“Büyük kuraklığın olduğu o yıl, zaman kavrula kavrula küle döndü; gün, yakalamaya çalıştığınızda kor gibi elinize yapışıyordu. Şişe geçirilmiş gibi duran güneş, günler boyunca başınızın üzerinde öyle asılı dururdu.”
Yan Lianke’nin 2002 yılında yazdığı Günler Aylar Yıllar, insanın doğa ve ölüm karşısındaki çaresizliğini ve bütün bunların sonunda geriye ne kaldığını sorgulayan bir roman. Jaguar Yayınları’nın 2020 baskısından okuduğum eser, kuraklığın ortasında küçücük bir mısır filizinin yeşerip serpilmesi için mücadele veren yaşlı bir adamın hikâyesini anlatırken, aslında insanın varoluş karşısındaki en eski meselesini sorgulatıyor: Yaşamak yalnızca hayatta kalmak mıdır, yoksa kendinden sonra gelecek olana bir şey bırakmak mı?
Romanın dünyasında zaman da kuraklık kadar yakıcıdır. Burada zaman, takvim yapraklarının birbirini izlemesi değildir. Zamanın akışı, güneşin altında kavrulan insan bedeninde, susuzluktan çatlayan toprakta, gittikçe büyüyen bir mısır filizinde fark edilir. Lianke, zamanı anlatmak yerine onu hissettirir. Okur, yaşlı adamla birlikte günlerin geçmesini beklerken aslında hayatın nasıl eksildiğine tanıklık eder.
Balou Sıradağları’nın eteklerindeki köylerde başlayan büyük kuraklık, yalnızca toprağı değil, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi de sınar. Ekinler kurur, su kaynakları tükenir, kıtlık baş gösterir. Köylüler, hayatta kalabilmek için yurtlarını terk ederler. Romanda bu göçün “başka bir yuvaya taşınan karınca sürüsü”ne benzetilmesi boşuna değildir. İnsan, bütün uygarlık iddiasına rağmen, açlık ve susuzluk karşısında yeniden doğanın küçük canlılarından birine dönüşür. Kendisini doğanın efendisi sanan insan, bir anda kendi acizliğiyle yüzleşir.
Köylüler gittikten sonra geride üç canlılık biçimi kalır: Yaşlı bir adam, görme yetisini kaybetmiş köpeği Kör ve henüz yeşermeye başlamış bir mısır filizi.
İhtiyar adam, geçmişin; kör köpek, insanın körlüğünün; mısır filizi ise geleceğin metaforu gibidir.
Kör’ün gözlerinin görmemesi, romanın en güçlü simgelerinden biridir. Çünkü burada görme, yalnızca gözün gerçekleştirdiği fiziksel bir eylem değildir. Roman, görmek eylemi üzerinden bizi bazı sorgulamalar yapmaya mecbur bırakır. İnsan; kendi gücünün sınırlarını, doğayla arasındaki bağı, ölümün kaçınılmazlığını, kendisinden sonra gelecek nesillere karşı sorumluluklarını gerçekten görebilmekte midir?
Kör, görmez ama sezer. Görmez ama sadıktır. Görmez ama ihtiyarı yalnız bırakmaz. İnsanların terk ettiği köyde, insanın insana göstermediği vefayı bir köpek gösterir. Böylece Lianke, insanın kendi dışındaki canlılara bakışını ters yüz eder. Görmeyen köpek, gören insandan daha vicdanlıdır.
Belki de romanın bize söylediği en sarsıcı şeylerden biri budur: Bazen insanın gözleri açıkken de kendi gerçekliğine ve dünyaya körleşmesi mümkündür.
Kuraklığın ortasında ihtiyarın bütün hayatını bağladığı mısır filizi ise küçücük oluşuyla romanın en büyük metaforuna dönüşür. Etrafında ölüm varken o, yaşamın ihtimalidir. Fidenin yeni bir yaprak vermesi yarının hâlâ mümkün olduğuna dair bir işarettir.
İhtiyarın mısır filiziyle ilişkisi giderek insanla insan arasındaki ilişkiden daha derin bir hâl alır. Onu sular, korur, hastalandığında üzülür, kuruduğunu düşündüğünde yıkılır. Su bulabilmek için kilometrelerce yol gider. Kendi bedeninin ihtiyacından vazgeçer, hatta sonunda kendi idrarını bile filizin köklerine verir.
