“İdealist Bir Neslin Hikâyesi” alt başlığı ile yayınlanan kitabınızın ilginç bir adı var: “P.K. 546” Kitabınızı okudukça 546 numaralı posta kutusunun adeta bir karaktere büründüğünü görüyoruz. Bahseder misiniz P.K. 546’dan?
İnsanın kullandığı bazı eşyalar zamanla onunla özdeşleşir, âdeta onun bir parçası olur. Kaleminiz, kravatınız, fularınız veya çay içtiğiniz bardak sanki hep sizden başka birine yakışmayacak gibidir. PK 546 da 1970’li yıllarda Adana Kültür Derneğinin mensupları için böyle vazgeçilmeyecek bir tılsımlı kutudur. Uzakları yakın eden bu kutuda umudun, sabrın, heyecanın, çilenin izleri vardır. Çoğunluğunu yurdun değişik şehirlerinden Adana’ya okumak için gelen öğrencilerin oluşturduğu derneğin o yıllarda en önemli haberleşme aracı PK 546’dır. Bir gün arkadaşlarımızdan Abdi Savaş ona seslenir ve der ki:
“Ey! PTT’nin en haysiyetli, en şahsiyetli, en karakterli ve en şerefli posta kutusu!
Görev yaptığın sürede, içine konan mektup, telgraf, davetiye, kutlama mesajları vs. gibi iletişim türlerinin hiçbirinde; ihanet, irtikâp, yolsuzluk, art niyet ve ikiyüzlülük bulunmayan zarfları sahiplerine ulaştırmanın haklı gururunu bizzat yaşadın. Ne mutlu sana! Hiçbir Posta Kutusu senin kadar şanslı olamaz.
Bu yüzden sen, Adana Kültür Derneği’ne ait bir posta kutusu olmanın elbette sevincini ve mutluluğunu duymalısın, çünkü öyle bir yerdi ki senin mensubu olduğun yer; burada ayrılık gayrılık nedir bilinmezdi; herkese din, dil, ırk farkı gözetmeksizin sevgi, saygı ve hoşgörü ile yaklaşılır; paylaşma ve yardımlaşma hissettirilmeden yapılırdı.
Burada insanlar meseleleri tartışır, okur, yazar, sorup sorgulardı. Anlayacağın ki anlamışsındır, bir çeşit dergâh, bir çeşit okuldu burası.
Müdavimlerinin tamamı kardeş gibiydi. Gündüz gözüyle eline gemici fenerini alıp ‘Adam arıyorum, adam’ demene gerek yoktu. Çünkü o çatı altına gelenlerin tamamı ‘gibisi yok adam’dı.” (PK 546, s.163)
Hocam P.K. 546 adlı kitabı yazma fikri nasıl oluştu? Hangi saikler etkili oldu kitabın yazımında?
M. Hayati Özkaya
Kitabın önsözünde da belirttiğim gibi bu kitabı yazma fikri, tarihi bir görevi yerine getirmekti. 1980 öncesi yaşadığımız dönemin izlerini yarına taşımak, dünü gelecekle buluşturmaktı. Bu açıdan baktığımızda bu kitap sadece bir hatıralar demeti değildir.
Bu kitap aynı zamanda dünü merak edip ondan bir şeyler çıkararak yarını hazırlamak isteyenler için kaynak bir eserdir. Bir başka deyişle PK 546, var olduğu yıllarda kendine Adana’yı hareket noktası yaparak bütün bir ülkenin dertlerini, sıkıntılarını, hasretlerini anlatır.
Kitaba konu olan o idealist nesilden kısaca bahseder misiniz?
Kitapta bahsettiğimiz idealist nesil bence Türkiye’nin ümidiydi. Her biri okullarını bitirip sahip oldukları mesleğin gereğini yurdun farklı mekânlarında en iyi, en güzel şekilde yerine getireceklerdi ki getirdiler. Onlar bir yandan görevlerinin gereğini yapacak bir yandan da Adana Kültür Derneği’nde elde ettiklerini hiçbir karşılık beklemeden topluma sunacaklardı. Türk milletini mutlu, sağlıklı, güçlü ve güvenli bir hayata taşıyacaklardı. Bu sadece Türkiye coğrafyası ile sınırlı değildi.
Türk milletinin nefes alıp verdiği her yerde aynı duygu ve düşünceleri gerçekleştirmek istiyorlardı. Peki, bunu yapmak için Adana Kültür Derneği’nde ne yapıyorlardı? Okuyorlardı, dinliyorlardı, araştırıyorlardı, tartışıyorlardı, sorguluyorlardı. Çünkü en kuvvetli gücün fikir olduğu biliyorlardı. Fikrin temelinde ve gelişiminde de “bilgi, sevgi, ülkü” gibi üç değerli kaynak vardı. Bu kaynaklardan beslenen gençlik elbette idealist bir nesil olacaktı.
