1970’lerin sonlarında Almanya’ya gittiniz. Almanya’ya gidişiniz ve oradaki yaşamınız hakkında bilgi verir misiniz?
Almanya’ya geliş nedenim öğrenim amaçlı idi. Türkiye’de Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdim. Mezun olduktan sonra yabancı dilim Fransızca olduğu için öncelikli olarak Fransa ya da Belçika’da doktora yapmak istedim. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı bana siyasi nedenlerle öğrenci pasaportu vermedi. Bunun üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından aldığım öğrenim bursu nedeniyle yapmam gereken “mecburi hizmet”e başlamak zorunda kaldım. Memur olarak yaptığım hizmeti bitirince askere alındım. Askerlik görevimi Kıbrıs’ta yedek subay olarak yaptım. Terhis olduktan hem sonra normal pasaport alarak, doktora öğrenimi için eşimle birlikte Almanya’ya geldim. Almanca bilmememe karşılık Almanya’yı tercih etmemin nedeni eşimin ailesinin Almanya’da yaşıyor olmasıydı. Bir süreliğine onların yanında kalabilecektik. Hemen Köln Üniversitesi’ne kayıt yaptırıp bir yandan Almanca öğrenmeye bir yandan da doktora olanağını araştırmaya başladım.
Daha çok maddi ve ailevi nedenlerle doktora öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldım ve Türkiye’ye dönmek, orada öğrenim yaptığım alanda çalışmak istedim. 1979’da dönüş yaptım. Ancak Türkiye’deki 12 Eylül Askeri Darbesi (1980) darbesi öncesi siyasi durum çok karışık ve tehlikeliydi. Can güvenliği ve iyi bir iş bulma imkânı yoktu. Türkiye’de kalmaktan vazgeçtim ve Dışişleri Bakanlığı’nın, Düsseldorf Konsolosluğu için personel almak için açtığı sınava girdim. Sınavı kazanarak “Konsolosluk Mensubu” olarak, diplomatik pasaportla Almanya’ya geri döndüm.
Ancak konsolosluktaki ağır çalışma koşulları ve verilen ücretin azlığı nedeniyle kendime yeni bir iş imkânı aramaya başladım. O sırada Türkiye’den kitlesel olarak gelen Türkiyeli öğrencilerin alındığı çok sayıdaki “Hazırlık Sınıfları” için öğretmen aranıyordu. Eğitim konusu ilgi duyduğum bir alandı, ayrıca çocukları seviyordum. Bunun için öğretmenlik mesleğini yapabileceğimi düşünerek müracaat ettim. Almancamın iyi oluşu ve eğitim konusundaki birikimim nedeniyle Duisburg Eğitim Müdürlüğü beni 1980/81 eğitim yılında öğretmen olarak atadı.
Önce Hauptschule’de (Temel Öğretim Okulu), 1987’den itibaren bir Gesamtschule’de (Birleşik Lise) ve 1999’dan itibaren de Duisburg RAA’sında (Eğitim Danışma Merkezi) danışman olarak çalıştım, Bu çalışmaların yanında Öğretmen Derneği’nde, Eğitim ve Bilim Sendikası (GWE) fahri olarak görevler yaptım. 2014 yılında emekli oldum.
Fakir Baykurt’u ve Onun ölümünden sonra yönetimini üstlendiğiniz Duisburg Edebiyat Kahvesini anlatır mısınız?
Fakir Baykurt‘un benim yaşamımda oldukça önemli bir yeri vardır. Ta gençliğimden, öğrenciliğimden itibaren kendime örnek aldığım bir yazar, bir sendikacı ve bir eğitimci olmuştur. Onunla Duisburg’da yolumuzun kesişmesi aynı alanda çalışıyor olmamız, aramızda oluşan yakın ilişki benim için büyük bir şans oldu.
