Yazar Zeynep Kasap‘ın “Kedi ve Adam” adlı 12 öyküden oluşan kitabı Ocak 2023’te Mühür Yayınlarından çıktı.
Zeynep Kasap; son dönem öykücüleri içinde kendini yazıya vermeden önce oldukça yoğun okumalar yapmış, bu konuda kendini yıllarca yazmaya hazırlamış, donanımlı bir kalem olarak göze çarpıyor. Zira, incelemeye çalıştığımız “Kedi ve Adam” adlı ikinci öykü kitabı, amatör heveslerin ötesinde, oldukça emek verilerek kurgulanmış başarılı öykülerden oluşan bir kitap.
Zeynep Kasap öykülerinin arka fonunda, genellikle toplumsal dişliler arasında ezilen, yenik, yaralı kadınlar var… Yazar, onların trajik hikâyelerini anlatırken bile kendinden emin bir söyleyişle ve fısıltıyla seslenir gibidir okura. Fısıltıyla diyorum çünkü yazar, kitabın başında epigraf niyetine söylediği, “Susmasaydım yazamazdım.” cümlesini âdeta hayata geçirir gibi, bağırmadan, arabeske düşmeden, acıları nahiv bir söyleyişle dile getiriyor öykülerinde.
Zeynep Kasap, toplumumuzdaki bilindik hikâyelere farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Yazar, kurmacadaki “zalim”- “mağdur” tiplemelerini yargılamadan okura sunarken belki de salt mağdurun değil; metnin gerilim katsayısını arttıran ve olumsuz karakter durumunda olan “zalim”in de toplumun eğitimsizliğinin, yanlış gelenek- göreneklerinin, müzmin cehaletinin bir kurbanı olduğunu göstermek istiyor. Bu cümleden olarak, kimi öykülerini ucu açık kurgulayıp yorumu biz okurlara bırakıyor Zeynep Hanım.
Yazar; akıcı üslubu, kararında diyalogları ve işlevsel nesneleri (örn: pencere) kullanmadaki becerisiyle olduğu kadar, dilinin arı duru Türkçe oluşu, genellikle vurucu ve kısa cümleler kullanışıyla da kuşağındaki öykücüler arasında farklılık arz ediyor. Yazarın dili oldukça sade, cıvıl cıvıl sokak dili… Onun cümlelerinde anlamı bilinmeyen Doğulu ya da Batılı sözcüklere pek rastlanmaz. Yazar, bir üslup çeşnisi olarak öykünün üstatları “Ferit Edgü ve Tarık Dursun K.” gibi tek sözcüklük cümleler kuruyor. Bu bodur söylem, âdeta öykü kahramanlarının içinde bulunduğu “yenik psikoloji“yi daha yoğun hissettirmek için yazar tarafından bilinçli kullanılıyor. Kaliteli okur, birazcık dikkatle, yazarın, ruhen yaralı öykü kahramanının içine attığı acıları, ağıtları, ağlayışları ve dertleri bu güdük söylemlerle kısa yoldan anlatmak istediğinin farkına varabilir. Zira yazar, öykünün kısıtlı imkânları çerçevesinde kahramanlarını romanda olduğu gibi çok boyutlu tanıtamadığı için, böyle bir yöntem izliyor. Onun yenik kahramanlarının birer lokmacık sözleri, okurun boğazına bir yumruk gibi oturuyor.
Zeynep Kasap öyküleri, ilk bakışta Maupassant tarzı olay öykücülüğü gibi görünse de metinleri dikkatli okuduğumuzda hemen her öykünün, “sosyal psikoloji” açısından da önemli mesajlar taşıdığı, dolayısıyla da bu metinlerin Çehov tarzı durum öyküleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği anlaşılır. Kaldı ki Zeynep Kasap, edebiyatla, özellikle de öyküyle derdi olan, edebi türler üzerine düşündüğünü tahmin ettiğim bir yazar. Benim bu öykülerden çıkardığım: Yazar, okurun önce vicdanını, sonra da kendisini harekete geçirmek istiyor. Yani onun metinleri keyfe keder, haz alınmak için okunacak metinler değildir. Bu anlamda onun, okurunu rahatsız eden, edebiyatın kitleleri etkileme gücüne inanan bir yazar olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Kadınların içsel dünyasını kendine has bir üslupla ele alan Zeynep Kasap, bir psikolog inceliğiyle işliyor öykülerini.
Örneğin, “Pencere” adlı öyküsünde tipik ataerkil, karısına zulmeden bir erkek ile kaderine razı bir kadının trajik hikâyesini ele alıyor. Edebiyatımızda çok sık işlenerek klişeleşmiş bu konuyu kendine has üslubuya hikâye eden yazar, gerek kararında kullandığı diyaloglarla gerekse bir psikolog derinliğinde kurguladığı iç konuşmalarla metni etkileyici ve özgün bir öyküye dönüştürüyor.
Zeynep Kasap öyküleri gayet sıradan bir girişle başlayıp metin ilerledikçe yoğunlaştırılmış kaygı, korku, heyecan ve dozunda kullanmış merak unsurlarıyla okuru alıp götürüyor. Belli bir zaman sonra da okur kendini o öykünün ıçinde hissediyor. Yine, “Pencere” adlı öyküde okur âdeta, çaresizlikler içindeki Aysel’i kurtarmak için ona elini uzatmak ister gibidir.
“Pencere” öyküsünde yazar,
Aysel’in kocası İhsan’ı, benzer hikâyelerde vasatlaşan davranışlarla vücut bulan “tip”ten, özgün bir “karakter”e eviriyor yazar. Bu evrilme -beklentilerin aksine- İhsan’ın, karısına sürekli zulmetmeyip arada sırada onu sevmesi, ona iyi davranmasıyla gerçekleşiyor. İşte Aysel’i o evden çekip gitmekten alıkoyan da bu tutarsız davranışlardır. Kaldı ki onun, kocasından gördüğü zulüm, çevreden göreceği mahalle baskısının yanında devede kulak kalıyor. Zira Ihsan’ın zulmü cismani, mahallenin zulmü ise tinseldir; ruhunu yaralar Aysel’in. Aysel bu ikilemler içinde hayata tutunabilmek için sokağın karşısındaki evin penceresinde ara sıra görünen ve 19 yaşında olduğunu tahmin ettiği delikanlıya platonik bir aşkla bağlanır. Bu aşk aslında gerçek bir aşk da değil, Aysel’in içinde bulunduğu karanlıktan kurtulmak, bir bakıma kendisini tedavi etmek için yarattığı tünelin ucundaki ışıktır. Karşı penceredeki “delikanlı metaforu”nun duygusal ya da cinsel bir taleple ilgisi de yoktur. Aysel’in, İhsan’dan önceki tertemiz hayatına dönme arzusunun masumiyetiyle ilgili bir durumdur bu… Zira Aysel, kocasından ne kadar zulüm görürse, sanki delikanlı pencereye mutlaka çıkacak ve onun yaralarını ivedi iyileştirecekmiş gibi bir yanılsama içındedir.
Tanıtmaya çalıştığımız yazar Zeynep Kasap’a daha nice kitaplarda buluşmak ümidiyle başarılar diliyoruz.
Samle ÇAĞLA

Son Yorumlar