Geçtiğimiz aylarda “Roman Aleviler” adıyla kitabınız yayımlandı. Okuru bol olur umarız. Sizin de ifade ettiğiniz gibi Alevilikle ilgili birçok kitap yayımlandı, çalışma yapıldı. Bu yayın ve çalışmalar genelde, Aleviliğin makro tanımı ya da genel Alevi kimliği üzerine. Aleviliğin içinde yer alan mikro gruplar ve dar çevreler üzerine çalışmalar yok denecek kadar az. Sizi genel olarak Alevilik üzerine çalışmak yerine Roman Alevileri üzerine çalışmaya iten nedenler neydi? Neden özel olarak Aleviliğin içinde mikro bir grup olan Roman Alevilerini çalıştınız?
Nazik davetiniz ve güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Türkiye’de Alevi inancını ele alan oldukça geniş bir literatür bulunmasına rağmen, bu çalışmalar çoğunlukla “genel Alevi toplumu” söylemiyle hareket ediyor. Oysa sahaya çıktığınızda, Alevi inancını benimseyen etno-kültürel grupların birbirinden çok farklı tarihsel deneyimlere, sosyal konumlara ve gündelik hayat pratiklerine sahip olduğunu görüyorsunuz.
Roman Aleviler bu grupların en belirginlerinden birisi olmalarına rağmen, bilimsel çalışmalarda kendilerine neredeyse hiç yer verilmemiş, adeta görünmez kılınmışlardı. Doktora tezimde bu yokluğun ve görünmezliğin nedenlerine odaklandım. “Çingene” söylemine yüklenen olumsuz anlamların ve kalıp yargıların, Alevi inancını benimseyen topluluklar arasındaki izlerini sürmenin yeni, özgün ve kuramsal bir analitik zemin sunacağını düşündüm. Nihayetinde ulaştığım veriler; Alevilik ve Roman kimliği ekseninde genel kabul gören kimi tespitlerin eleştirel bir okumasına kapı araladı. Bu çalışma, toplumsal alanda ötekileştirilen grupların kendi içlerinde homojen bir yapıya sahip olmadığını, aksine eşitsiz ve hiyerarşik ilişkileri kendi içlerinde de yeniden üretebildiklerini ortaya koydu.
Hocam Roman topluluklar kimlerden oluşmaktadır? Nerelerden, nerelere gelmişler? Romanların tarihleri hakkında neler söylenebilir? Bunlar homojen bir grup mu yoksa farklı bölgelerde farklı özelliklere mi sahipler?
Toplum, Romanları genellikle homojen bir grup gibi değerlendirme eğilimindedir. Oysa karşımızda kendi içlerinde köklü tarihsel ve kültürel farklılıklar barındıran çok katmanlı yapılar bulunuyor. Genel kabul gören teze göre, Roman grupların kökeni Hindistan’a dayanmaktadır. Bu topluluklar, 5. ve 15. yüzyıllar arasında gerçekleşen büyük göç dalgalarıyla dünyanın dört bir yanına yayılmışlar. Göç yollarında Farsça, Ermenice ve Yunanca gibi farklı dillerle gerçekleşen etkileşim zamanla bu grupların ana dillerini de dönüştürüp şekillendirmiştir.
Literatürde bu toplulukların Dom, Lom ve Rom olmak üzere üç ana kola ayrıldığı belirtilir. Fakat saha araştırmalarında “Roman” grupların sadece bu kategorilerden ibaret olmadığını gördüm. Örneğin Uşak’ta görüştüğüm gruplar kendilerini Rom, Dom ya da Lom olarak tanımlamıyorlardı. Bunun yerine “demirci”, “elekçi”, “sepetçi” gibi doğrudan mesleki adlandırmaları kimlikleştirmeyi tercih etmişlerdi. Üstelik bu grupların kendi aralarında konuştukları diller de yapısal olarak farklıydı. Sepetçilerin Romanes, elekçilerin Lomavren diline yakın bir diyalekt, demircilerin ise Farsçadan yoğun biçimde etkilenmiş kendilerine özgü bir dil konuştukları görülüyordu. Dolayısıyla Romanlar hakkında üretilen genellemeler, bu derin grup farklarını tamamen görünmez hale getiriyor. Sadece Türkiye’de değil, Roman toplulukların yaşadığı her ülkede bu iç çeşitlilik gözden kaçırılıyor.