Edebiyat Kahvesi, aslında Duisburg Halk Yüksel Okulu’nun çatısı altında, bir tür “edebiyat ve sohbet” çalışma grubu/kursu olarak kuruldu. Amacı, katılımcıları Türk ve Dünya edebiyatı ile tanıştırmak, okumaya teşvik etmek, okunan kitaplar üzerinde sohbet olanağı sağlamaktı.

Fakat zamanla, katılımcılar kendi yazdıkları şiir ve öyküleri de orada paylaşmaya, arkadaşların görüşüne, eleştirisine açmaya başladılar. Bu çalışmalar sonucunda “Ren’e Akan Şiirler” ve “Aydınlığa Akan Şiirler” başlığıyla iki tane şiir antolojisi ortaya çıktı.
“Edebiyat Kahvesi”, Fakir Hocanın vefatından sonra benim yönetimimde “Fakir Baykurt Edebiyat Kahvesi” olarak 2012 yılına kadar çalışmalarını daha çok bir tür “Edebiyat İşliği”/”Literaturwerkstatt” şeklinde sürdürdü. Almanca Türkçe olarak hem ortak bir şiir (Aydınlığa Akan Şiirler) hem de bir öykü (Söz Uçar Yazı Kalır) kitabı yayınladık. İki dilli olarak bir çok okumalar, etkinlikler düzenledik. Fakir Baykurt’un isminin yaşadığı semtte bir alana verilmesine ve onun adına bir kültür ödülü (Kulturpreis) konulmasına katkıda bulunduk.
Fakir Baykurt Edebiyat Kahvesi’nin işlik çalışmalarına sürekli katılan ve yazma işini ciddiye alan arkadaşlardan sonradan kendi kitaplarını yazıp yayınlayanlar, yazar olarak isim yapanlar oldu.
Mevlüt Bey Türkiye’den Almanya’ya 60’lı yıllardan itibaren yoğun bir işçi göçü başladı. Göç aynı zamanda kopuş, mağduriyet, acı, sıkıntı, yalnızlık anlamlarına da gelir. Göçler aynı zamanda kendi edebiyatını da oluşturur. Türklerin Almanya’daki ilk kuşak göç edebiyatı hakkında neler söylersiniz. Bu ilk kuşak edebiyatta öne çıkan temalar nelerdi ve ilk dönem edebiyatçıları olarak kimlerin isimlerini sayarsınız?
Başlangıçta geçici olarak gelindiği düşünülen Almanya’da kalıcılık eğilimi arttıkça yalnız Türkler değil diğer etnik gruplar da kendi kültürel altyapılarını oluşturmaya ve bu alt yapıya dayalı kültürel ürünler vermeye başlarlar. Almanya’da Türkiyeli göçmenler tarafından oluşturulan “göç edebiyatı”nın ilk örnekleri, türkü metinlerini saymazsak 1970’li yılların başından dan itibaren kendini göstermeye başlıyor.
İlk göçmen-yazar kuşağın başlıca temsilcileri olarak: Fethi Savaşçı, Bekir Yıldız, Aras Ören, Güney Dal, Emine Sevgi Özdamar, Şinasi Dikmen, Habib Bektaş, Nevzat Üstün, Nursel Duruel, Özgen Ergin, Gönül Özgül, Saliha Scheinhardt ve Yüksel Pazarkaya‘yı sayabiliriz. Bu yazarların göçe bakış açıları, gözlem alanları ve bunu edebi olarak kağıda döküşleri farklı. Her yazarın toplumsal konumuna, bilgi ve bilinç düzeyine göre değişiyor. Aynı toplumu farkı bir şekilde algılayıp yorumluyorlar. Ancak genel ya da ortak bazı izlekler de yok değil. Anadolu insanın fabrika işçiliğine ayak uyduramayışı, Almanlarla ulan farklılıklardan doğan çatışmalar, komik olaylar, kaçak işçi olmanın, işsiz kalmanın yarattığı sorunlar, izinler, geri dönenler gibi…
Yukarıda ismini saydığım yazarları çoğu hem hem Almanya’da hem de Türkiye’de ilgi çeken yapıtlar vermişlerdir. Saliha Scheinhardt ve Emine Sevgi Özdamar dışındakiler Türkçe yazmışlar, fakat bazı yapıtları çevri yoluyla Alman okuyucuya da sunulmuştur. Bekir Yıldız, Fethi Savaşçı daha çok iş ve emek dünyasının, Almanya’daki kapitalist düzenin acımasızlığını yazarken, Güney Dal, Aras Ören, Habip Bektaş, Yüksel Pazarkaya kültür farkından doğan çelişkilerin bireysel ve toplumsal bağlamda yol açtığı sorunlara eğilmişlerdir.
