik ve şehirli yaşamın hemen tüm özelliklerini gösteren Uygurlara gönderme yapma yoluyla Türkçe’nin özleştirilmesi hareketi sırasında türetildiği ileri sürülmektedir.1 Sözcüğün ‘uya’ kökünden türetildiği, bu kökün ise, akraba, müttefik anlamına geldiği söylenmektedir.2 Dilimizde uygarlık sözcüğünün eş anlamlısı olarak, Arapça ‘m-d-n’ kökünden türetilen medeniyet sözcüğü de kullanılmaktadır ve bu sözcük tarihsel olarak daha gerilere gitmektedir.3 Sözcük ilk defa 1838’de Sadık Rıfat Paşa tarafından, Osmanlı aydınınca da kullanılmaya başlayan Batı kökenli ‘civilisation’ın birebir Osmanlıca karşılığı olarak önerilmiş, 1845’lerden sonra da yaygınlık kazanmıştır. Sözcüğün Osmanlı aydının dilinde 1890’lardan sonra bugünkü teknik anlamını aynen ifade eden bir içerime kavuştuğu görülür.4 Bundan önce Osmanlı aydınını uygarlığı ve insanlığın maddî ve manevî bakımdan refah dönemlerini ifade etmek için, ‘sivilizasyon’ sözcüğüne ek olarak, en açık anlatımını İbn Haldun’da bulunan ‘umrân’ ve ‘hadârat’ sözcüklerini kullandıkları görülür. Ancak medeniyet sözcüğü yaygınlaşınca bu sözcükler yavaş yavaş terk edilmiştir.5 Bu bağlamda, bir Osmanlı son dönem aydını olarak Akif’in yer yer umrân sözcüğünü kullansa da temel olarak medeniyet sözcüğünü tercih ettiğini belirtmemiz gerekir.
Gerek Batı gerekse Doğu’daki kullanımıyla uygarlık ya da medeniyet sözcüğünün, köken itibariyle, göçebe karşıtı, kasaba ve şehre yerleşen, üretmeye başlayan, incelmiş, nezaketi öğrenmiş, hukuksal olarak örgütlenmiş insan topluluklarının ürettikleri tüm değerleri ifade etmek için kullanıldığını kaydetmemiz gerekir. Bu nedensiz değildir; çünkü sözcüğün Latince kökü olan civitas, hem bir yerleşim yeri olarak kenti, hem de burada yaşayan insanların hukuksal durumunu yani devlet olarak örgütlenişini hem de egemen ve bağımsız bir siyasal topluluğu ifade eder. Yine Latince civitas sözcüğünden gelen İngilizce’deki city, şehir; aynı köke gönderme yapan civic, şehre ait; civit, nazik, kibar, incelikli anlamlarına gelirken, Fransızca’daki çite, şehir anlamına gelmektedir.6 Aynı şekilde, Arapça, uygarlık karşılığı kullanılan el-hadâra’nın, göçebe (bedevî) karşıtı olarak kullanıldığını, et-temeddün ise m-d-n kökünden yani şehirlileşmiş ve şehirli tarzında örgütlenmiş insan topluluğu ifade ettiğini görüyoruz.7 Bu anlamda, uygarlık sözcüğünün, yıkıcı, saldırgan ve doğaya üretimsel olarak pek bir katkısı olmayan, daha çok tüketici olan göçebe, barbar, ilkel kelimeleriyle köklü bir zıtlık içerdiğini ve yerleşik ve şehirli yaşamı, hukuksal ve siyasal bir örgütlenmeyi ve şehirli tarzı üretim biçimini işaret ettiğini belirtmek gerekir.8
Kuşkusuz, sözcüklerin türetildikleri etimolojik kökenler onların genel içerimleriyle ilgili belli çağrışımlara sahip olsalar da, sözcüklerin, akademik disiplinler içerisinde belli bir terminolojiye dönüştürüldüklerinde, tanımlamalar yoluyla teknik ve özel anlamlar kazandıklarını kaydetmek anlamlı olacaklardır. Bu genel kuralın, uygarlık ya da medeniyet sözcüğünün içerimlerinde de gözlendiği görülür. Uygarlık ya da medeniyet, her ne kadar, köken itibariyle, kentli, şehirli yaşama, bu yaşamın örgütlenme biçimine ve bu haliyle şehirli üretim tarzına gönderme yapsa ve göçebe, barbar, ilkel karşıtlığı içinde var olsa da, sosyolojik, antropolojik ve felsefî bir