Türkiye’de etnik, mezhepsel, ideolojik gruplar araştırılırken, konuşulurken ve tartışılırken bu grupların kendi içlerindeki farklılıkları, yaşamsal pratikleri göz önüne alınmıyor. Farklı grupların kültürel birikimleri, yaşam pratikleri aynı payda altında değerlendiriliyor. Bu durum ve durumun sonuçları hakkında neler söylersiniz?
İsabetle belirttiğiniz bu durum, Türkiye’deki kimlik siyasetinin ve sosyolojik tartışmaların en kronik sorunlarından biridir. Aleviler, Romanlar, Kürtler ya da Türkmenler gibi geniş şemsiye kategoriler, bu toplulukların kendi içlerindeki özgünlükleri görünmez kılmaktadır. Örneğin kamusal alanda “Roman” denildiğinde aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan ya da aynı tarihsel serüveni yaşadığı varsayılan homojen bir grup düşünülür. Benzer şekilde, Alevilik de çoğu zaman kendi iç çeşitliliğinden koparılarak monolitik bir yapıymış gibi sunulur.
Bu genellemeler yalnızca akademik veya yöntemsel bir problem teşkil etmekle kalmaz; günlük hayatın dokusunu şekillendiren pratik sonuçlar da doğurur. Gruplar arasındaki katı sınırların muhafaza edilmesine, örtük hiyerarşik mekanizmaların sürdürülmesine ve büyük kimlik blokları içinde “azınlığın azınlığı” konumunda kalan toplulukların kendilerine has kimliklerinin, egemen/homojen söylemler altında yok olmasına yol açar.

Alevilik çeşitli platformlarda belki de en çok tartışılan konulardan. Bu konunun çok konuşulması, tartışılması tanındığı, bilindiği anlamına gelmiyor ne yazık ki. Daha çok kulaktan duyma bilgiler tedavülde. Aleviler sadece Türklerden oluşur, Kürt Alevi yoktur gibi kalıp cümlelerle sıkça karşılaşırız. Durum böyle iken Roman Aleviler nereden çıktı sorusu mutlaka soruluyor. Evet, “Roman Aleviler” derken kimleri ve neyi kastediyorsunuz? Kimlerdir “Roman Aleviler”?
“Roman Alevi” ifadesini homojen, sınırları net çizilmiş bir etnik gruba karşılık gelecek şekilde kullanmıyorum. “Roman” kavramı etnik özellikleri itibariyle Rom olan topluluğu tanımlar. Ancak özellikle 2000’li yıllardaki “Roman Açılımı” sonrasında bu kavram, kamusal alanda kazandığı meşruiyet sebebiyle Rom olmayan diğer göçebe kökenli gruplar tarafından da kullanılmaya başlandı. Bu eğilimin arkasında; dernekleşme süreçleri, kamusal alanda görünürlük kazanma, siyasi temsiliyet, sosyo-ekonomik hak arayışları ve en önemlisi “Çingene” kavramına yüklenen tarihsel, olumsuz çağrışımlardan uzaklaşma stratejisi yatmaktadır.
Dolayısıyla “Roman Alevi” ifadesi tek bir kimliğe değil; daha ziyade benzer tarihsel dışlanmışlıklar ve ortak deneyimler etrafında şekillenen dinamik bir alana işaret eder. Bu alan farklı tarihsel kökenler, farklı diller ve farklı kültürler barındırır. “Roman Alevi” şemsiyesi altında yer verdiğim Rom, Dom, Lom ve Demirci gibi göçebe kökenli Alevi toplulukların zengin inançsal ve kültürel birikimi Alevi toplumu tarafından dahi büyük ölçüde bilinmemektedir.
Alevilik egemen inanç (Sünni-Ortodoks İslam) tarafından dışlanmakta, üstenci bakış açısıyla yargılanmaktadır. Alevilik tarih boyunca ötekileştirilmiştir. İnanç biçimi, inanç pratikleri fiziksel ve siyasi baskı altına alınmıştır. Egemen inanç ve düşünüş tarafından ötekileştirilen Alevilik için Aleviler tarafından da ötekileştirilen Aleviler de var. Türk, Kürt ya da Arap Aleviler tarafından ötekileştirilen, dışlanan Roman Aleviler… “Ne vatandaşız Müslümanız ne de Aleviyiz.” diyerek bu dışlanma ve ötekileştirilmeyi dile getiriyorlar. Siz sahada da bu durumları gözlemlediniz. Neler söylersiniz bu hususla ilgili?