Çünkü artık mısır filizi bir bitki olmaktan çıkmıştır.
Filizin serpilip büyüdüğünü görmek ve günü geldiğinde mısır hasadı yapabilmek ihtiyarın yaşama nedenidir.
İnsan bazen kendisini yaşatmak için bir başkasına tutunur; bazen de başka bir şeyi yaşatabilmek için kendisinden vazgeçer. İhtiyarın yolculuğu tam burada sıradan bir hayatta kalma mücadelesinden çıkar ve varoluşsal bir anlam kazanır.
Romanın en etkileyici taraflarından biri de doğayı romantikleştirmemesidir. Güneş burada hayat veren bir ışık değil, neredeyse bir cehennem zebanisidir. Toprak ana olmaktan çıkmış, susuz ve çatlamış yüzüyle insana karşı kararlılıkla direnmektedir. Su yoktur. Gölge yoktur. Yiyecek yoktur. İnsan, doğanın karşısında bütün kudret iddiasını kaybetmiştir.
Bu yönüyle Günler Aylar Yıllar, kent insanına da acımasız bir ayna tutar.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamağında bulunan o yalın gerçekliğe geri döneriz: Su. Yiyecek. Barınma. Hayatta kalmak.
Kentlerde hayatımızı kuşatan bütün yapay ihtiyaçlar bir anda ortadan kalktığında elimizde ne kalır? Bir telefon, bir banka hesabı, bir unvan, bir diploma, bir ev, bir otomobil… Bunların hangisi doğanın karşısında acizliğiyle yüzleşmiş insan için bir damla su, bir lokma yiyecek kadar değerlidir?
Lianke, insanı uygarlığın bütün kabuklarından sıyırarak yeniden toprağın üzerine bırakır.
Ve orada insanın kendisiyle karşılaşmasını sağlar.
İhtiyarın Kör’le yaptığı konuşmalar bu nedenle romanın düşünsel damarını besler. “İnsan bu dünyaya böyle bir hayat sürmek için gelmedi mi zaten?” diye sorarken, aslında yalnızca köpeğine değil, okura da seslenir. Yaşamak, yaşlanmak, ölmek… İnsan bütün bunların arasında neyi aramaktadır?
İhtiyarın cevabı yalındır: “Yaşamak ölmekten yeğdir yine.”
Bu yalınlık, romanın bütün felsefesini taşımaktadır.
Çünkü insan bazen büyük cevaplar bulduğu için değil, yaşamın kendisi hâlâ mümkün olduğu için yaşar. Bir yaprak çıkar. Bir filiz büyür. Bir koçan olgunlaşır. Güneş yeniden doğar. İnsan yeniden ayağa kalkar.
Zaman ilerledikçe ihtiyarın bedeni tükenirken mısır büyür. Bu karşıtlık romanın en güçlü damarlarından biridir. İnsan yaşlanır, bitki büyür. İnsan eksilir, hayat çoğalır. Beden toprağa yaklaşırken mısır gökyüzüne doğru yükselir.
Günler, aylar, yıllar tam da bu yüzden yalnızca zamanın birimleri değildir. Bir insanın ömrünün tükenişi ile bir hayatın yeniden başlayışının aynı anda gerçekleştiği bir döngüdür.
Ve sonra ihtiyar, hayatının sonuna geldiğinde en büyük kararını verir.
Mısırın köklerinin altına kendi mezarını kazar.
Bu sahne, romanın bütün anlamını bir anda derinleştiriyor. İhtiyar artık mısırı yaşatmakla yetinmez; kendi bedenini de onun yaşamına katmaya karar verir. Ölümünü bir son olarak değil, bir dönüşüm olarak düşünür. Kendisinden geriye kalacak olan şeyin kendi adı, yüzü ya da hatırası değil; mısırın tohumları olmasını ister.
Burada fedakârlık, ölümden daha büyük bir anlam kazanır.
İhtiyar kendisini insanlığın geleceğine armağan eder.
Belki de insanın gerçek ölümsüzlüğü tam da budur: Kendinden vazgeçerek başkasının hayatına dönüşmek.