Kitabın merkezinde Adana Kültür Derneği ve bu derneğin kurucusu abiniz Necdet Özkaya yer alıyor. O zamanların Adana’sından, Necdet Özkaya ve ailenizden, abilerinizden bahseder misiniz?
Necdet Özkaya ve Özkaya ailesi PK 546’nın mihenk noktası olsa da aslında anlatılan olaylar ve kahramanlar, o dönemde yurdun dört bir tarafında rahatlıkla görebileceğimiz olaylar ve kahramanlardır diyebilirim. Ağabeyim Necdet Özkaya’nın öğretmen olarak atandığı ilk yer Adana’dır. 22 yaşlarında geldiği bu şehre, bir süre sonra bizi de yani babasız kalan sekiz kardeşini ve eşini yitiren bir anneyi de alır getirir Van’dan… Sonrasını kitapta çok ayrıntılı anlattım.

Necdet Özkaya
Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Necdet Özkaya sadece bizim ağabeyimiz yol göstericimiz olmadı, o aynı zamanda öğrencilerinin de bir ağabeyi, bir kılavuzu oldu. Bu rehberliğin adresi her zaman ve her şartta bizi ve öğrencilerini tek bir adreste “memleket meselesinde” buluşturmaktaydı. Öyle ki onun kurduğu Adana Kültür Derneğinin her ferdi, bu meseleyi çözebilecek güce sahip olduğuna inanıyordu. Bunun içinde kendimizi okuyarak geliştirmemiz gerektiğini onun sohbetleriyle keşfediyorduk. İşte bundan dolayı PK 546’yı “Bir nesli vatan ve millet sevgisiyle yetiştiren eşsiz öğretmen, değerli ağabeyim Necdet Özkaya’ya “ ithaf ettim.
Hocam kitabınızda birçok farklı isim var. Bu isimlerden Terzi İsmet Usta ve lokantacı Ali Bey ismine çok rastlıyoruz. Bu isimlerden ve diğerlerinden bahseder misiniz?
PK 546’da isminden ve terzihanesinden sık sık bahsettiğimiz İsmet Usta eğitim ve kültür dünyamızda yıllarca üzerinde konuşulan “Arif mi âlim mi, ilim mi irfan mı?” tartışmasının “irfan” tarafında yer alan “arif” biriydi. Terzihanesi ise çok farklı bir mekândı. Kumaşların sıra sıra dizildiği rafın bir bölümü kitaplara ve dergilere ayrılmıştı. Gece geç saatlere kadar süren sohbetler, okunan kitaplar bu mekâna bir okul havası kazandırıyordu.
Dernekte göremediğimiz arkadaşları bulacağımız ikinci adres İsmet Usta’nın yeriydi. Tabii burası sadece bizim arkadaşların uğrak yeri değildi. Gönlü hoş, aklı boş zannettiğimiz insanlardan tutun da her meşrepten, her kesimden insanın da uğrak yeriydi. Fukarası gelir karnını doyurur, çayını içer gider… Dertlisi gelir derdini anlatır giderdi. Çok nadir de olsa parası pulu olan birkaç müşterinin de zekâtını bıraktığı bu dükkâna biz kendi aramızda çok özel bir isim bulmuştuk: “Terzi-i Ceket Akıllı İsmet” Kısacası, bize göre dünyanın en güzel, en iyi, en dost, en cömert insanıydı İsmet Usta…
![]()
Lokantacı Ali abi de cömertliğiyle gönüllerimizi fethetmiş, güzel bir insandı. Bankalar Caddesindeki o mütevazı lokantasının kapısını hâli vakti olmayan dernekteki arkadaşlarımıza açmıştı. Lakin beklediği ilgiyi göremeyince dernek başkanımız Oğuz Özkaya’ya “Senin bu çocuklar niye gelip karınlarını doyurmuyor?” diye sormuş, aldığı cevap karşısında “İşte ben bu yüzden seviyorum bu ülkücü çocukları!” demişti. Ali Karataş’ın sevdiği bu çocuklar “Ücret ödemeden yemek yemeyi utanılacak bir şey” olarak değerlendirdikleri için lokantaya ancak bir iki gün gidebilmişlerdi. İşte böyle bir şeydi PK 546’nın kahramanları.
Elbette çevremizde gani gönüllü başka esnaflarda vardı. Onlar da zaman zaman kapısını çaldığımız ama her zaman Devlet, Töre, Bozkurt gibi bizi besleyen dergilerin yaşaması için gereken desteği aldığımız ağabeylerdi.