Doktora tezimin ve kitabımın temel sorunsalı bu can yakıcı kırılma noktasıyla alakalıydı. Teorik düzlemde Alevi inanç felsefesi eşitlikçi söylemi savunur; etnik kökeni ne olursa olsun “72 millete bir nazarla bakmayı” temel bir düstur olarak kabul eder. Fakat toplumsal gerçeklik ve gündelik hayat pratikleri, her zaman bu teorik söylemlerle eş güdümlü değildir.
Nitekim saha araştırmam sırasında pek çok farklı kentte yaşayan Roman Alevi birey, Roman olmayan (Türk, Kürt, Arap) Aleviler tarafından dışlandıklarını ifade etti. Özellikle “Bizi Alevi’den saymıyorlar” serzenişini sahada farklı aktörlerden defalarca duydum. Bu durum anlık, bireysel bir kırgınlığın ötesinde; kuşaklar arası sosyal ilişkilerin ve mesafe koyma pratiklerinin inşa ettiği kolektif bir duygu durumudur. Roman bireyler cem evlerinde, kutsal mekân ziyaretlerinde ya da Alevi kurumlarının organize ettiği sosyo-kültürel etkinliklerde kendilerine yönelik örtük veya açık bir dışlamayla yüzleşiyorlar.
Toplumda Roman kimliğine yönelik kökleşmiş ön yargılar o kadar baskın ki, bu egemen refleks ötekileştirilen grupların kendi iç evrenine de taşınabiliyor. Yani dışlayıcı tutum ve davranışlar sadece hegemonik çoğunluğa özgü kalmıyor; bizzat kendisi de mağduriyet deneyimine sahip olan grupların içinde yeniden üretilebiliyor. Roman Alevilerin deneyimi bu yönüyle son derece öğreticidir. Örneğin Uşak’ta Roman Alevilerin bağlı olduğu Işık Çakır Sultan Ocağı’nın Dedesi, sırf talipleri arasında Romanlar bulunduğu için Roman olmayan Aleviler tarafından “Çingenelerin Dedesi” olarak yaftalanmıştır. Bu tutum, söz konusu Romanlar olduğunda, Alevilikte kutsallık atfedilen bir makamın (dedelik makamının) dahi nasıl kolayca damgalanabildiğini gösteren çok çarpıcı ve sarsıcı bir örnektir.
Alevilik normalde mazlumun, ezilenin, garibanın yanında olma; adaletsizliğe direnme öğretisi üzerinde yükselir. Böyleyken Roman Alevileri diğer Aleviler neden dışlıyor? Bu paradoks nasıl açıklanabilir?
Bu paradoks aslında yalnızca Alevi toplumuyla sınırlı bir olgu değil; genel olarak toplumsal yapıyla ilgilidir. Bireyler veya topluluklar evrensel, eşitlikçi ve özgürlükçü söylemleri samimiyetle savunabilirler; fakat bu durum, onların gündelik yaşam pratiklerinde tarihsel ve kültürel ön yargılardan tamamen arındıkları anlamına gelmez.

Roman topluluklara yönelik klişeler ve kalıp yargılar çok eski, köklü ve yaygındır. Onların “inançsız”, “cahil” ya da “kuralsız” olduğuna dair üretilen dışlayıcı anlatılara sadece Türkiye’de değil, dünyanın hemen her coğrafyasında rastlanır. Bu kültürel bagaj, Alevi toplumunun kolektif hafızasında da yer buluyor. Dolayısıyla Romanların “gerçekten Alevi olup olmadıkları” birçok kişi tarafından sorgulanıyor. Bu mesafe koyma eylemi bazen cem evlerinde açık bir dışlama şeklinde, bazen de gündelik ilişkilerde daha örtük biçimlerde tezahür ediyor. Özetle; tarihsel ön yargılar, sınıfsal eşitsizlikler, mekânsal ayrışmalar ve toplumsal hiyerarşi birbirini tetikliyor. Roman Alevilere yönelik mesafeli duruşun arkasında bu çok katmanlı ve köklü yapısal paradoks yatmaktadır.
