Bazılarına göre şiir, “duyguların dilidir” (Benedetto Croce), “çığlıkları, gözyaşlarını, okşamaları anlatma çabası, konuşma dili aracılığıyla sonsuzca tarif etme ve ifade etme çabası” (Paul Valery), “Yürekden geçen bir hadisenin söz halında tezahürü; duygunun birdenbire söze dönüşmesi ve dilde kalması” (Namık Kemal), “Şairin Milli sazda çalınan türküsü” (Külebi), “Bir an, insanın inisiyatifi, mutluluğun çelişkisi”, “Her şeyi söyleme, her şeyi ortaya koyabilme sanatı”, “kendisinin evrende ve dünyada, insanlara ve şeylere karşı ayrı bir imtihanı”, “Sessiz şarkı” (Ahmet Haşim), “Gizemin dili” (Payami Safa), bazen de “Şairin kalkanı, saldırı silahıdır” (Cemal Süreya). Her durumda şiir, kişinin kendini ifadesidir. Kişinin kendini ve duygularını ifade etmesiyle oluşturulmuş şiir, insanın bilinçaltındaki sırlarını, sözle ifade edilemeyen duygularını, söz ve imgelerle aktarmasıdır. Bütün bunlar mantıklı ve doğru. Ama şairin önce yetenekli olması, gördüklerini ya da düşündüklerini kelimelere çevirebilme yeteneği olması lazım. Hepimiz dünya denen mekanın sakinleriyiz ve şairlerin gördüklerini ve duyduklarını herkes görüyor ama herkes bunu kelimelere dökebiliyor mu? Gördüğü şeylere, insanlara, doğal güzelliklere ya da olaylara söze geçirebiliyor mu? Tabii ki yok. Güneşin batışı, ayın doğuşu, nehrin akışı, yıldızın parlaması, şimşeğin çakması, yağmurun yağması vb. şairlerin mısralarında tüm güzelliğiyle ve şairin duyguları üzerinden eşsiz bir anlatımla okuyucuya aktarılır. Okuyucuyu büyülüyor.
Şiir hayatın bir gerçeği, şairin yeteneği Allah’ın verdiği bir vergi, şiir yazmak şairin ihtiyacıdır. Şiir yazmak o kadar kolay değil. Şair yaşadıklarını, yaşamak istediğini, hayallerini, gerçekleşmek istediğini, düşüncelerini, gözlemlerini, acılarını, duygu iniş çıkışlarını, aşklarını, belirsiz duygularını mısralara fısıldıyor. Duyguların kelimelerle ifade edilmesi o kadar hassas bir süreçtir ki şair sanki şiir yazmaz, kelimelerle duygularının resmini çizer. Sürecin sonunda resim gibi şiirler veya sözle çizilmiş resimler ortaya çıkar. Pitoreks edebiyatının örnekleri, oldukça duygusal fısıltılarla resmedilen eserlerdir. Onu yaratmak için duyguya, doğuştan yeteneğe, kelime kullanma yeteneğine sahip olmak yeterlidir. Zaten şiir en büyük ressam olan Tanrının yarattığı güzellikleri görmek, doğayı duymak ve bu güzellikleri kelimelerle çizmektir. Bu güzel olan her şeye uygulanabilir. Güzel olan, çizmeye değer güzellikleri resmetmek yalnız ressamların işi değil. Ressamların fırça ve boya ile çizdiği tabloları şairler kelimelerle çizer.
Resim yapmak, boyamak eyleminden türetilmiş pitoresk sözcüğünün etimolojik kökenine baktığımızda, İtalyanca “pitteresco”, Fransızca “pittorresque” ve Latince “pingere, pict” sözcüklerinden türeyerek batı dillerinden Türk diline “pitoresk” olarak geçmiştir. Pitoreksin sözlüklerdeki anlamlarına baktığımızda ise “durum ve görünüş itibari tablo yapmaya değecek güzellikte olan yazı, söz, betimleme, resimsi ifade ve resmeder gibi” tanımları yapılmaktadır. Edebiyatta betimlemede başarılı bir anlatım sunan akım şiirlerde de başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Bu türlerde betimlemeler resimsi bir üslupla yapıldığı için pitoresk olarak değerlendirilir.
