“Eski Zaman Türküsü” ilk kitabınız ancak öyküler adeta mahir, usta bir kalemden çıkmış, acemiliğe dair izler taşımayan nitelikte. Metinleriniz güçlü, çarpıcı… Öncelikle mekân tasvirlerini sorarak başlamak istiyorum. Anlatım dilinizle sokaktaki her görüntü, her varlık zihinlerde can buluyor. Mekânın, sizce öyküdeki önemi nedir? Mekânın, iyi bir başlangıç yapmak ya da okurun hikâyeye dâhil olmasını sağlamak gibi bir işlevi olduğu düşüncelerine katılır mısınız?
Mekân bize öykü karakterinin hikâyesinin nerede geçtiğini gösterir. Biz mekândan hareketle o karakterin yaşam koşullarını, sınıfsal kökenini, ekonomik durumunu ve sosyo-kültürel yapısını üç aşağı beş yukarı tahmin eder ve karakter hakkında bir ön bilgiye ulaşırız. Haliyle karakterin ruh halini, yaşam biçimini, konuştuğu dili ve diğer karakterlerle etkileşimini mekân kanalıyla daha çabuk ve daha gerçekçi kavrarız.
Diğer sorunuza gelirsek; evet, katılırım. Yukarıda da belirttiğim gibi mekân hikâyenin geçtiği yer olması itibariyle okura bir ön fikir verir ve onu karşılaşabileceği olaylara hazırlar.
Öykülerinizdeki kahraman ve karakterler, ötekiler, ötekileştirilmişler, işçiler, yoksullar, translar… Onların yaşamlarını sert, bıçkın ve gerçekçi dille anlatıyorsunuz. Verdiğiniz kesitleri yazarken, tedirgin olup kendinizi sansürlediniz mi? Yoksa cesaretimi hiç yitirmedim, kalemimi engellemedim, diyebilir misiniz?
Tedirginlik duymadım. Yalnız şuna dikkat ettim. Gördüğüm, bildiğim, duyduğum olayları, durumları, insanları yazarken gerçeğe birebir riayet etmedim.
Hikâyeleştirme ve kurgu esnasında yazdığım öykünün gerçeğe en yakın haliyle, edebiyat estetiğime denk bir hassasiyetle kimi yerlerini bile isteye makasladım. Anlatmak veya göstermek istediğim şeyi simgelerle, metaforlarla, eğretilemelerle işaret etmeye çabaladım.
“Kırmızı Defter” kitabınızın ilk öyküsü. Toplumda yaşanan ikiyüzlülüğü, yapılan kötülükleri herkesin bilmesine rağmen bu kötülüklerden kimsenin haberi yokmuş gibi davranılmasına değiniyor. Öykünüzdeki Süleymancık sembolünü sormak isterim. Burada toplumun sadece seyreden, küçük gözlerine mi gönderme yaptınız? Tepkisiz kaldıkça Süleymancığa mı benziyor insan?
Süleymancığın çift taraflı bir görevi var öyküde. Bir yanıyla tarafsız anlatıcıyken, diğer yanıyla da toplumsal ahlak normlarına bir gönderme işlevi görür.
Sorunuzun enikonu açıklanması hayli su kaldırır fakat biz yine de kısaca özetlersek, şunları söyleyebiliriz; günümüzde toplumsal ahlak normları genellikle üçlü sacayağından beslenir, ataerkil bakış açısı, üretim ilişkileri ve din. Toplum özellikle istismar, tecavüz veya haksızlıklar hususunda bu üç ana unsur üzerinden olaylara bakar ve tutumunu belirler.