Aleviler, Romanlar, Roman Aleviler… gibi merkez inanç, düşünce ve yaşam pratiklerinin kenarında, çeperinde sınıflandırılan gruplara merkezde yer alanlar üstten bakarlar; bu bakışı yumuşatarak ya da bu grupları pohpohlayarak ortaya koyarlar. Genelde Romanlar denince şen şakrak, gamsız, keyifli, neşeli, dünyada olan biten hiçbir şeyi kafasına takmayan insan imajı akla gelir. Siz sahada çalıştınız. Romanlarla, Roman Alevilerle birebir karşılaştınız, konuştunuz. Egemen anlayışın bu gruplar hakkında oluşturduğu imaj doğru mu? Bu insanlar gerçekten gamsız mı? Neler söylersiniz?
Bahsettiğiniz bu imaj, bireylerin gündelik yaşamını basitleştiren ve karikatürize eden son derece yüzeysel bir ifadedir. Haklarında kalıp yargılar üretilen gruplar, egemen bakış tarafından ya acımasızca damgalanır ya da aşırı biçimde romantize edilir. Her iki durumda da bu bireylerin zorlu hayat mücadeleleri geri plana itilir. Romanların gündelik yaşam kültüründe müzikle kurulan derin bağ, neşeyi bir direnç mekanizması olarak kullanma eğilimi ve güçlü sosyal ilişkiler öne çıkan unsurlardır; fakat bu toplulukların sosyal pratikleri sadece eğlenceden ibaret değildir.
Kronik işsizlik, derin yoksulluk, güvencesiz çalışma koşulları, barınma krizi, eğitime erişememe ve sistematik dışlanma gibi hayati meseleler, Romanların günlük yaşamlarının en birincil, en katı gerçekleridir. Bu ağır sosyo-ekonomik şartlarla mücadele eden bireyler, bir de sürekli olarak egemen topluma kendilerini ispatlamak zorunda kalıyorlar. Sahada sıklıkla duyduğum “Biz de insanız”, “Biz de bu ülkenin vatandaşıyız”, “Biz de Müslümanız/Aleviyiz” gibi ifadeler aslında maruz kalınan toplumsal kuşatılmışlığı gözler önüne seriyor. Dolayısıyla Romanları sadece “neşeli ve gamsız insanlar” olarak kodlamak, onların yaşadığı derin yapısal sorunları görünmez kılarak önemsizleştiren bir yaklaşıma yol açıyor.
Saha çalışması yaptığınız yerlerde özellikle Uşak’ta Romanlar kendilerini tarif ederken Elekçi, Demirci, Sepetçi gibi meslek adları kullanıyorlar. Normalde insanların geçim kaynağı olan mesleki adlandırmalar neden farklı grupların etnik ve kültürel özelliklerini yansıtan kavramlar haline geldi? Bu durumun arka planında neler olabilir?
Bu durum, göçebe kökenli toplulukların yerleşik toplumla kurdukları tarihsel-ekonomik ilişkilerle ve geliştirdikleri korunma stratejileriyle doğrudan bağlantılıdır. Roman toplulukların kendilerini icra ettikleri zanaatlar ve sundukları hizmetler üzerinden tanımlaması yaygın bir tutumdur. Zamanla bu kavramlar sadece birer ekonomik faaliyet olmaktan çıkmış; hem etno-kültürel kimliğin ve dilsel farklılığın taşıyıcısı haline gelmiş hem de dışarıdan gelecek etnik damgalardan kaçınmanın bir nevi kalkanı olmuştur. Benzer bir örneğe Ermenistan’da rastlarız; oradaki Lom topluluğu, kendilerine yönelik aşağılayıcı bir anlam içeren “Bosha” kavramını reddederek bunun yerine kendi zanaatlarını öne çıkaran ve elekçi anlamına gelen maggovt kavramını ikame etmişlerdir.
Uşak sahasında karşılaştığım demirciler, elekçiler ve sepetçiler arasında sadece mesleki değil, hem etno-kültürel hem de bariz dilsel farklılıklar mevcuttu. Yani aynı mahalle sınırları içinde yaşayan insanlar, köken ve aidiyet olarak kendilerini çok farklı biçimlerde konumlandırıyorlardı. Bu nedenle, bu kavramları günümüzde sadece “eski zanaat isimleri” olarak okumak yanılgı olur. Bunlar aynı zamanda tarihsel hafızayı, gruplar arası sınırları, akrabalık ağlarını ve toplumsal ilişkileri günümüze taşıyan yaşayan birer kimlik göstergesidir.
Alevi Romanlar ülkemizin nerelerinde yoğun olarak yaşamaktadırlar? Değişik bölgelerde yaşayan bu topluluklar arasında inanç ve pratik anlamında farklılıklar var mı? Hocam bu gruplar birbirleriyle nasıl iletişim halindeler?
