İnsanların daha fazla para kazanıp kendi rahatlarını bencilce sağlamak hırsı yüzünden; mavi gezegenimizin kendine has düzenini ne yazık ki, hepimiz bozduk. Kültür denilen mevhumun tarifini bilginler, “İnsanların ürettiği manevi veya maddi ürünlerin hepsine kültür denir” diye yapmışlar. Yani kültürel değerler yaratılmış olanların kanun ve kurallarının üzerinde sadece insanın aklını, bilgisini, duygu ve zevklerini kullanarak ürettiği sözel veya maddi eserlerdir. Bir mezartaşı, bir yemek, bir dolap, bir ev tarzı, giyim eşyası, bir ezgi veya dans, konuşma veya hitap tarzı, şiir, masal, şarkı – türkü, heykel, nakış, bina yapı tarzı önce kültürel bir üründür. Bu kültürel ürünler; doğdukları coğrafyada ve topluluklarda yüzyıllar boyunca nesilden nesile aktarılarak devam eder.
Aynı zamanda o kültürel normlar adeta doğduğu coğrafyanın yaşam felsefesine ve hayat tarzına yerleşir. Sanki o toplumların kimliğini belirleyen temel taşları olur. Mesela Orta Doğu ve Anadolu’da temel beslenme ürünü buğdaygillere dayanır. Buğday, arpa, yulaf ve benzerlerinden üretilen ekmek, yufka, çörek, börek, bükme, katmer, kek, pasta gibi çeşitlilik arzeder ve temel gıdadır. Doğu ve Uzak Doğu Asya’da ise bu temel gıda buğdaygilleri temel gıda olmaktan çıkarıp adeta temel gıda olan pirinç sollamıştır. Hatta pirincin pişirilme şekli ve pirinçten üretilen yiyecekler de farklıdır; hatta, bizim görmediğimiz bilmediğimiz pirinçten üretilen alkollü içecekler bile vardır.
1492’den itibaren tanışmaya başladığımız Amerika, özellikle Orta Amerika yerlilerinde temel gıda fasulye ve türevleri olmuştur. Meksika, Guatemala, Nikaragua gibi ülkelerde bu fasulye türü özellikle kırmızı fasulye dikkati çekmektedir. Amerika’nın diğer bölümlerinde ise iklime uymadığı için temel gıda ürünü olan fasulye yerini patatese bırakmıştır. Amerika kıtasının keşfinden yaklaşık üç asırdan sonra Avrupa’nın bazı bölgelerinde temel gıda olan buğday, bazı coğrafyalarda yerini patatese bırakmıştır. Temel gıdanın başka yerlerde coğrafya ve iklim şartlarına göre farklılaştığı malumdur. Sibirya’da yaşayan Yakutlar ve Tunguslar ile Alaska’da yaşayan Eskimolarda; iklim şartları buğday, pirinç ve patatese elverişli olmadığı için oranın şartlarına uygun yaşayan Ren geyiklerinden ve balıklardan elde edilenlerle hayat devam ediyor.
Artık Almanya’da sürekli yaşamamın kırkıncı yılını da bitirmekteyim. Bu kırk yılda dünyada neler değişti derseniz; izin verirseniz şöyle geriye dönüp kısaca bir göz atayım mı? Ne dersiniz? Bu kırk yıl içinde aklımda kalanların ilk başında Birleşik Krallıkta görkemli bir düğün oldu. Gelinliğine kadar her şeyi günlerce insanlar, o zamanki devlet televizyonlarından izlediler. Esrarlı bir bakışı olan Leydi Diana, iki erkek çocuğunu kraliyet ailesine hediye ettikten sonra feci bir trafik kazasında (hâlâ bilinmeyen) hayata göz yumdu. Çok acıklı ve hüzünlü bir cenaze töreniyle defnedilen Diana için din ve dil farkı gözetmeden milyonlarca kadın uzaktan yakından sınırları aşan bir şekilde gözyaşı döktüler.
Derken bir bahar günü Sovyetler Birliğinin Çernobil’deki nükleer santralı insan hatası yüzünden meydana gelen patlamadan dolayı Avrupa ve Asya’da korku insanları olumsuz etkiledi. Aslında bu bilinen bir patlamaydı ama bir çok ülke bu tür kazaları ve patlamaları halkından ve insanlardan gizledikleri daha sonraları ortaya çıkmıştı. Gerçi Fransa, her türlü ikazlara rağmen Pasifik Okyanusunda atom denemeleri yapıp, doğal Deniz yaşamını bozduğu gibi milyonlarca deniz canlısının ve balıkların ölümünü gerçekleştiriyordu.
Derken komünist blokta bulunan ülkelerin halkları, kendilerini sömüren idarecilerinin sürdükleri lüks hayatları ve devamlı olumsuz propaganda ile yönetildiğini zannettikleri diğer ülkelerin halkları hakkında yaygınlaşan yeni iletişim araçlarıyla bu yalanı öğrenmiş oldular. Daha önce Kızıl Ordu’nun Macaristan ve Çekoslovakya’da bastırdığı halk hareketlerine bu sefer Polonya, Doğu Almanya, Romanya ve Bulgaristan’da müdahale edemedi. Bu adı geçen ülkeler aslında halkların eşitliği ve kardeşliği adıyla yola çıkıp Sovyetler Birliğinin kurduğu Varşova Paktında bir üyesi olmuşlardı. Fakat, Sovyetler Birliği iyice güçsüzlerinde bu ülkelerde aşırı bir ırkçılık ve faşizm hortladı. Bulgaristan’da büyük bir Türk azınlığı vardı; Jivkov denen zalim komünist lider orada yaşayan Türk azınlığına tarihte benzeri az görülen bir asimilasyon ile isimlerini değiştirmeye çalıştı. Bu zulme direnen Türkler, Belene zindanları ve katledilmelerine rağmen Türk sınırına yürüyüp seslerini hür dünyaya duyurdular. Sonunda Doğu Almanya’daki hürriyet tarafı Almanlar da bu işin böyle olacağını görerek Prag ve Budapeşte gibi başkentlerdeki Federal Almanya elçiliklerine akın akın sığındılar.