terim olarak kullanıldığında, daha kopleks bir hale gelmekte, yeni ve özgün anlamlar kazanmaktadır.9 Bu haliyle, bir terim olarak üst düzey bir soyutlamaya dönüşmekte, pek çok tekil durumu içeren ve onları kuşatan geniş içerimli bir anlam örüntüsüne kavuşmaktadır. Kuşkusuz sözcüklerin bilimsel disiplinler içerisinde, yeniden kavramsallaştırılması ve terimleştirilmesi, onları soyut bir düzleme taşıdığı için, disiplinlerin aktörleri olan bilim insanları ve düşünürlerin ontolojik ve epistemolojik yaklaşımlarından da büyük ölçüde etkilendikleri gözlenir. Sözcüğü kullanan ve onu teknik bir terime dönüştüren bilim insanı ya da düşünür, kendi epistemolojisi ve ontolojisi ışığında, hatta bağlı olduğu bilimsel disipline koşut olarak ona belli bir anlam yükler. Bu anlam yükleme etkinliğinde, bilim insanı ve düşünürün içine doğduğu ve yetiştiği kültürel-düşünsel çevre ile egemen ve baskın paradigmanın da güçlü bir rolünün olduğu inkar edilemez. Hatta bu konuda, bilim insanı ya da düşünürün, bilimde sık sık nesnelliğe vurgu yapılsa da, kendisini yakın hissettiği ideolojik çevrenin de rolünü hesaba katmak gerekmektedir. Bu nedenle olsa gerek, uygarlık ya da medeniyet kavramı gibi, pek çok tekil durumu içeren üst düzey kavramsallaştırmalar konusunda, çoğu kez bilim inanları ve düşünürler arasında bir uzlaşıdan söz etmek imkansız hale gelmektedir.10 Saptamamızı somutlaştırmamız gerekirse, sözgelimi, bir bilim insanı ya da düşünür, epistemolojik ve ontolojik anlamda felsefi-idealist gelenekten besleniyor ve oradan yola çıkıyorsa, Platon örneğinde olduğu gibi uygarlık salt bilişin-zihnin, yani idea’nın ürünlerine dönüşmekte, uygarlığın içerimleri olan tikeller bilişin-zihnin ya da idea’nın birer yansıması veya kopyasına dönüşmektedir; aksine marksistlerde olduğu gibi materyalist bir epistemoloji ve ontolojiden besleniyorsa, uygarlık, maddî süreçlerin kendisine ve fonksiyonlarına gönderme yapar hale gelmektedir. Epistemolojik ve ontolojik anlamda genelde monist/tekçi ve indirgemeci olan idealizm ile materyalizmi eleştiren ve onları birleştirmeye yönelen düalist/ikici bir düşünürde ise uygarlık, bir ikileme dönüşmekte, Descartes’in önceden kurulmuş iki saat örneğindeki gibi, birbirine pamuk ipliğiyle bağlı ve adeta birbirini hiç etkilemeyen maddî ve manevî tözler olarak iki öbeğe bölünmektedir. Bu tür düşünürlerde, bizim düşünce geleneğimizde Ziya Gökalp’te görüldüğü gibi, çoğu kez uygarlık maddî ve evrensel unsurlara atfedilmekte, manevî yön ise, kültür kavramıyla ifade edilip, yerel, millî unsurlara gönderme yapmak için kullanılmaktadır11 ve adeta ikisinin birbirinin hiç etkilemediği gibi bir ima ortaya çıkmaktadır. Tekrar etmek gerekirse, monist/tekçi olan idealistler, uygarlığın tüm içerimlerini düşünsel olanda, materyalistler maddî olanda eritmeye ve ona indirgemeye ve ondan türetmeye çalışırken, düalistler/ikiciler, maddî ve manevî olanı etkileşimsizliğe gönderme yapar biçimde birbirinden ayırmaktadırlar.12 Burada etkileşimi dikkate alan kimi düalist/ikici yaklaşımları göz ardı ettiğimiz düşünülmemelidir; ancak onlar ya bilişe-zihne-idea’ya önem vermeleri veya maddî olanın ön plana çıkarmaları yüzünden, idealizm ya da materyalizme kayma eğilimi taşırlar. Yani nihai olarak birini diğerinden türetmekle, birini ötekine indirgemiş olurlar.