Doğa baştan başa resme değer güzelliklerle doludur. Şairlerin üzerine düşen bu güzelliği duymak, duygularını söze çevirmek ve sözcüklerle resim yapmak, “görsel şiirler” yazmaktır. Şiir ve şairden bahsetmişken, seçkin bir bilim adamı, aynı zamanda yetenekli bir şair olan, vatanın toprağını, tabiatını, yüksek duygularla betimleyen Mahire Nagygızı’nın şiirleri üzerinden düşüncelerimizi ifade etmek isteriz. “Şiir, Mahire Nagygyzi’nin zengin sanatsal yaratıcılığının canlı, dinamik olarak gelişen bir dalıdır. Sözlerin toplumsal işlevini zamanın ve sanatın önüne tüm incelikleriyle bilişsel süzgeçten geçiren yazar, şiirin yeni yapısal olanaklarını ve estetik sınırlarını başarılı tespitlerle zenginleştirir. Daima başarı ile sonuçlanan şiirsel arayışlar, geleneksel anlatım biçimlerine çok önemli yenilikler getiren yeni şiirsel keşifler, M.Nagygizi’nin şiirinin tipik bir olayıdır.”
Cerrah elindeki neştere, ressam elindeki fırçaya hakim olduğu gibi, Mahire Hanım Nagygizi sözlere hâkimdir. Güzelliği sözlerle resm ederken sözleri dilediği gibi cilalar: “Dinib dillənmədim ki mən,/Pıçıltımnan, lal yığıram./Tanrım, göndərdiyin dərdi/Zənn elədim bal, yığıram.” Mahire’nın fısıltıya dönüşen lirik “ben”i, Allah’ın gönderdiği acıyı “bal” olarak algılar, azap verene bal yerine dualar gönderir, “ibadet şiirleri” ile kutsallık mertebesine girer:
“İbadətdir şeirlərim,
Hər sətrində sənin yerin.
Kağız üstə düşən tərim,
Bir cəhlil-cəlal, yığıram.
Ömrüm tamamdır, ya yarı,
Niyə bitməz qovğaları.
Mahirənin duaları,
Olsun sənə bal, yığıram.”
Sözü ilaç, şiiri “ibadet” bilen Mahire Hanım, içindeki sırları naif duygularla dizelerle dile getiriyor. Bu sırada kelimeye hayranlıkla, şevkle ve saygıyla yaklaşıyor. Mahire Hanım’ın şiirlerinde fazladan bir kelime bulunamaz. Gerek aşka dair, gerekse de vatan ve millete dair şiirlerinde veya dünyanın hâlinden bahsederken böyledir:
“Ey tarixi sətir-sətir yaradanlar,
Nə şanlısız, şanınıza salam olsun!
Qalacaqdır bu tarixdə var olanlar,
Silinməz ad-sanınıza salam olsun!
Adı qalar zaman-zaman Sər doğanın,
İzi qalmaz hər olanın, hər doğanın.
İlham, sənin, Rəcəb Təyyub Ərdoğanın,
Həmişə var canınıza salam olsun!”
Azerbaycan bayrağının Şuşa’da dalgalanması, Garabağ’ın özgürlüğü için canından geçerek şehadet şerbeti içen Şehitlerimizin anısına bir anıt dikmektedir.
“Şəhidlərim, haqqınız var çiynimizdə,
Kəfən geydik, qalacaqdır əynimizdə,
Çıxmayacaq, yaşayacaq eynimizdə,
Tökülən al qanınıza salam olsun!”
“Aslan gibi yerde kükreyen”, “şahin gibi göklerde süzülen”, “düşmana taş atmak için doğmuş”, “Vatan sağ olsun deyerek ölen” şehitlerin yiğitlik ve kahramanlıklarının tablosunu kelimelerle betimliyor. Betimliyor ki vatanı yaşatmak için ölümü seçenler unutulmasın, hafızalara kazınsın:
“Millətim yol gəlir neçə min ildir,
Yolunu-izini çəkər şəhidlər.