Süleymancığın küçük gözleri toplumu temsil eder. Görür, duyar, bilir fakat kendisine ucu dokunmayan hiçbir şeyi umursamaz. Hatta yapılan kötülüğün üstünü örtmek için çaba sarf eder. Bir de tepkisiz kaldığı şeyleri, atasözleri ve deyimlerle teorize eder, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”, “kol kırılır yen içinde kalır”, “dişi köpek kuyruk sallamazsa, erkek köpek yanaşmaz” vb.
Kar’oğlan, Libyalı, Uzun Salih, Tikli, Samuray, Palamut Sami, Karikatür Duran, Melez Ahmet, Panço, Kambur, Tenekeci Abdurrahman, Sarı, Keş Zihni, Dörtgöz gibi pek çok lakaplı kahramanlarınız var öykülerinizde. Büyük bir zenginlik bu. Kulağa hoş geliyor. Ancak diğer yanıyla toplumumuzun takılan isimle, özellikle kişinin fiziksel eksikliklerine dair lakap konulması çok da yaralayıcı bir durum. Sizce o mahalledeki insanların lakaplarını kabullenişleri, kaderlerini, yoksulluklarını kabullenişlerine benziyor mu?
Şayet bir gecekondu mahallesinde yaşıyorsanız herhangi birine lakap takılması hayli olağandır. Ve takılan lakap her ne kadar fiziksel özelliklerle ya da insanların karakter özelliklerini aşağılayıcı ibareler taşısa da insanlar bunu hiç zorlanmadan kabullenirler. Çünkü hayatın olağan akışının bir yansımasıdır lakap sahibi olmak. Olayın sosyo-ekonomik, kültürel kodları bir yana, aynı yerleşkede yaşayan, isimleri benzeşen onlarca insan için lakap aynı zamanda ayrıştırıcı ve kişiyi tarifi kolay bir ayraçtır.
Lakap sahibi insanlar yoksulluklarını, çaresizliklerini bilmezliklerinden kaynaklı alın yazısı olarak kabul ederler fakat sık sık da amma küfürle, amma serzenişle, kimi zaman da öfkeyle bu duruma isyan ederler. Üzerlerine yakıştırılan lakaba istisnalar haricinde karşı duran veya isyan eden ise çok azdır.
Uğrundu, imine timine, sarsaladım, dellenip, peşkir, dulda… gibi çok fazla kullanılmayan ve çoğu okuyucunun bilmediği kelimeler öykülerinizde yer buluyor. Üstelik ne anlama geldiği de az çok tahmin ediliyor. Anlatımı durdurmuyor. Siz bu kelimeleri yazarken okurun anlayıp anlamayacağı yönünde tereddüt yaşadınız mı? Yoksa burada böyle konuşulur, böyle de yazmalıyım, diye mi düşündünüz?
Hayır yaşamadım. Önemli bir okur kitlesi Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Muzaffer İzgü vd. ustalarımızın eserlerinden hareketle Adana’da kullanılan dili ve argoyu üç aşağı beş yukarı bilir ve yabancılık çekmez diye düşündüm. Ama zaten öykülerimde gerekmedikçe yerel dile çok fazla yer vermemeye çalıştım. Yalnızca tanımı güçlendirecek yerde ve ölçüde olmasına dikkat ettim.
Adanalısınız. Öykülerinizi okuduğumuzda sokaklardaki torbacıları, balicileri, ganyancıları, kahvehane müdavimlerini, esnafları, orada dönen dümenleri, varoşları çok iyi tanıdığınızı hissediyoruz. Sokaklarda zaman geçirdiniz mi? Ne kadar yakınsınız bu âleme?
Öykülerin geçtiği yerler aynı zamanda benim doğup büyüdüğüm ve yaşamaya devam ettiğim yerler. Yaşamımın büyük bir bölümü o sokaklarda geçti. Kısacası, bu âlemin tam kalbindeyim diyebilirim.
“Kırmızı Defter”, “Üç Beş Taksit” ve diğer öykülerinizde anne karakterine özel bir ihtimam ve önem verdiğiniz görülüyor. Anne deyince sevgiye eşlik eden bir hüzün, hüzne eşlik eden bir masumiyet hissediliyor. Bunun özel bir nedeni olmalı. Açıklayabilir misiniz?
Anne figürü bizim gibi doğu toplumlarında hem çocuklar hem de yetişkinler için önemli bir yere sahiptir. Bunun nedenlerini birçok olguya bağlayabiliriz, mesela doğurup büyütmesi, bakıp beslemesi, şefkatle sarıp sarmalaması, fedakâr ve kucaklayıcı olması en büyük etkenlerdir. Bunların yanında baba figürünün genelde kaba ve nobran tavırlarına karşın annenin daha nahif, daha merhametli olmasının da etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Bu yukarıda saydığım annelik vasıfları bir çocuk-yetişkin olarak benim edebiyatımın da anneye bakışını kapsıyor tabii ki.
Çok sert, bıçkın, acımasız bir hayatın içindeki kahramanlarınız her ne kadar da hayatın bu sert tarafından etkilenseler de içlerindeki sevgiyi, merhameti, umudu, samimiyeti çok ta kaybetmiyorlar. Neden böyle bir anlatım tarzı seçtiniz?
Öykülerimde yer verdiğim insan karakterleri genelde toplumun en alt tabakasını oluşturan, yoksullar, ezilenler, ötekiler, yerinden yurdundan edilmişler, uyuşturucu bağımlıları, translar, kaybedenler, diptekiler… Hayatın sillesini en çok bu insanlar yiyor. Fakat ne yaşarlarsa yaşasınlar bu insanların tutunacak bir dala ihtiyacı var. İşte burada umut devreye giriyor.

Yarattığım karakterler her zaman, “gün doğmadan neler doğar” şiarına sıkı sıkıya bağlılar. Bu aynı zamanda benim bakış açımında bir yansıması, zifiri karanlıktan sonra doğacak güneşe olan inancımla ilgili.
Son olarak neler söylersiniz?
Yazarın işi insan, insanı yazıyoruz. İnsan ise karmaşık bir varlık. Bana göre öykücü insanı dünyadaki ve toplumdaki koşulları içinde ele alır ama onun -kişinin, kişilerin- yaşadığı zaman içindeki bir durumunu, bir olayını bir görünümünü, bir anlık yaşayışını görür, bilir, bulur ve yazar. Bunu yaparken de o insanın sınıfsal, toplumsal, sosyo-kültürel yaşayışını kendi dünya görüşü ve edebiyat anlayışına göre bilinç süzgecinden geçirip dili de kullanarak okuruyla bölüşür.
Düşüncelerime yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Samimi, içten yanıtlarınız için biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Cabir ÖZYILDIZ
- 1978’de Adana’da doğdu.
- Öyküleri; Parşömen Edebiyat, Oggito, Buluntu Kutusu, İshak Edebiyat, Poesis Edebiyat, Yazı-yorum, Pandedebiyat, Ters Akan Sanat, Sakin Yurt gibi dijital ve basılı mecralarda yayımlandı.
- Eski Zaman Türküsü yazarın ilk kitabıdır.

Son Yorumlar