Uygarlık kavramının etimolojik çözümlemesi ve onun teknik bir terim olarak konumlanışı konusunda bu kısmî-felsefî belirlenimimizden yola çıkarak şu soruları sorabiliriz: Mehmet Akif Ersoy (1873-1936) uygarlığı nasıl kavramsallaştırmaktadır? Kavramsallaştırmasının gerisinde, ne türden süreçler yatmaktadır? O, felsefî anlamda bir monist/tekçi, yani uygarlığı idea’ya ya da materia’ya indirgeyen bir düşünür müydü, yoksa uygarlığı iki öğeye ayırıp maddî ve manevî kısmının birbirine pamuk ipliğiyle bağlı olduğu ya da etkileşimsiz olduğu tezini savunan bir düalist/ikici miydi? Veya maddî ve manevî unsurların karşılıklı etkileşimini mi temel alıyordu? Daha da önemlisi, bir veteriner hekim ve edebiyatçı olarak, isterseniz şair olarak diyelim, onu uygarlık sorunsalını irdelemeye iten nedenler nelerdi? Tartışmalarında, uygarlığın ne olduğu, nasıl doğduğu, nasıl geliştiği ve nasıl gerilediğine ilişkin neler söylemektedir? Uygarlığın ne olması gerektiğine ilişkin saptamaları var mıdır, varsa nelerdir? Kuşkusuz uygarlığın fiilen/aktüel olarak ne olduğu, nasıl geliştiği ve gerilediği sorusuna yanıt vermek, bir sosyolog gibi gözlemci bir yaklaşımı ve gözlemlerini yorumlayacak kuramsal bir altyapıyı gerektirirken, ne olması gerektiğine yanıt aramak ise, olması arzulananı aramak anlamına gelmektedir ve bu felsefî bir tutumu ifade etmektedir. Yani bir uygarlık ütopyası arzusunu ve önerisini dile getirmektedir. Kanımca Akif’te hem sosyolojik hem de felsefî yaklaşımın izlerini görmek olasıdır. Gelin, belge inceleme ve metin çözümleme yöntemleri ışığında sorduğumuz soruları, Akif’in şiir külliyatı olan Safahat’ını ve çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarını irdeleyerek, ama sonuncusundan başlayarak yanıtlamaya çalışalım. Son sorudan başlayalım; çünkü diğer sorular, Akif’te doğrudan değil dolaylı olarak yanıt bulmaktadır.
2. Âkif’te Fiilî/Aktüel Uygarlık Örnekleri: Doğu ve Batı Uygarlığı
Âkif, bize doğrudan bir uygarlık imgesi sunmaz; onun uygarlık imgesi Doğu ve Batı’nın eleştirisinden damıtılır ve bu yüzden diyalektik bakışında gizlidir. Bu bakış, gerçekçi bir temele dayanır; çünkü gözlem temellidir. Gözlemine konu olan, birer uygarlık numunesi olarak beliren Doğu ve Batı’nın fiilî/aktüel durumudur. Ona göre fiilî/aktüel durum şöyledir: Doğu güçsüz ve sömürünün odağındadır; Batı ise, Akif’in deyişiyle söylersek, güçlünün haklılığı ilkesine dayanarak, geri olanı sömürgeleştirmiş ve sömürgeleştirmektedir.13 Şu halde Akif’te fiilen/aktüel olarak tartışılan Doğu ve Batı olmak üzere iki uygarlık söz konusudur. Akif Batı’nın ileriliği, Doğu’nun geriliği ve sömürgeleştirilmesi durumunu bizzat gözlemlemiş, gözlemlemekle yetinmemiş bizzat yaşayarak iliklerine değin duyumsamış bir düşünürdür. O, bu sarmaldan, yani ezen ve ezilen