Bana göre bu yazarlar içinde “göç”ü en kapsamlı ve gerçekçi bir şekilde edebiyata yansıtabilen ve bu konuda en çok yapıt veren Fakir Baykurt olmuştur. Fakir Baykurt, 20 boyunca yaşadığı Almanya’da Duisburg Üçlemesi dediğimiz (Yüksek Fırınlar, Koca Ren, Yarım Ekmek) üç büyük roman ve onlarca öykü yazmıştır. Duisburg Belediye Meclisi, yazdıklarıyla her iki toplumun birbirini anlayarak, empati oluşturarak barış içinde birlikte yaşamasına bulunduğu katkı nedeniyle adını hem bir alana vermiş hem de adına iki yılda bir verilen “kültür ödülü” koymuştur.
Almanya’da ilk kuşaktan sonra ikinci üçüncü kuşak Türklerin varlığı söz konusu. Şimdiki kuşak edebiyatı ve bu kuşağın yaşadığı sorunlar hakkında neler söylersiniz. Hem edebiyat hem de yaşamsal anlamda insanlarımız nereye evrildi?

İkinci kuşak yazarlar ve şairlerin temsilcisi olarak, Murat Karaaslan, Ertunç Barın, Şakir Bilgin, Halit Ünal, Sami Sülük, Molla Demirel, Metin Gür, Ali Özenç Çağlar, Mevlüt Asar, Muammer Bilge, Şinasi Dikmen gibi isimleri zikredebiliriz. Bu kuşakta yazın dili ağırlıklı olarak Türkçe iken, benim gibi her iki dilde yazanlar ya da Şinasi Dikmen, Emine Sevgi Özdamar gibi Almanca yazanlar da vardır. Bu kuşağının yapıtlarında daha çok iki kültür ve kimlik arasında kalmanın sıkıntıları, çelişkileri öne çıkar. “Acı vatan” kavramı yerini “ikinci vatan” kavramına bırakır. Edebiyat araştırmacıları ve sosyal bilimciler bu kuşağı “iki kültür arasında kalmış” bir kuşak olarak betimlerler. Ancak bu pek isabetli bir saptama değildir. İkinci kuşak yazarlardan ben de dahil bir çok kişi kendimizi iki ye bölünmüş ya da arada kalmış bir kuşak olarak değil, her iki kültürü de kimliğinde birleştiren, sentezleyen bir iki kültürlü, iki dilli bir kuşak olarak gördük. Bu bağlamda, yazdıklarımızda hem göçmenlerin sorunların aslında yerli halkın sorunlarının bir parçası olduğunu, göçmenlerin Almanya için bir “sorun” değil, bir “zenginlik” olduğunu anlatamaya, iki toplumu bir arada yaşamaya ve dayanışmaya çağıran mesajlar verdik.
