Nerminov Park’ında buluşacaktık. Hava sıcak olmasına rağmen parka biraz erken gitmiştim. Şair Nazım Ahmedli ile birlikte geleceklerdi. Metronun parka çıkış yönünde bir ağacın gölgesinde durmuş yola bakıyordum. Ne yoldan geçen insanları ne de arabaları görüyordum. Aklım başka yerdeydi. Burada kimlerle görüşmüştüm? Yaşar, Ejder Ol, Rüstem Behrudi, Ekber Necef, İntiqam Yaşar, Qalib Toğrul… Burada her biri ile ayrı ayrı hatıralarım vardı. Zaten Azerbaycan’a sanki hatıralar biriktirmeye geliyordum. Her şehir, her kasaba, her insan hafızamda başka bir biçimde yer almışlardı. Onlara benim hafızamdaki şahsiyetlerini anlatsam belki de kendilerini tanıyamayacaklardı. Her insan ayrı bir renkte, ayrı bir mizaçtaydı. Karmaşık düşünceler içinde bocalarken aniden Nazım Ahmedli’nin sesini duydum. Onun kendine has bir seslenişi ve gülüşü vardı. Arkasında Nesiman Yaqublu duruyordu. Beni görünce gözlerine kadar yayılan bütün yüzü ile gülümsedi. Yanıma gelince de sıkıca sarıldı. Bu onunla ikinci görüşümüzdü. Birkaç yıl önce yine Nazım Ahmedli ile birlikte oturmuş çay içmiştik.
Yakındaki bir kahvede oturduk. Ağustosun kızgın güneşi biraz gölgelenmiş ve hafif bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Serinlikle birlikte park biraz daha kalabalıklaşmıştı. Parkın ortasındaki fıskiyenin etrafı konuşan, gülen gençlerle doluydu.
Nesiman Yaqublu yine Mehmet Emin Resulzade hakkında konuşacak diye hazırlıklı gelmiştim. Ona, Ötüken Yayınevi’nde peş peşe yayınlanan Mehmet Emin Resulzade kitaplarından söz edecektim. Ama ben daha ağzımı açmadan o yorgunluğundan söz etmeye başladı. Seçim bölgesinden yeni gelmişti. Zengilan-Gubadlı bölgesinden milletvekili adayı olmuştu. Ben ne kadar sohbetin yönünü değiştirmeye çalışsam da o milletvekili adayı olduğu bölgeden söz açıyor, oradaki insanların ona gösterdikleri ilgiden, yapılan toplantılardaki konuşmalarından, savaş sonrası ortaya çıkan abı havadan anlatıyordu. Siyasete ne kadar ilgi duymasam da onu sabırla dinliyordum. Bir ara Avrupa’daki seçimlerden ve oradaki siyasetçilerin Azerbaycan’a bakışlarından sorular sormaya başladı. Ben gazetelerde ve internette okuduklarımı onunla paylaştıkça heyecanla gülümsüyordu. Ümitli ve azimliydi. Siyaset nedense insanlara aşırı bir ümit ve güç yüklüyordu. Bence bu durum bizim doğu ülkelerine ait bir duyguydu. Batıda siyaset, milletvekilliği pek çok insanın umarsadığı makamlar değildi. Yıllarca kaldığım Köln şehrindeki milletvekillerini ne kimse tanır ne de onlara bizdeki kadar ilgi gösterirlerdi. Hatta bazı yararlı işler yapan milletvekillerine çevresi bir dönem yapması için ısrar bile ederlerdi.
Nesiman Bey bir ara bir ay önce Ankara’daki Milli Kütüphane ’de yaptığı araştırmalardan söz etmeye başladı. Mehmet Emin Resulzade, Ahmet Ağaoğlu ile ilgili yeni bilgiler elde etmişti. Ardından çantasından kalınca bir kitap çıkardı. Kitabın kapağında tam gözlerimin içine bakan ve gülümseyen bir Mehmet Emin Resulzade resmi vardı. Nesiman Bey onun hayat ve faaliyetini bu kitapta toplamıştı.
“Burada Almanya faaliyetleri ile ilgili bilgiler var,” dedi.
Merakla kitabın sayfalarını çevirdim. Kitap insanı bir anda başka diyarlara, başka insanlara götürüyordu. Elime aldığım her kitapla ilgili farklı duygular ve sorularla meşgul olurum.
“Acaba, Mehmet Emin de buralara gelmiş miydi? Gerçi Nerimanov ismi buraya çok sonralar verilse de burası o dönemde de park mıydı?”
Bu gibi ilgisiz sorularla kitabın sayfaları içinde sanki oradaki parkta Mehmet Emin Resulzade’yi aradım.
Nazım Ahmedli ikimizi dinlese de arada bir söze karışıyor ve o şiirsel diliyle kısa süre önce gittiği Laçın’ın Mede Bulağı’ndan, oraların bulutundan, dumanından, yağmurundan anlatıyordu.
bulud sökülüb gedib,
yarpaq bükülüb, gedib;
sular çəkilib gedib,
nə çay, nə dəniz qalıb.
Nesiman Yaqublu gülümseyerek dostunu dinliyordu. Bir ara sohbetimize uzaktan da olsa Prof. Tofig Melikli de katıldı. Nazım Ahmedli ona benim orada olduğumu söyleyince görüntülü olarak aradı ve kısa da olsa hal ahval tuttuk. O, üzerinde yıllarca çalıştığı büyük şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkında yazdığı “Dahiliğin Tenhalığı” kitabından söz etti. Olgun yaşına rağmen hala yorulmadan, bıkmadan çalışan üstada gıpta ediyordum.
Bir elimdeki Resulzade kitabına bir de Nesiman Yaqublu’ya bakıyordum. Nedense huzursuz, endişeli bir hali vardı. “Mutlaka çok yorulmuştur,” diye düşündüm. Fazla sorularla onu biraz daha yormak istemiyordum. Bir nefes yaşanan bu hayatta kaygı ve endişe bir türlü peşimizi bırakmıyordu. Belki de onun için Şeyh Sadi insanı tarif ederken, “İnsan birkaç parça kemik, birkaç damla kan ve endişe endişe endişe,” diye yazmıştı. Necip Fazıl da Sakarya şiirinde sanki Şeyh Sadi’ye nazire yazmıştı:
“İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;”
Çaylarımızı içip bitirmiştik, kalktık. Arabaları aksi yönde park edilse de parkın çıkışına kadar benimle birlikte geldiler. Nesiman Bey öbür kitaplarından da göndereceğini söyledi. Gerçekten de ertesi gün pdf olarak tam dört kitap gönderdi: Azerbaycan Legionerleri, Gizli Neşirler, İran yazıları ve Resulzade yazıları 2 ciltte…
Gönderdiği 09.09.2024 tarihli mailde ise sadece bir cümle yazmıştı:
“Bir daha görüşmek üzere…”
Nerimanov Park’ındaki görüşümüzün son görüş olduğunu ne o ne de ben biliyordum. Halil Cibran ne kadar haklıymış:
“Hayat ve ölüm birdir, tıpkı ırmakla denizin bir olduğu gibi.”
Ruhun şad olsun güzel gülen adam! Umarım Resulzade seni orada karşılamıştır.
Orhan ARAS

Son Yorumlar