uygarlık anlayışından diyalektik yöntemle çıkış yolu arayan bir düşünür olarak görülebilir. Onun aradığı çıkış, Doğu ve Batı’daki pozitif ve negatif unsurların analizi üzerinde temellenir. Bu açıdan Akif, uygarlığa bakışta toptancı bir düşünür olarak görülemez; yani o; fiilî/aktüel anlamda ne tümüyle Doğu uygarlığından yanadır, ne de tümüyle Batı uygarlığına düşmandır; her iki uygarlığın fiilî/aktüel haline de diyalektik bakmakta, pozitif ve negatif unsurlarına analitik olarak yaklaşmaktadır. Bu açıdan o, yiğidi öldür, hakkını yeme, sözünde dile getirilen hakikate sadıktır. Kuşkusuz bunun, dürüst, haksever kişiliğiyle de ilişkisi kurulabilir. O, toptancı olanları eleştirerek şöyle der:
“Memleketimizde iki sınıf halk görüyoruz: Ne varsa Şark’ta vardır, Garb’a doğru açılan pencereleri kapamalıyız, diyenler. Ne varsa Garp’ta vardır. Harîm-i âilemizi bile Garplılara açık bulundurmalıyız, iddiasına kadar varanlar. Bana öyle geliyor ki, ne varsa Şark’ta vardır, diyenler, yalnız Garb’ı değil, Şark’ı da bilmiyorlar, nitekim ne varsa Garp’ta vardır, davasını ileri sürenler, yalnız Şark’ı değil Garb’ı da tanımıyorlar.”14
Onun yaşadığı dönemde en temel uygarlık örnekleri olarak gördüğü Doğu ve Batı’ya bakışında, şanslı bir düşünür olduğu gerçeğinin altını çizmek gerekir. Bu şansı kavrayabilmek için onun aldığı eğitimi ve Teşkilat-ı Mahsusa’da ve Milli Mücadele’de yüklendiği görevleri, yaptığı gezileri bir parça açmak gerekir. Bu iki husus, onun fiilen varolan Doğu ve Batı uygarlığının neliği tartışmasında, bilgi birikiminin ve düşünsel çerçevesinin ana çatısına gönderme yapmaktadır.
İlk husus, onun aldığı eğitimde saklıdır: O, eğitim yaşantısına, Emir Buhari Mahalle Mektebinde başlamış, Fatih İbtidaisine gitmiş, Fatih Merkez Rüşdiyesi yıllarında özel öğretmenlerden, Arapça, Farsça ve Fransızca dersleri almıştır. Mülkiye İdadisinden mezun olan Akif, Yüksel İdadide okumayı hak etmişse de, babasının vefatı, evlerinin yanması ve geçim sıkıntısı yüzünden, pratik kaygılarla, parasız yatılı oluşu ve mezuniyet sonrası iş bulma imkanı geniş olması ve maaşı daha yüksek olması nedeniyle Mülkiye Baytar Mektebine devam etmiştir.15 Mülkiye Baytar mektebi, Osmanlı’nın son dönemlerinde medrese-batılı okul karşıtlığı düşünülürse, batı kökenli laik ve bilimsel eğitim yapan bir kurum olarak karşımıza çıkar. Bu formal eğitim kurumları yanında kuşkusuz Akif’in en temel öğretmeni babasıdır, ondan köklü bir din eğitimi almış gibi gözükmektedir; zira o, Fatih derin bir etki bırakmıştır. Aynı şekilde onun laik eğitiminin Batı’yı tanımasına yol açtığı, Fransız şair ve edebiyatçıları özgün metinlerinden okuduğunu göstermektedir. Bu ikili eğitim ona, hem Doğu hem de Batı düşüncesi ve uygarlığını tanıma konusunda önemli katkılar sağlamış gibi gözükmektedir.