Yeni kuşak yazar ve şairler için göç ya da sürgün, ailelerinin Almanya’ya geliş nedenidir. İki kültür arasında kalmanın sancılarını yaşasalar bile Türkiye, onlar için yaz tatillerinde görülen bir ülke olmaktan öteye gidemeyecektir dolaysıyla yurt dışına ekonomik veya siyasi nedenlerle çıkmış edebiyatçıların eserlerinde yer alan, ülkeye duyulan tutku ve özlem onların eserlerinde yerini farklı. Üçüncü kuşak bence bir “kimlik” sorunundan çok bir “aidiyet” sorunu yaşıyor. Bu sorunun kaynağı aslında Almanya’da her zaman var olan “ayrımcılık” ve son yıllarda giderek yükselen “ırkçılık”tır. Bu kuşağı temsil edenler, kendilerini bir “Alman” hissetmeseler de bu topluma ait “yeni tip bir Alman” olarak görüyor ve bunun çoğunluk toplumu tarafından kabul edilmesini istiyor.
Şiirleriniz, öyküleriniz, çevirileriniz, denemeleriniz onlarca kitapta toplandı. Yazı yazmaya nasıl başladınız? Özellikle sizi bu alana iten etkenler var mı? Kimlerden etkilendiniz?
Benim edebiyata ilgi duymam orta okul yıllarında başladı. Okul kitaplığında ne bulduysam okumaya başladım. İlk şiir ve anlatı denemelerini yazmaya lisede başladım. Bu denemeler daha sonra oldukça hareketli geçen üniversite yıllarında (1970-1974) da yoğun olmasa da sürdü. Yazmak, benim için başlangıçta yaşadıklarımı, hissettiklerimi kağıda dökmek arzusunun bir sonucu olarak başladı. Daha sonra bir göçmen ve öğretmen olarak düşüncelerimi, yaşadıklarımı deneyimlerimi başka insanlara aktarmak isteği buna eklendi.
Ben de Türkiye’deki geleneğe uyarak, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt… gibi işe şiir yazmakla başladım. Şiir her şeyden önce “duygular”a dayanan ve duygulara seslenen bir edebi türdür. İnsan en duygusal, coşkulu ve heyecanlı ve hayalperest olduğu zamanlar da delikanlılık ve gençlik dönemidir. Yani bu dönemde insanın dile getirmek, anlatmak istediklerine en uygun edebi tür şiirdir.

Ancak Almanya’ya yerleştikten ve yazma işini daha ciddiye almaya başladıktan sonra durum değişti. Almanya’da bir süre sonra yazmak istediklerimin tümünü şiire dökemeyeceğimi fark ederek bilinçli bir şekilde düz yazıya yöneldim. Öyküler, denemeler yazmaya başladım.
Yazın işiyle ciddi anlamda uğraşmaya başlamam ise 12 Eylülden sonra oldu. 12 Eylül fırtınasının yarattığı siyasi mülteci akını sonunda Duisburg’a ve diğer yakın kentlere birçok aydın, sanatçı ve yazar yerleşti. Bu durum göçmenlerin kültür-sanat ve edebiyat yaşamına büyük bir canlılık ve gelişme yarattı. Gazeteler, dergiler çıkmaya, tiyatro, müzik, folklor ve edebiyat grupları, dernekleri kurulmaya başladı.
Benim Duisburg’da Türkçe öğretmeni ve çevirmen olarak görev yapmam, aynı zamanda aynı kentte yaşayan ve eğitim alanında çalışan Fakir Baykurt ile olan özel ilişkilerim benim “yazar” olmamda çok önemli rol oynadı. Eğer onunla yolum kesişmemiş olsaydı, büyük olasılıkla çok daha az yazacak, yazmak benim için sıradan bir yan uğraşı olarak kalacaktı.
Kişisel anlamda karşılaştığınız zorluk, engel ya da kolaylıklardan bahseder misiniz?