Ülkücü hareketin içinde yer almış, bir abisi ve bir kuzeni katledilmiş: abisinin biri de gözünü kaybetmiş biri olarak bugünden geriye döndüğünüzde neler düşünüyorsunuz? Ağır bedeller ödemiş biri olarak bu günleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu soruya 1980’den biraz daha gerilere giderek cevap verebiliriz, diye düşünüyorum. 1915’te Çanakkale’yi geçip İstanbul boğazına demir atmak isteyen ama başaramayan emperyalistler, 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması ile ellerini kollarını sallaya sallaya İstanbul’a girmişlerdi. Bu bizim için açıklanması zor bir durumdu. Çünkü Çanakkale’de yüz binlerce Mehmetçiğin kanı, canı ve hatıraları kalmıştı. Fakat bir süre sonra biz Anadolu’da verdiğimiz Millî Mücadele sonunda işgal edilen vatan topraklarını emperyalist güçlerin elinden almayı başarmıştık. Bu başarının ardında hiç kuşkusuz Çanakkale Zaferinin bize kazandırdığı bağımsızlık ruhu vardı. İşte bu örnekten yola çıkarak 1980 öncesinde emperyalist güçlerin Türkiye üzerindeki oyunlarını canı, kanı pahasına bozan ülkücü gençliği ben Çanakkale cephesindeki Kınalı Mehmetlere benzetiyorum.
Ulaşmak istediğimiz Turan ülküsüne ve güçlü Türkiye’ye zemin hazırlayan bu amansız mücadelemizi yabana atmak mümkün değil diye değerlendiriyorum. Dün verilen mücadelenin sonuçlarını bugün bağımsız Türk devletlerinin dalgalanan bayraklarında görüyoruz. Fakat bu bizim için yeterli değildir. Çünkü dün arzu ettiklerimize bugün tam manasıyla ulaştığımızı söylemeyiz. Lakin yeri gelmişken bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Ülkücülük zamana ve zemine göre şekil alan bir davranış biçimi değildir. Bizim benimsediğimiz Ülkücülük birtakım rantların peşinden koşmak, gelişen ve değişen birtakım siyasî oyunlarda rol almak da değildir.
![]()
Galip ağabeyin (Erdem) ifadesiyle, “Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daima bir mücadele içinde ömür tüketirler, hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile aileleri ile hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleriyle de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu hâlleri ‘kalabalık’a göre uslanmamaktır; kendilerine göre de yılmamak.” (PK 546,s.56)
Türkiye’nin 70-80’ler gibi hassas dönemlerini yaşamış biri olarak geçmişten günümüze değişen ya da aynı kalan insani özellik ve hassasiyetler hakkında neler söylersiniz?
Bu son sorunuza müsaade ederseniz size ve “dibace.net”e teşekkür ederek cevap vermek istiyorum. Evet, içinde bulunduğumuz zamanla, dünü mukayese etmek doğrusu bize ne kazandırır bilmiyorum. Çünkü insanoğlu her zaman zamandan şikâyetçi olmuştur. Mesela, Edip Ahmet Yükneki 12. yüzyılda yazdığı Atabetü’l-Hakayık’ta (Hakikatlerin Eşiği) kitabında insanoğlunun sıkıntılarını dile getirmiş ve zamandan şikâyet etmiştir. Bizler de şimdi 20. yüzyıldan dünyaya bakıp 21.yüzyılı değerlendirirsek objektif bir sonuç elde edemeyebiliriz.
Her dönemi bir kumaş gibi kendi ölçülerinde ama evrensel değerler bağlamında kesip biçmek ve şekillendirmek bana daha akıllıca bir yöntem gibi geliyor. Onun için hiç vakit kaybetmeden akıp giden zamanın elinde tutup insanı insan yapan değerleri yaşamanın ve yaşatmanın yolunu bulmalıyız. İnsana ve tabiata faydalı ve güzel olan ne varsa onun ardından koşmaya devam edelim. Bizi ve ülkemizi zirveye çıkartacak olan da sadece budur. Bu da ancak idealist bir nesli, nesiller boyu sürdürmekten geçer. Sabır ve gayret isteyen bu çalışmanın adı da bir başka kitabımın adıyla, “Ateşi Yeniden Yakmak” tır. Sözlerimi Tevfik Fikret’in şu unutmaması gereken mısraları ile bitirmek istiyorum: “Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır/ Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır.”
![]()
Hayati Bey biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Mehmet Hayati ÖZKAYA
- 1959’da Van’da doğdu.
- İlk ve orta öğrenimini Adana’da yükseköğrenimini Eskişehir’de tamamladı
- 1982’den itibaren çeşitli liselerde edebiyat öğretmeni ve idareci olarak çalıştı.
- 1993-1995 yılları arasında İtalya’nın Trieste şehrinde Yabancı Diller Enstitüsü’nde Türkçe okutmanlığı yaptı.
- Özkaya evli ve iki çocuk babasıdır.
- Kıssa-i Aşk, Ateşi Yeniden Yakmak, P.K 546 ve Bak Postacı Geliyor adlı kitapların yazarıdır.

Son Yorumlar