İkinci husus, Ersoy’un yaptığı gezilerin ve bu gezilerdeki gözlemlerin onun düşün dünyasına derin etkisinde saklıdır. Teşkilat-ı Mahsusa’ya katılımı ve bu gizli örgüt içindeki çalışmaları18, ona gözlem ve bilgi birikimi açısından çok şey kazandırmıştır. O, laik-modern veterinerlik eğitimi gereği, iyi bir gözlemcidir ve beslemekten kendimi alamıyorum. Batı cemiyeti için Hıristiyan akidesi bütün şiddet ve müsamahasızlığına rağmen hiçbir zaman yenilemeyecek bir mâni olmamıştır. Hayır, İslâm’da bu ümidin beslenmediğini kabul edemem. Ben burada Renan’a karşı Müslümanlığı değil, barbarlıkta ve cehalette yaşamağa mecbur kalacak yüz milyonlarca insanı savunuyorum. Müslümanlığın, ilmi ve ilmî tekâmülü yok etmek isteği bir hakikattir. (…) Din mensupları, bir öküzün arabaya koşulduğu gibi bir dogmanın, mezhebin esiri olarak şeriat ehli tarafından evvelce çizilmiş yolda aynen yürümeye mecburdurlar (…) Arap medeniyetinin dünyaya canlı bir parlaklık saçtıktan sonra nasıl birdenbire söndüğünü sormamıza müsaade edilmelidir. Bu meşale o zamandan beri nasıl tekrar yakılmamış ve Arap alemi neden tekrar karanlıklara gömülmüştür? Bu noktada İslâm Dini’nin mesuliyeti tamamen meydandadır. Gayet açıktır ki İslâm dini yerleştiği her yerde ilmi bertaraf etmek istemiş ve bu gayesini gerçekleştirmede, despotizmin yardımında çokça faydalanmıştır. (…) Dinler isimleri ne olursa olsun birbirlerine benzerler. Dinlerin felsefe ile uyuşmaları mümkün değildir. Din insana iman ve itikadı zorla kabul ettirir halbuki felsefe, onu itikatlardan tamamen veya kısmen uzaklaştırır…
Din üstün olduğu zaman felsefeyi bertaraf etmiştir. Felsefe hakim olduğu zaman ise aksi varit olmuştur. İnsanlık var oldukça dogma ile serbest tenkit, din ve felsefe arasındaki mücadele bitmeyecektir. Bu hırslı mücadelede, hür düşüncenin galip gelmeyeceğinden korkuyorum.” Bkz. Cemaleddin Efgânî, Journal des Débats Gazetesi, 18 Mayıs 1883, s. 2, (Tercümesi: Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, Osmanlı Yayınları, İstanbul 1991, s. 144-151. Akif’in Fransızca bildiği ve Efganî’nin kimi yapıtlarını çevirdiği düşünülürse, onun anılan düşüncelerinden habersiz olduğunu söylemek pek doğru olmasa gerektir. O zaman şu soru akla gelmektedir: Bu türden düşünceler savunan birisini niçin savunmakta ve sık sık ondan söz etmektedir? Bu soruya doyurucu bir yanıt vermek oldukça güç gibi görünüyor. Gezdiği yerleri bir bilim insanı edasıyla incelemektedir. Onun çeşitli vesilelerle, özellikle Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla, Rusya, Türkistan, Berlin, Hindistan, Mısır ve Milli Mücadele yıllarında halkı kurtuluşa sevk etmek için Anadolu’nun pek çok köşesine yaptığı yolculuklar19, Doğu ve Batı uygarlığının halihazırdaki durumunu görmek ve karşılaştırmak için zengin, somut veriler elde etmesine zemin hazırlamıştır. Onun karşılaştırma temelli yaklaşımını Dinçer’inde haklı olarak belirttiği gibi veterinerlik eğitimine bağlamak olasıdır.20
Anılan iki husus, Cemal Kuntay’ın değişiyle, Akif’in dürüstlüğü temel alan eğilip bükülmez kişiliğiyle21 birleşince, şiirlerine realist bir söylemle yansımıştır. O, yoğun toplumcu öğeler taşıyan şiirsel söylemiyle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır:
“Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim…
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun; hakikat olsun tek!”22
Hayalle alış verişinin olmayışı, görüp de söylemesi Akif’i, Doğu ve Batı uygarlığına ilişkin bir sosyolog gibi özgün gerçekçi betimlemeler yapmaya itmiştir. Onun seyahatleri ve bu sırada gözlemledikleri ve bizzat yaşadıkları, gerek Doğu gerekse Batı uygarlığının ne olduğuna ilişkin ona ilk elden gözlemsel veriler sunmuştur. Bu gözlemsel verileri, Akif’in uygarlık imgesini anlamak için ayrıntılı olarak ele almak gerekmektedir. Zira o, bu gözlemsel verilerin eleştirisinden bir filozof gibi olması gereken uygarlığa ilişkin kendi sentezini geliştirmeye yönelecektir. Ayrıca onun uygarlık tezi açısından monist mi, düalist mi, idealist mi, yoksa materyalist mi olduğu sorusunun yanıtı da bu gözlemlerini nasıl açıkladığında gizlidir. Gelin, önce onun Doğu’da gördüklerini ve fiilen varolan Doğu uygarlığına ilişkin betimini ele alalım.
Hasan AYDIN
Makalenin tamamını okumak için aşağıdaki linki tıklayınız.

Son Yorumlar