Ra’dan Düşenler

Sitemin taşıyla başı sınuk, bedeni şîkeste Fuzûlî’yem
Bu alâmet ile bulur beni, soran olsa nâm-ü nişânımı
Fuzûlî

 Aranan kitap: Sayfa 12

Kordon dolanması bebeklerin intihar etme biçimidir, diye düşündüm hep. Çünkü bizi yaşama bağlayan şeyler aynı zamanda ölüme de yaklaştırır. Annemin beni yaşam ipiyle dünyaya sarkıttığı gün üşüdüm ilk defa. Çok acımasız bir yere düştüğümü o ipi kestiklerinde anladım. İlk ağlamam yabancılık duygusundandı, ilk gülmem de öyle. İnsan her zaman olduğu yere ait hissetmez kendini. Kendi sesine yabancılaşmasıdır suskunluğun en sağır edici olanı. En büyük garipsemeyi aynanın karşısında sivilcelerimi patlatırken yaşadım. Kendi kanımda güzelleştiğime inandım. Kendi gölgeme basmaya çalışırken hiçbir şeye yetişemeyeceğimi kavradım. Geride bıraktığım ayak izlerime yeniden bastığımda bir şeylerin dışarıda kaldığını, her şeyi içime alamayacağımı  o an öğrendim. Sözcüklerden asılanları görünce umudumu o an yitirdim; Tanrı, insanlar daha az şey söylesin diye dilleri yaratmıştı.

“Uyursam belki unuturum.” dedi hayatına hiçbir zaman hükmedemeyen. Gözlerini yumdu. Elleri ağır koyunyünü yorganın üzerinde kaldı, kurumuş toprağın üzerine düşmüş kırık dallar gibiydi parmakları.

“Umut etsen olmaz mı? Unutmak yaraları daha diri tutar, uyuşturur çünkü. Gün gelir de yeniden sızlamaya başlarsa bir daha ayağa kalkamazsın.” dedi sigarasını söndürüp paslı ranzanın altına atan. Ranza gıcırdadı metalin en sinir bozucu sesiyle.

Odayı aydınlatan düşük amperli sarı ışığın etrafında dönen sivrisinekler ve kelebekler, dışarı da akan nehrin yeşil sularının kayalara vururken çıkardığı ıslak sesler, yan odada damlayan musluğun çıkardığı sinir bozucu bölünmüş su sesi buranın bir parçası olarak görünmüyordu ranzalarında uzanan iki yorgun gence. İnşaatın çürük tahtalarından yapılmış bu evimsi kulübenin gevşekliği içinde daha da gevşek görünüyorlardı.

Rénas’ın ranzanın altına attığı sigaranın sönmeye direnirken yaydığı ışık annesini anımsattı ona. Annesi de sönmüş bir volkanın heybetiyle, geçmişine duyduğu özlemle yanıp tutuşmuştu. Sigara tamamen sönünce annesini anımsaması da kül oldu yeniden.

Rézan, gözleri uykulu şekilde ranzasından indi, terliklerini giydi. Plâstik terliklerdeki ıslaklığı parmaklarının içinde hissetti. Pencerenin kenarına gidince annesini anımsadı. Annesi, yorulduğunda ona sarılırdı. Bunu anımsayınca ürperdi. Üşüdüğünü sandı, pencereyi kapattı. Kulübenin bütün duvarları sarsıldı. Annesinin sarsıldığını hiç görmemişti.

“Bir türlü unutulamayan kadim bir dilde aynı rahmin yaşam duvarına tutunanlara kardeş denildiğini biliyor muydun? Ra, rahmin duvarıymış.”

“Bilmiyorum.” dedi Rénas. Rézan, yeniden ranzasına geçti. Metalin sinir bozuculuğu kısa ve hızlı bir göz kırpmasına neden oldu. Rézan o an bunu söylediği için pişmanlık duydu. Bazı şeyler susmayla onarılırdı.

“Rézan, bazen senin bile bana zarar verdiğini hissediyorum biliyor musun? Hep susman gereken yerde konuşuyorsun.”

Rézan sustu yeniden. Rénas, kalkıp ışığı söndürdü. Yoldan geçen arabaların ışıkları, istemsizce yarattıkları gizemli gölgeleri tahta duvarlara vuruyordu.

İkisi de yummuştu gözlerini; bilincin tavanına açılmış iki gün ışığı deliği kapatılınca, kafalarının içinde yoksul ülkelerin meclislerinde olduğu gibi çözümsüz bir tartışma başlamıştı.

Aranan kitap: Sayfa 7

Bazen yaşama nereden tutunacağını bilemiyorsun; bir sözcüğe, bir eşyaya, bir gölgeye öyle anlamlar yüklersin ki onun sonsuza kadar yaşaması için dua edersin. Öyle zayıfsın ki kendi gücünü anımsamak aklına gelmez; başka şeylerle var olmaya çalışırsın. Tanrı, bıraktığı izlerle anımsatır kendini; bir martının sesinde, bir ördeğin solucanı gözlemlerken harcadığı enerjide, bir kedinin sabrında… İnsan da kendi yarattığı izlere ve işaretlere tutunur. Ben Ra’ya tutundum, Rézan’a, Rénas’a…  Biz düştük ve o gün kırıldı kalbimiz. Biz, annemizden düştük.