Roman Aleviler, sanılanın aksine Türkiye’nin belirli bir bölgesine sıkışmış değillerdir; ülkenin hemen her bölgesinde, farklı yoğunluklarda yaşamlarını sürdürmektedirler. Mevcut literatürde, Romanlar arasında Alevi inancını benimseyen grupların sınırlı olduğu ya da örneğin Ege Bölgesi’ndeki Romanların Alevi inancıyla bağının bulunmadığı iddia edilir. Ben saha araştırmalarımda bu iddiaların aksi yönünde verilere ulaştım. Hem tezimde hem de kitapta, Roman Alevilerin Türkiye’nin farklı kentlerine yayılan geniş ve köklü akrabalık ağlarını somut verilerle belgeledim.
Bu topluluklar, söz konusu akrabalık ilişkileri ve tarihsel olarak bağlı bulundukları Alevi ocakları vasıtasıyla birbirleriyle dirsek temasını ve iletişimlerini koruyorlar. Tabii bu noktada, bölgelerin kendi özgün sosyo-kültürel yapılarına ve aralarındaki farklara dikkat çekmek gerekir. Zira Türkiye’deki tüm Roman Aleviler tek bir homojen blok olmadığı gibi, aynı Alevi ocağına da bağlı değillerdir. Dolayısıyla, hepsinin birbiriyle aktif ve sürekli bir iletişim içinde olduğunu söyleyemeyiz. Genel Alevi toplumu içinde gözlemlediğimiz yerel, bölgesel ve pratik farklılıklar, doğal olarak Roman Alevi gruplar arasında da mevcuttur. Bu inançsal veya pratik farklılıklar Roman olmaktan kaynaklı özgün farklar değildir; esasta bağlı olunan Alevi ocağının birikimi ve o ocağın konuşlandığı coğrafyanın kültürel özellikleriyle doğrudan ilintilidir.

Ozan Bey saha çalışmaları yaparken sizi şaşırtan, sarsan, bu kadarı da fazla dediğiniz herhangi bir olay yaşadınız mı, olağandışı manzaralara şahit oldunuz mu?
Benim için saha çalışması boyunca Roman bireylerin maruz kaldığı ağır, sistematik dışlanma pratiklerini doğrudan kayıt altına almak ve bu süreçleri sessizce dinlemek başlı başına olağan dışı ve sarsıcı bir deneyimdi. Görüştüğüm bireylerin dışlanma hikayelerini anlatırken büründükleri bezgin ruh halleri, gözlerindeki kırgınlık, öfke ve geleceğe dair besledikleri umutsuzluk, bir araştırmacı olarak kendimi çok kötü hissetmeme neden oldu. Bu tanıklıkları metne ne kadar aktarsam da bir şeyler hep eksik kalacaktır.
Örneğin; çocukluk ve gençlik döneminde vefat eden aile bireylerini “normal/yerleşik insanlarla” aynı mezarlığa defnemeyen 86 yaşındaki bir görüşmecimin o anki yüz ifadesini, ses tonundaki titremeyi hangi kavramla tam olarak anlatabilirim? Sırf kimliklerinden ötürü misafir oldukları köylerden dövülerek çıkarılan; cenazelerine dahi saygı gösterilmeyen toplulukların duygu dünyasını hangi kelimelerle izah edebilirim? Kendi öz dedelerini, ninelerini, amcalarını mezarlıklara kabul edilmedikleri için dağ başlarına, ovalara ya da tren yollarının kenarlarına gömmek zorunda kalan insanların çaresizliğini; zamanla yok olup giden o mezar yerlerinin ardında bıraktığı derin manevi boşluğu “dışarıdan gelen bir yabancı” olarak ne ölçüde yansıtabilirim? Nitekim sahadaki görüşmelere eşlik eden derin ve uzun susma anları her şeyi yeterince anlatıyordu.
Çalışmanızın görülmeyen, görülmek istenmeyen, kendi inanç topluluğu tarafından bile dışlanan Romanların görülmesi, duyulması, kabullenilmesi noktasında hangi boşlukları doldurması gerektiğini düşünüyorsunuz ya da hangi boşlukları doldurdu bu çalışmanız? Çalışmanızın sonuçlarından, aldığı tepkilerden bahseder misiniz?