Dilini, kültürünü, insanını tanımadığım bir ülkede sıfırdan başlayarak yeni bir hayat kurmak, tahsilini yapmadığım bir mesleği, yani öğretmenliği hakkını vererek en iyi şekilde yapmak için verdiğim mücadele, bana edebiyat çalışmaları için fazla zaman bırakmadı. O nedenle emekli oluncaya değin edebiyat benim için bir “yan uğraş” olarak kaldı. Bu nedenle kendimi yüksek sesle “şair” ya da “yazar” olarak tanıtmaktan çekinirim. Ben kendimi daha çok bir “kültür ve edebiyat insanı” ya da “çalışanı” olarak görürüm.
Genel olarak Avrupa’da, özel olarak Almanya’da yaşayan yazarlar, ister Türkçe, Kürtçe ya da Almanca yazsınlar bir takım engeller ve zorluklarla karşı karşıyadır. Bu sorunların en başında hem burada hem de Türkiye’de kendilerini kabul ettirme, yazdıklarını yayınlatma ve okuyucuya ulaşma zorluğu gelmektedir. Çünkü her iki ülkede de bir görmezden gelinme, küçümsenme söz konusudur. Bunları aşabilmek için çok iyi ürünler vermek ve yılmadan mücadele etmek gerekmektedir.
Almanya’daki göçmen okur profili ve sayısı Türkiye ile kıyaslandığında çok daha düşük ve az. Türkçe yazılan kitaplara en çok ilgi gösterenler birinci ve ikinci kuşaktan eğitimli olanlar ile 12 Eylül sonrası Almanya’ya gelen siyasi mülteciler oldular. Üçüncü kuşak, yani burada doğup büyüyenler doğal olarak daha çok Almanca ya da iki-dilde yayınlanmış edebi yapıtlara ilgi gösterdiler. Almanca yazılmış ya da iki dilde yayınlanmış kitaplar Alman okuyucuların daha çok ilgisini çekti. Benim de Almanca ya da iki dilde yayınlanmış kitaplarım daha çok ilgi çekti, daha çok okundu.
Mevlüt Bey neredeyse yılın yarısını Almanya’da yarısını Ayvalık’ta geçiriyorsunuz. Bu iki yeri kıyaslayın desek neler söylersiniz?
Ayvalık ve Duisburg benim için bir elmanın iki yarısı gibi, hayatımı tamamlayan, tatlandıran, renklendiren iki kent. Birinde arayıp bulamadıklarımı diğerinde arayıp bulduğum, hem geçmişimi, hem geleceğimi hem de özlemlerimi yaşayabildiğim birbirinden çok farklı iki coğrafya. Düşünen, okuyan ve yazan bir insan olarak her iki kentten besleniyorum. Biri endüstri, öteki doğa, birinde nehir diğerinde deniz belirleyici bir role sahip, biri daha düzenli, öteki daha kaotik, biri daha güneşli ve mavi, öteki daha yağmurlu ve yeşil, birinde Alman kültürü, sanatı ve edebiyatı baskın diğerinde, Türk kültürü, sanatı ve edebiyatı…
Aşkın Halleri kitabınız öykü ve mektuplardan oluşuyor. Mektup artık unuttuğumuz bir yazın türü. Neden bu kitabınızda mektuplar yazmayı seçtiniz? Mektupların muhatabı Belinda hayali bir kadın gibi görünüyor. Gerçekten öyle mi?

Dediğiniz gibi mektup, geçmişin edebiyat ve entelektüel dünyasında oldukça önemli bir yer tutmasına karşın günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bir iletişim aracı ve yazın türü. Belinda’ya mektuplar, benim özellikle 1990’ların başında yaşadığım bir tür entelektüel yalnızlık ya da “inziva” döneminin bir ürünü. Bildiğinizi gibi o dönem “duvarlar”ın yıkıldığı, “globalci” ve “postmodern” rüzgarların esmeye başladığı, her şeyin alt üst olduğu bir dönem. Bu dönemde sosyal, kültürel ilişkiler azaldı, düşünce alış verişi yapılan ortamlar daraldı. Belinda’ya mektuplar bu duruma bir çözüm arayışı olarak ortaya çıktı.
Evet, Belinda hayali bir kadın, bir mektup arkadaşı. Ancak o benim yaşamımda tanıdığım, arkadaşlık yaptığım, birlikte çalıştığım kimi kadın arkadaşların da bir bileşimi. Merak eden, sorgulayan, yaşamın dayattığı sorulara, sorunlara yanıt arayan bir kadın.
Alman Edebiyatından Esintiler adıyla Alman Şairlerin şiirlerinden, yazarların kısa öykülerinden, düşünürlerin notlarından aforizmalarından Türkçeye çeviri bir kitap hazırladınız. Sizi böyle bir çalışmaya iten nedenler hakkında neler söylersiniz? Çevirdiğiniz kişi ve metinleri seçerken herhangi bir ölçütünüz oldu mu?
Aslında edebi çeviri en zor çeviri türlerinden biridir. Çünkü edebiyat günlük dile dayanır, fakat onu aşan yaratıcı bir dil ile yapılır. Ayrıca her dilin kendine özgü dilsel, kültürel, sosyal, tarihi bir arka planı vardır. Bunu bilmeden iyi bir çeviri yapılması mümkün değildir. Şiir çevirmek ise başlı başına bir “ağır işçilik”tir. O nedenle edebi çevirmenler, genellikle şiir çevirmekten çekinirler. Ben de durum tersine oldu. Almancaya bilgimi güçlendirmek, Alman edebiyatını tanımak için çeviri benim için önemli bir araç oldu. İlk etapta kendi dünya görüşüme, sanat ve edebiyat anlayışıma yakın olan şairlerden sevdiğim şiirleri çevirdim. Sonradan yelpazeyi genişlettim. Goethe‘den günümüze kadar Alman Şiirinde adı öne çıkmış şairlerden de ilginç bulduğum şiirleri çevirdim.
“Alman Edebiyatından Esintiler” adını yadırgayanlar oldu. Madem şiir kitabı, adı “Alman Edebiyatından Şiirler” olsaydı gibi eleştiriler aldım. Oysa, sizin de belirttiğiniz gibi kitapta sadece şiirler değil, şairlerin yaşamı ve şiir anlayışı hakkında da bilgiler yer alıyor. Yani sadece bir şiir kitabı değil bir “edebiyat kitabı”. Ancak kitap çok köklü ve derin bir edebiyatın temsilcilerinden seçilmiş renkli bir “demet”. Ben bu “demet” ile Türkiyeli şiir severlere bir “esinti” sunmak istedim. Böylece Alman Edebiyatı ile Türk edebiyatı arasındaki-göreceli olarak zayıf olan iletişim ve “alışveriş”e küçük de olsa bir katkıda bulunmak istedim.
“Şiir sanatı; çirkini güzele, kötüyü iyiye, karamsarlığı iyimserliğe, umutsuzluğu umuda dönüştürebilen bir çeşit büyücülüktür.” diyorsunuz. Bu cümlenizi biraz daha açar mısınız?
Şiir edebiyatın anasıdır. Kutsal kitaplar, eski destanlar şiir diliyle yazılmıştır. Çünkü aslında söz dünyanın en güçlü silahıdır, çünkü şiir insanın aklına değil kalbine, yani duygularına hitap eder. Şiir diline egemen olan kişi insanı hem yönetme hem yönlendirme gücüne sahiptir. Şiir bu bağlamda, hem onu yazanlar, hem de okuyanlar için hem bir ilaç hem bir terapi özelliği taşır. Şiirin ya da şairin büyücülüğü de bundan kaynaklanır.
Son olarak neler söylersiniz?

Çağlar buyunca edebiyata hem onu yapanlar hem de onun kullananlar tarafından farklı anlamlar, amaçlar ve işlevler yüklenmiş ya da biçilmiştir. Kimi zaman öğretici yanı kimi zaman eğlendirici yanı kimi zaman siyasi yanı öne çıkmıştır. Ancak kalıcı olan edebiyat, doğrudan, haktan, iyiden, güzelden ve barıştan yana olan edebiyat olmuştur.
Şu anda yaşadığımız çağ, insanlık tarihinde bir dönüm noktası, var olma ile yok olma arasında bir sırat köprüsü özelliği taşıyor. Gerçeklerin karartılması, düşmanlığın, ayrımcılığın, bireyciliğin, şiddetin teşvik edilmesi bu yok olma tehlikesine birlik ve dayanışma içinde çözüm üretilmesini engelliyor. Bu bağlamda edebiyatın ve sanatın amacını ve işlevini bence yeniden sorgulamak ve tanımlamak gerekiyor. Bana göre günümüzde edebiyatın birincil amacı ve işlevi yok oluşa ve “zamanın ruhu”na karşı durarak insanlığa yeni umutlar ve direniş gücü sunmak olmalıdır.
Muaz ERGÜ
Mevlüt ASÂR
- 1951 yılında Konya Beyşehir’de doğdu.
- İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladı.
- Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1974’de mezun oldu.
- 1977’de Federal Almanya’ya gitti.
- Bir süre Düsseldorf Başkonsolosluğu’nda çalıştı.
- 1980 yılında istifa ederek, Duisburg kentinde öğretmen ve eğitim danışmanı olarak göreve başladı.
- 2014 yılında bu görevinden emekli oldu.
- Çevirmenlik ve “Metin Yazarlığı” sertifikaları olan yazar, Fakir Baykurt’un ölümünden sonra “Duisburg Edebiyat Kahvesi”nin yönetimini üstlenerek burayı “Fakir Baykurt Edebiyat İşliği” adıyla yönetti.
- 2012 yılında oluşan “Avrupa Türkiyeli Yazarlar Girişimi”nin kuruluşuna öncülük ederek 2020 yılına değin “girişim sözcüsü” olarak görev yaptı.
- Alman Yazarlar Birliği üyesidir.
- Duisburg Belediyesi’nce (Almanya) 2016 “Fakir Baykurt Kulturpreis“ (Fakir Baykurt Kültür Ödülü); ÖyküŞiir Dergisi (Ankara) tarafından 2021 “Enver Gökçe Toplumcu Gerçekçi Şiir Ödülü“ ile ödüllendirildi.

Günaydın..Değerli hocam söyleşiye başlık olan sözü okuyunca kendimi duymuş gibi oldum.. Ne para, ne silah ne başka bir şey…dünyayı yaşamı her gün halden hale koyan sözdür… ondan daha güçlüsü ile ben karşılaşmadım, tanımadım. Söyleşiyi merakla okudum. Değerli insan yaşadığı “yere derdim eskiden zamana demeliyim diye düşündüm söyleşiden sonra .” değer katar…
Keyifle okudum ve sizi daha iyi de tanımış oldum.
Ben kendimi daha çok bir “kültür ve edebiyat insanı” ya da “çalışanı” olarak görürüm. Mütevazı cümlenizi kendime çok yakın hissettim. Yaptıklarınızı beğeni ve takdir ile takip ettim.
Fakir Baykurt ile olan yakınlığınızı kıskandım, imrendim.
Teşekkürler
Fakir Baykurt , tüm kişilere okumayı sevin , ama yazmayı da sevin önerisinde bulunan güzel insanlardan Di iyi ki yolunuz onunla kesişmiş ,ve güzel eserler yaratmışsınız.
Çalişmalarindan, insanligindan çokşey ogrenmeye çalistigim degerli insan Mevlût Asar. Emeginize saglik. Kalici kitaplarinidan daha çok faydalacagim. Sizler çok yaşayin, saglikli yaşayin.
Ne güzel bir söyleşi olmuş Mevlüt Hocam. “Bir Mülkiyelinin Anı Defteri”