Yine güzel bir gün serilmiş yeryüzüne. Yine sabah yeli geçmiş buralardan, kokusundan belli ayak izlerinin. Her şeyden ve herkesten uzak, zamansız bir zamanda yine o gülistanı göresim geldi. Sessizlerin diyarını gezesim geldi. İşte tam da zamanı şiirin; ne de hoş geliyor kulaklara, dilimdeki Mustafa Işık’ın Süveyla’sı:
“Bir gün gidersen buralardan,
İçime kuşların çığlığı batar, Süveyla
Rüzgârdan nefeslik soluğumla,
Kendimi ölü sayarım bu diyarda.
Ey! Zineler, Züleyhalar, Leylalar
Söyleyin hanginiz layıksınız
Süveyla olmaya…”
***
Alışık bir edayla:
“Bismilahirrahmanirrahim,
Elhamdülillehi rabbil alemin…
Veled dalinnnn.” iki elimin yumuşak ayalarını yüzüme sürüp ‘Âmin’le bitirdim.
Girişteki: “Her nefis ölümü tadacaktır; sonra bize döndürüleceksiniz!” yazısı dikkatimi çekti. Hem de çok.
Sanki ilk kez bu kadar büyük geldi gözüme, kabristandaki bu yazı. Tuhaf! Hem de Çok.
Etkilendim. İlk kez ve olmadığı kadar.
Belki de son kez. Bilinmez!
Acele etmeden ağır aksak devam ettim yürümeye.
Oldum olası mezarlıkları sevmişimdir. Ne zaman sıkılsam buraya gelirim. Dini vecibelerime tam riayet etmesem de içimde ahiretin soğuk yüzüne karşı bir zaafla büyüdüm hep. Son durakta bile içimde filizlenen umudun kaynağı bu olsa gerek. İnanan ama eksik yapan…
Kabristan deyip geçmemek lazım. Atalarımıza bir vuslattır buralar. Geçmişimize bir özlem, insanlığın anavatanıdır. Kimim yok ki burada? En son babaannem gelmişti. Küçüktüm o zamanlar. Evimizin bir köşesinde ibadetlerini eda eden bir görüntüsü kalmış bende.
Allah rahmet eylesin babaannem terennüm ederdi namaz kılarken. Makbulü de öyleymiş namaz kılmanın. Etrafındaki çoluk çocuğa alışkanlık serpmek lazımdı. Küçükken eğmek gerekti fidanı. Eğildik. Tam imanla, biraz da eksik…
Fatiha’yı okumayı da böyle öğrenmiştim. Namaz kılmayı da, oruç tutmayı da…
“Bir sükûnet sinmiş ölüler diyarının üzerine. Öyle sakin, öyle sessiz…”
Yürüyorum. Zamansız bir lahzada. Her mezara ayrı bir ilgi göstermek istiyorum. Hepsine ayrı Fatiha okuyup; hepsinin başındaki çamları ayrı ayrı sulamak istiyorum.
Sahi çamlar ne de yakışmış mezarlara. Güller, çiçekler, papatyalar gerçek sahiplerini bulmuş, bülbül huzura kavuşmuş; saadet esiyor küçük, beyaz evlerin arasında.
Çiçekçiler bu halini görselerdi güllerin beş paraya satmaz, hepsini bağışlarlardı bu gülistana.
“Elden bir şey gelmez, uğramayanlar elbet buradan habersiz.
En ufak bir tartışma yok. Ne de mesut olmuş yatan hayatlar? Öyle dingin, öyle rahat…”
Baksanıza hepsinin ayrı ayrı hikâyeleri var. Tıpkı mezar taşlarındaki yazılar gibi. Ayrı ayrı…
Bir tanesinde:
“Ağacı kıskanırım,
Yemiş yüklü dalı var.
Bahar olsun, güz olsun,
Ne güzel masalı var.” Yusuf Irmak. Doğum tarihi:1961, ölüm tarihi…
Belli ki babalarının en sevdiği şiiri yazdırmışlar mezar taşına. Babalarına da ilkokuldan kalmış gibi. Kim bilir hangi anılar saklıydı bunu okuduğunda yüreğinde zuhur eden. Bir de ondan dinlemek vardı bu şiiri. Okurken görmek vardı mutlu halini.
Yürüyorum.
“Sessizlik sürüyor. Bir tek ayak seslerim var, bir de saadet rüzgârının mest eden lezzeti. Sessiz ve etkili…”
Bir tanesinde:
“Duman çevirdi yolumu” diye başlamış. Kim bilir hangi vakit hangi yolla gitti. Ya da vakitsiz bir vakitte diyelim. Evet, evet her ölüm gibi vakitsiz ve zamansız…
Sahi ölümün vakti var mı? Şayet varsa hangi zaman, hangi saat?