Bu çalışma, Türkiye akademik literatüründe doğrudan Roman Alevileri odağına alan, sahaya dayalı ilk bilimsel çalışma olma özelliğini taşıyor. Türkiye’de Romanlar ve inanç dünyaları üzerine kaleme alınan metinlerde genelleştirilmiş ifadelere çok sık rastlanır. Örneğin Rom, Dom ve Lom grupların yaşadıkları coğrafi bölgeler harita üzerinde çok keskin, geçirgen olmayan sınırlarla ifade edilir; Alevi inancını benimseyen Romanların azınlık olduğu iddia edilir ya da Ege Bölgesi’ndeki Romanların Alevi inancını kabul etmediği ileri sürülür…
Ben çalışmaya başlarken akademik camiada genel kabul gören böylesi kategorik ve toptancı yaklaşımlara mesafeli durdum. Kuramsal ezberlerin tersinin de sahada mümkün olabileceğini öngörerek saha verilerini büyük bir titizlikle ve ön yargısızca ele aldım. Toplumsal hafızada “Çingene” sözcüğüne yüklenen olumsuz anlamların ve kalıp yargıların, bir araştırmacı olarak benim üzerimdeki olası etkileriyle de sürekli olarak entelektüel bir mücadele yürüttüm. Eğer sahaya böylesi eleştirel bir tutumla çıkmamış olsaydım, bu kitabı yazmak kesinlikle mümkün olmayacaktı. Zira benim çalışmam da mevcut literatürü, Romanlar ve Roman Alevilerle ilgili genel geçer yaklaşımları tekrar etmekle yetinen sıradan bir metin olmaktan öteye geçemeyecekti.
Bu çalışma; Roman Alevilerin zengin etno-kültürel birikimlerini, tarihsel Alevi ocak bağlantılarını, Roman olmayan Aleviler tarafından Romanlara uygulanan iç dışlanma pratiklerini ve Uşak yöresindeki “Demirciler” gibi daha önce akademide hiç belgelenmemiş grupların varlığını ilk kez okurun ve akademinin dikkatine sunuyor. Elbette inanç, etnisite ve grup içi dışlama alanlarına odaklanan bu tür çalışmalar, kapsamı itibarıyla beğeni topladığı kadar çeşitli eleştirilerin de hedefi olacaktır. Zaten sosyal bilimlerin temel amacı, herkesin üzerinde uzlaştığı, güvenli ve konforlu metinler üretmek değil; aksine tartışılmamış hassas konuları bilimsel bir olgunlukla tartışmaya açabilmektir. Bu yönüyle genel kabullerin dışına çıkan ve “en altta” görülenin sesini duyan bir çalışma ortaya koyabildiğim için mutluyum.
Bu vesileyle çalışmanın böylesi olgun bir sonuca ulaşmasına büyük katkı sunan değerli danışman hocam Şükrü Aslan ile Derya Fırat ve Egemen Yılgür hocalarıma buradan tekrar en içten teşekkürlerimi sunarım.
Son olarak neler söylersiniz?
Uşaklı Roman Alevilerin sosyo-kültürel birikimlerini ve maruz kaldıkları grup içi dışlanma pratiklerini merkezine alan bu kitap, sadece belirli bir topluluğun yerel hikâyesi değildir. Bu çalışma aynı zamanda Türkiye’de kimliklerin nasıl inşa edildiğini, toplumsal eşitlik söylemlerinin sınırlarını ve köklü ön yargıların gündelik ilişkilerde kendisini nasıl yeniden ürettiğini gösteren bir örnektir.

Kitabın okurlarına yeni ve sarsıcı sorular sordurmasını umuyorum. Çünkü sosyal hayatta bazen doğru ve yerinde sorular sormak, uzun teorik açıklamalardan çok daha kıymetli ve dönüştürücüdür.
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Ozan DOĞAN
- Lisans eğitimini Afyon Kocatepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı.
- Yüksek lisans ve doktora derecesini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Sosyoloji Bölümünde aldı.
- “Katmanlı Ötekilik: Uşaklı Alevi Romanlar Örneği” başlığını taşıyan doktora tezinde Uşaklı Alevi Romanların etno-dinsel ve kültürel birikimleri ile grup içi dışlama pratiklerini inceledi.
- Doktora tezi “Roman Aleviler” başlığıyla kitaplaştırıldı.
- Çeşitli kitaplarda ve dergilerde makaleleri yayınlandı. Etnisite, inanç, edebiyat, sosyal tarih ve hafıza başlıkları ekseninde çalışmalarını sürdürmektedir.
Son Yorumlar