Artık komünizm çöküyordu. Bu çöküşün yolunu da Bulgaristan Türkleri açmıştı. Yugoslavya da bu çöküntüden kurtulamadı. Fakat, burada Batı ve Amerika’nın iki yüzlülüğün bir kere daha gördük. Slovenya ile Hırvatistan’ın Yugoslav birliğinden ayrılması kolay oldu ama Müslüman Bosna-Hersek için durum böyle olmadı. Öldürülen Müslümansa sözüm ona hür dünya da sesini çıkarmadı. Sözüm ona hür dünya katledilen, tecavüz edilen Boşnaklarla değil Alaska açıklarında buzlar arasında kalan bir kaç balinayı kurtarmak için insanları meşgul ediyorlardı. Srebrenitsa Katliamı Hollandalı barış gücü askerleri önünde Müslüman erkeklerin hunharca öldürülmeleriyle vuku buldu ama bu katliama ses çıkarmayan Hollandalı subaylar, ses çıkarmamaları için Sırpların verdiği şarapları adeta insan kanı içer gibi zıkkımlandılar ve insanlık vicdanında unutulmayacak büyük yara açtılar. O günlerin hüznünü ve acısı BOSNA’DA BİR GÜLÜM VARDIR isimli şiir kitabımda terennüm ederek tarihe mal olmasına gayret ettim.
İnsanlara has ve eşit bir dünya kuracağı fikriyle sözüm ona işçi cenneti olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, insan aklına, vicdanına, inancına yaptığı baskı ve zulmün neticesinde çöktü ve tarihin çöplüğüne atıldı. İnançsız bir insan yetiştirdiğini zanneden Sovyet Sosyalistleri, alkolik, bencilliği, tembelliği, hırsızlığı; herkese ait olduğuna inanan ve malın yerini değiştiren, aynı zamanda en yakınlarını dahi ispiyonlamayı Komünist Partisine hizmet sayan bir insan tipini ortaya çıkarmış olduğunu; Rusya Almanları adı altında Birleşik Almanya’ya göç eden komşularımızla yaşayarak öğrendik. Artık dünya tek kutupluydu. Amerikan emperyalistlerinin ve yandaşlarının astığı astık, kestiği kestikdi… Denizler kirlenmişti, hava desen ozon tabakasının delinmesiyle bozulmuştu. Dünyadaki mevsimlerin düzenine katkıda bulunan buzullar günden güne sera gazlarının etkisiyle erimekteydi. Dünya ısınmış ve mevsimler birbirinin içine kaymıştı.

Gerçi bir asırda bazen Kasım ayında bir kaç gün güneşli ve sıcak olurdu. Bu duruma halk arasında “Pastırma Yazı” denirdi. Gerçi pastırmanın fiyatı arttığı gibi içine katılan koruyucu maddelerde artınca damak tadımız bozulduğu gibi katkıların yan tesirinden dolayı vücudumuz adeta çaresiz hastalıklara mekan oldu. İşte böyle bir pastırma yazını andıran günde tarlalara gittik. Koronavirüsten dolayı hem korkudan evlere kendimizi hapsetmiştik, hem de tarlaları, ormanları özlemiştik. Uygun bir yer bulduktan sonra arabamı park ettim. Sol tarafım biraz yüksekçe bir yerdi ve yakınından çok gürültülü bir otoyol geçiyordu. Sağ tarafım ise tarlalar, dallarında tek tük sarı yaprak kalmış ağaçlarla çevriliydi.
Otoyol kıyısındaki ağaçlar tel örgü ile ayrılmıştı. Bu tel örgünün ardındaki çalı çırpı gibi fundalıklardan kuşlar, tel örgüye konup bize sanki bir şeyler söylüyormuş gibi ötüyorlardı. Bizim yaşam alanımızı daralttınız, göç yollarımıza gökdelenler dikip, havaalanları inşa ettiniz, toplandığımız gölleri, deltaları, sazlıkları kurutup dikey mimariyle doldurdunuz der gibiydi. Mini mini bağrı portakal sarısı ile kahverengi arasındaki bu kuşlar, arabanın camına tık tık gagaladılar. Bir benim arabama değildi bu davranışları… Hemen yanımızdaki elmayı parçalayıp tel örgünün arkasındaki bodur ağaçların dibine adeta serpiştirdim. Bu arada güneş de tam manasıyla zevale ermekteydi. Gökyüzü adeta alev alevdi. Sanki suluboya bir resim gibiydi. Artık kuşlar görünmüyordu. Sanki bana, “toprağı daha fazla ürün almak için aşırı zehirlediniz, böceklerde kurtlarda, solucanlarda öldü. Biz ne ile karnımızı doyuracağız?” der gibi hazin hazin ötüp dalların arasında kaybolup gittiler.
Halil GÜLEL

Son Yorumlar