Çağımızda benlik duygusunun neredeyse kutsandığı, insanın kendi varlığını merkeze yerleştirdiği bir dünyada ihtiyarın kararı bu yüzden sarsıcıdır. O, “ben ne olacağım” diyerek yaşamaz. “Benden sonraya ne bırakacağım” diyerek yaşar.
Köpek Kör’e, öldüğünde üzerine toprak atmasını söyler.
Ve ihtiyar toprağın altına girerken aslında toprağa karışmaya değil, toprağın geleceğine dönüşmeye başlar.
Yağmur sonunda gelir.
Köylüler geri döner.
Fakat bu kez başka bir eksiklikle karşılaşırlar: Ekecek tek bir tohumları bile yoktur.
İşte romanın ironisi burada bütün ağırlığıyla ortaya çıkar. İnsanlar yaşamlarını kurtarmak için toprağı terk etmişlerdir; fakat geri döndüklerinde yaşayabilmek için ihtiyaç duydukları şeyi, tohumu, bulamazlar. Onların geleceği, geride bıraktıkları ihtiyarın ölümünün içinde saklıdır.
Tarlaya gittiklerinde karşılarına yemyeşil bir alan çıkar. İhtiyarın koruduğu mısır filizi serpilmiş hasat edilecek mısırlar vermiştir. Kökleri ise ihtiyarın bedenine sarılmıştır.
Ölüm, hayatın köklerine dönüşmüştür.
İhtiyar artık yoktur; fakat mısır vardır.
Ve ihtiyar, artık kendi bedeninden daha büyük bir şeye dönüşmüştür: Geleceğin tohumuna.
Romanın sonunda toprak yeniden yeşerirken, insan ile doğa arasındaki ilişkinin de yeniden kurulmaya başladığını hissederiz. İhtiyarın ölümü bir yok oluş değildir. Tam tersine, yaşamın başka bir biçimde sürmesidir.
Yan Lianke, büyük sözlere başvurmadan, küçücük bir mısır filizinin çevresinde insanlığın en büyük meselelerini ele alır: açlık, ölüm, umut, sadakat, yalnızlık, fedakârlık ve gelecek.
Bütün bunların ortasında ise zaman akar.
Günler geçer.
Aylar geçer.
Yıllar geçer.
İnsan ölür.
Toprak çatlar.
Sonra yağmur yağar.
Bir tohum toprağa düşer.
Ve hayat yeniden başlar.
Belki de Günler Aylar Yıllar bize en çok şunu hatırlatır: İnsan hayatının değeri ne kadar uzun sürdüğüyle değil, kendisinden sonra neye dönüşebildiğiyle ölçülür.
İhtiyarın bedeni toprağa karışır; mısır kökleri onun bedeninden beslenir. Mısır taneleri yeniden toprağa düşmek için bekler. Köylüler, o tohumlarla yeniden hayat kuracaktır.
Böylece romanın başındaki kuraklık, sonunda yalnızca doğanın değil, insanın da kuraklığı olarak okunabilir. Ve yağmur yalnızca toprağa değil, insanın vicdanına da yağar.
İhtiyarın ölümünden geriye bir son değil, yeni bir başlangıç kalır.
Ve belki de insanın dünyadaki en büyük umudu budur:
Ölümün köklerinden bile hayat yeşerebilir.
Yan Lianke’nin Günler Aylar Yıllar’ı, sadeliğinin içinde büyük bir varoluş sorusu taşıyan, kısa ama zihinde uzun süre yaşamaya devam eden bir roman. İhtiyarın, Kör’ün ve o küçücük mısır filizinin hikâyesi, insanın doğaya karşı verdiği mücadeleden çok daha fazlasını anlatıyor.
Bize, yaşamanın bazen yalnızca kendimiz için direnmek olmadığını; bir başkasının, bir ağacın, bir tohumun, henüz gelmemiş bir zamanın hayatına kendi varlığımızı armağan etmek olduğunu hatırlatıyor.
Ve okur, kitabın son sayfasını kapattığında belki de hâlâ o kurak tarlaya bakıyor.
Güneş kavuruyor.
Toprak susuzluktan çatlıyor.
Kör sadakatle bekliyor.
İhtiyar toprağın altında…
Ama bir yerlerde, insanlığın geleceği için bir ata tohumu hayat bulmayı bekliyor.
Zeliha Tamer UÇAR

Son Yorumlar