Sabah, güneş doğmadan önce  uyanmıştı Rénas. Uyanır uyanmaz ilk işi sigara yakmaktı. Bütün dünyayı öpebilecek gibi duran dudaklarına yerleştirdiği sigarasıyla tuvalete girer; annesinden miras aldığı, bütün dünyayı kucaklayabilecek gibi duran kollarını gererek sigarasını içer, Rézan’ı öyle uyandırırdı.

Rézan uyanınca sigaranın dumanı öksürtmüştü onu. Bunu da annesinden miras almıştı. Rénas, öksürük sesini duyunca sigarasını söndürüp pencereyi açtı, yatağına oturdu.

“Rénas, bugün bulur muyuz bir şeyler?” Rézan, her gün sorardı bunu.

“Bulacağımız güne kadar durmayacağız.” Rénas, her gün bu cevabı verirdi.

İki genç, besin değeri düşük bir kahvaltı yaptıktan sonra kâğıt toplama arabasını alıp dışarı çıkacaklardı. Ayakları onları taşıyamaz hale gelene kadar dolaşacaklardı koca şehri. Rézan yine soracaktı: “İnsanlar okumadıkları halde neden saklarlar eski kitapları?” Rénas, yine sabırla cevap verecekti: “Kendilerine ait bir iz ararlar çünkü. İnsanoğlu kendi izlerine tapar.” Sonra da annelerinin bir zamanlar yazmış olduğu o kitabı arayıp duracaklardı. Annelerinin izlerine tutunacaklardı. Onun rahminin güvenli duvarının dibine çöküp huzurla kıvrılacaklardı.

Cenin pozisyonu, vücudun anneyi anımsamasıdır.

Aranan kitap: Sayfa 20

Kendi sesimde boğuldum ben. Kendi sıcaklığımda üşüdüm. Ahlat taşından yapılmış bir minarenin baş dönmesini yaşadım kafamı göğe her kaldırdığımda. Güneşin doğuşundan önceki soğukluğu hisseden bir kaya gibi sertleştim. Umut, kurumuş bir ağaca inen yağmur inadı gibi oldu böyle zamanlarda. Kurudum, üşüdüm. Annemin beni yaşam ipiyle dünyaya sarkıttığı gün üşüdüm ilk defa. Çok acımasız bir yere düştüğümü o ipi kestiklerinde anladım. İlk ağlamam yabancılık duygusundandı, ilk gülmem de öyle.

O akşam Rénas ve Rézan erken dönmüşlerdi en çok sustukları yere. Çok heyecanlıydılar. Yağan yağmurda sırılsıklam olduklarını anlamamışlardı bile. (Bir ara Rénas, annesinin ıslanmaktan nefret ettiğini anımsamıştı.) İçeri girdikleri gibi poşete sardıkları kitabı çıkarıp okumaya başlamışlardı. Yıllardır yanlarından ayırmadıkları ve annelerinden kalmış olan yırtık kitabın aynısıydı bu. Artık ismini biliyorlardı annelerinin: Ra.

Bulunan kitap: Sayfa 21

Yanlış zamanda söylenmiş bir söz gibi havada kaldım. Yanlış atılmış bir adım gibi sendelettim hayatımı, bu yüzden yuvarlandım. Ne yapsam da doğru yerde bulunamadım. Komşusunun televizyonunu gizli gizli izleyen çocuğun hüznüyle baktım dünyaya; belki de içine girmek istedim, uymak istedim ama kendimi hiçbir zaman yakın görmedim ona. Sonra çok acı çektim, çünkü büyüdüm. Rengârenk yırtık bezlere sarılmış tahta bebeklere her şeyin güzel olacağını, her şeyin geçeceğini, buranın kötü bir yer olmadığını fısıldamayı bıraktığım gün anladım; hayal kurmak da iyileştirmiyor artık. Ama birilerinin hayali olmak yok mu, işte o her şeyi olanaklı hale getiriyor. Onlar, rahmime tutundukları an hissettim bunu. Uğruna yaşanacak şeylerdi onlar. Uğruna yeniden çocuk olunacak, eski püskü bezlerden bebek elbiseleri yapılacak, arabalara benzeyen taşlar toplanacak… Birgün babam üç menekşe ekmişti. Her gün onunla beraber bakardım onlara. “Bu toprağı kavradı, bu kök saldı, bu umutlandı.” Bir de çiçekleri açılmış menekşeyi eline alıp öpünce “Bu da inandı.” derdi. Hiç anlamazdım onu. Sularsan büyür zannederdim. Çok sevmenin yetmeyip, güzel sevmenin iyileştirdiğini anladığım gün sudan da menekşeden de özür diledim; babam yoktu artık. İşte o iki döl, rahmimde hayat bulmaya başladığında anladım menekşeyi.

İki genç, o gece beraber uyudular Ra’ya tutunmanın huzuruyla. Ranzalar ilk defa gıcırdamamıştı; anne sarsılmamıştı.

Zafer Çarboğa

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir