Yazarımız Orhan Aras, Türklerin Almanya’ya göçünün altmışıncı yılı dolayısıyla düzenlenen yarışmada “Opera” isimli öyküsüyle ödül kazandı. Ödül törenindeki konuşmasını takdim ediyoruz.
Çok Değerli Hanımefendiler, Beyefendiler!
12’li yaşlarımda ilk romanımı okumuştum. Romanda İranlı bir vezir 1800’lü yıllarda Almanya’ya gelir. Berlin’de hayatında ilk kez bir opera izler. “Büyük Vezir”, opera hakkındaki düşüncesini romanda şöyle anlatıyordu: “Siyahi bir kadını meydanda cayır cayır yaktılar. Kadın yanarken bağırarak türkü söylüyordu. Gavurların bu işine bir türlü akıl erdiremedim.”
Uzun bir süre, opera ismi aklıma geldikçe, gözlerimin önünde, meydanda yakılırken türkü söyleyen bir kadın ve onu izleyen gavurlar canlanıyordu.
Üç yıl sonra devam ettiğim okuldan başka bir okula nakloldum. Bir gün dersimize siyah saçları beline kadar uzanan bir öğretmen geldi. Kocaman kara gözleri ve sağ yanağında dikkati çeken gamzesi vardı. 30 yaşlarındaki bu güzel hanım bizim müzik öğretmenimizdi.
O, konuşurken herkes dikkatle Onu dinliyordu. Okulun salonunda bir sülün gibi nazla yürüdüğünde bütün öğrenciler, hatta öğretmenler hayranlıkla Ona bakıyordu. Aniden, “Çocuklar, sizlere bir arya söylemek istiyorum,” dedi.
Arya nedir bilmiyorduk. Güzel öğretmenimiz İtalyanca bir arya okumaya başladı. Bir anda sınıftan taşan muhteşem sesi dalga dalga yayılarak bütün okulu kapladı.
Sınıfların pencereleri açılmış, öğretmenler de öğrencilerle birlikte kafalarını dışarıya çıkarmış bu muhteşem sesi dinliyorlardı.
Arya biter bitmez hepimiz hem o sese hem de öğretmenimize âşık olmuştuk.
O aşk daha içimde yaşarken Almanya’ya geldim. Almanca öğrendim. Param oldukça operadan operaya gidiyordum. Kim bilir, belki de operalarda, hem meydanda yakılan o Afrikalı kadını hem de güzeller güzeli öğretmenimizi arıyordum.
Ama hiç birini bulamadım. Bir gün İran Şahı Nasreddin’in yazdığı günlükleri buldum. 1873 yılında o, vezirleriyle Almanya’ya gelmiş ve Berlin’de Kayzer’in konuğu olmuştu.
Heyecanla kitapta vezirin anlattığı opera sahnesini aradım. Operadan bahis yoktu. Ama Şah da kendi açısından Almanları şöyle anlatıyordu:
“Potsam’da, Alman padişahının kışlık sarayında balo dedikleri bir eğlence vardı. Alman padişahının sarayındaki kadınlar, genç subayların kollarında neşeyle dans ediyorlardı. Alman padişahı ve Bismark Han namuslarını kurtarmak yerine gülerek dans edenleri izliyorlardı.
Alman padişahının karısı bana geldi ve beni de dansa davet etti. Çok kızdım. Ama belli etmedim. Ona dedim ki, “bizim ülkemizde şah değil de cariyeler dans ederler”.
Bu Almanları anlamak cidden çok zordur.”
Şimdi burada, İran Şahı’nın dediği gibi, “anlaşılması zor Almanların ülkesinde”, opera ismiyle yazdığım bir öykü nedeniyle ödül alıyorum. Hayat hep böyle sürprizlerle dolu.
Ödülü alırken, ister istemez geçmiş ve o sülün gibi nazlı öğretmenimiz gözlerimin önünde canlandı. Bir de, elbette altmış yıldır burada emeği ile yaşayan halkımız…
Ben bu ödülü, iki yürekli, bir yüreği Almanya, bir yüreği Türkiye için çarpan emekçi insanlar adına almak istiyorum. Onlar, zaman zaman horlanan, dışlanan, “Alamancı”, “yabancı” diye suni isimlerle isimlendirilen ve burada sadece ve sadece emeği ile kendisini kabul ettiren Avrupalı Türklerdir.
Dünya Verlag’a, Jüri üyelerine ve değerli misafirlere en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Orhan ARAS

Tebrik eder başarılarınızın devamını dilerim