Hadi siz söyleyin uygun bir zaman? Yeri ve saati de siz belirleyin.
Ee ne oldu? Uymadı hiçbir vakit dimi?
İşte yine hakkı çıktı, ‘Ölümün vakti olmaz’ sözü. Sonra,
“Felek kırdı kanadımı, kolumu.
Benden selam olsun yavrularıma,
Beklesinler yolumu!” diye devam etmiş.
Evet, “Beklesinler yolumu” diye yazılmış son dizesi.
Bekleyenler, ölünün gelmeyeceğini zaten bilirler, dostlar! ‘Umut’ ölürse, işte o vakit her şey biter!
“Emine Türker, ruhuna…” diye devam ediyor. Henüz yirmi yaşında.
Bir diğerinde:
“Mehmet Turan
Canım Babam
Ruhuna…” diye yazmışlar. Evet, sadece “Canım” az mı geldi?
Hayır!
Bir canın ne kadar büyük olduğunu buraya düşünce anlarsınız!
“Canım babam, canım annem, canım eşim, canım çocuklarım, canım, can…”
Evet, “Can”
Her şeyden uzak sadece bir ‘Can.’
Yürüyorum.
Kabristanın gülistanı ne de güzel kokuyor. Gül, lavanta, piltan, esans, misk…
Şu yatmasını bilmeyen acemi ölü de kim?
Seni şaşkın seni! Biraz yaklaşıp ismine bakıyorum: Hüseyin Aras
Aaa pazarcı Hüseyin değil mi! Hangi vakit, nasıl?
Bakıyorum ölüm tarihine. Heyhat! İki gün olmuş. Daha taze mezarı. Toprağı oturmamış. İsmini de bir tahtaya yazıvermişler alelacele. Mürekkebi akmış yazısının. Muhtemeldir ellisinden sonra bir de beyaz mermer döşerler etrafına. Sonra mezar taşına da güzel bir şiir. Ee bundan iyisi Şam’da kayısı!
Önce her cuma gelirler. Sonra bayramdan bayrama, senede bir derken; mutlak sonuç…
Unutulmak!
Ah Hüseyin ah!
Sesin kulaklarımda. Çarşamba pazarında ne de güzel bağırıyordun:
“Zonguldak’tan gelir maden kömürü,
Allah şişko karılara versin ömürü.
Döktür Muazzez döktür,
Al yanaktan öptür öptür” sonra,
“Üç lira, beş lira, on lira hey
Fiyatlarımız düştü neredeyse bedava” diye.
Beline geçirdiği kocakarı donlarını satarken emin olun ölümün zerresini düşünmedi. Tıpkı siz gibi, tıpkı hepimiz.
Meyhaneden küme düşmüş yosmalar gibi cırtlak sesli pazarcılar bir yana da Hüseyin gibisi yoktu dostlar!
O yanık sesiyle:
“Donlar bedava hey!”
***
Yürümeyi bırakıp, mermer çeşmenin yanına çömeliyorum. Çeşme açık. Oluk oluk akıyor. Ne de güzel kokuyor? İçmeye duruyorum. Sanki sekerat suyu mübarek. İç iç doyamadım.
Sanırsam yoruldum. Akşamın ayazında biraz da üşüdüm gibi.
Çok sakin. Kimse kalmamış.
Bir ben miyim kimsesiz?
Ah! Darlandım biraz. Neredeyim bilemedim ki? Çok daldım galiba gülistana. Gül kokusuna fena aldandım.
Olsun.
Elbet bir gün.
Herkes!
Yanıldım galiba yalnız değilmişim. Baksanıza bana doğru gelen iki kişiye. Belediye çalışanları sanırsam! Ne de temiz giyimliler, ne de güzel kokarlar.
Ellerinde bir çam, birkaç adet gül var.
“Hepsi benim mi?”
“Evet, evet”
Ne de kibar insanlar, ne de narin adamlar…
Sesimdeki mahcubiyetle:
“Ben Bekir”
“Biliyoruz.”
Güldüm. Siz?
“Münker, Nekir”
Yine güldüm. “Sizi gidi şakacılar!” dedim içimden.
Elimi cebime atıp bir şeyler bulmaya çalıştım. Nafile! Cep bile yok.
“Kusura bakmayın! Verdiklerinize karşı mahcup oldum. Keşke benim de verecek bir şeylerim olsaydı!” dedim.
“Aşk olsun! Bir ‘Çam’ a karşı bir ‘Can’ ne demek?”
Evet, bir can.
En çok da buraya düşünce anlıyorsunuz değerini.
Her şeyden uzak sadece bir ‘Can’.
Yürüyorum.
Ölüm gülistanında kokular yükseliyor benzersiz, üstelik umut gizlenmiş tanelerine.
Bekleyin beni.
Belki bir gün…
Herkes!
Recep TURAN

Son Yorumlar