Yerdə aslan kimi durar marıqda,
Göydə şahin kimi səkər şəhidlər.
Doğulub düşmənə daş atmaq üçün,
Ürəyi qorxudan boşaltmaq üçün.
Ölərlər vətəni yaşatmaq üçün,
Hər qəlbdə bir qala tikər şəhidlər.”
“Özgürlük ağacını diken” ve vatan semalarında bayrağa dönen Şehitlerin asırlar geçse de “yüreklerde bir heykel kibi yaşayacaklarını kendinden emin bir şekilde dizelerine yansıtır:
“ Özü qocalmaz ki, əsri qocaldar,
Gələcək, gedəcək nəsli qocaldar.
Qəlblərdə vətənə heykəl ucaldar,
Azadlıq ağacı əkər şəhidlər.
Bayraqtək ucadır adı onların,
Adları titrədir yadı onların
Qanında doğmaqçün qəhrəmanların,
Millətin ruhuna çökər şəhidlər.”
Mahire Hanım, şiirler yazarken tarihe tanıklık eden anadilimizi de unutmaz. Dil milletin varlığıdır. Milleti dili, dili Millet yaşatır. Hayatını “dedelerimizden miras” olarak gördüğü dilimizin gelişmesi, ilerlemesi ve korunmasına adamış olan Mahire Hanım`in şiirlerinde dilimizin tarihi konu edinir.
Altaylardan Balkanlara, Balkanlardan Kafkaslara uzanan dilimizin binlerce zorluktan geçerek günümüze kadar korunarak cilalandığını ve zaferimizin kroniğinin bu dilde yazıldığını büyük bir gururla hatırlatıyor:
“Orxonlardan üzü bəri yazın qalıb,
Altaylardan Balkanlara izin qalıb.
Çox dillərdə rəddin qalıb, izin qalıb,
Qurdnan görər qiyamatı, ana dilim,
Dədəm-babam amanatı, ana dilim!”
Anadili denilince akla gelen, “milleti millet yapan”, “ninnilerle ruhumuza beşik olan”, dilimizden bahsederken “dilimizin bekçilerinden olan” dayısı, Azerbaycan filolojisinin gelişmesinde eşsiz hizmetler yapan, çıktığı yolda Mahire Hanım’a rehberlik eden Profesör Hasan Mirzayev’i kutsal duygularla anıyor:
“Sən şahidsən, kimlər gəldi, kimlər getdi,
Oğlun-qızın haya çatdı, dada yetdi.
Bələdçisi Həsən Mirzə səni etdi,
Mahirənin kainatı, ana dilim,
Dədəm-babam amanatı, ana dilim!”
Veya
“Bu illəri onsuz gördük, deyilməz,
Üzbəüzdə Həsən Mirzə yaşayır.
O nə sirdi, nə hikmətdi bilinməz,
Yüzə-yüzdə Həsən Mirzə yaşayır.”
Azerbaycan Devlet Pedagoji Üniversitesi Filoloji Fakültesi Dekanı, profesör. Mahire Huseynova, dayısı Hasan Mirzayev’i her zaman sevgili anılarla ve gururla anıyor: “Evimizin en çok arzu edilen misafiriydi ve bu “cazibe” sadece biz çocuklar için dayım bize geldiğinde her bir erkek ve kız kardeşime özel hediyeler getirdiği için değildi, Ayrıca yaptığı konuşmalarla ilgiliydi. Bu sohbetler bitmek bilmezdi ve bu sohbetlerin bazılarını Halhal’da, gittiğimiz köy okulundaki arkadaşlarımla paylaşırdım. O zamanlar Hasan Bey, sadece ismiyle gurur duyduğumuz bir dayımızdı. Daha sonra öğrencilik yıllarımda onun bilimsel yaratıcılığı ile tanıştım, araştırma alanlarını, bu çalışmaların genel olarak yazılı sonuçlarını ve Azerbaycan dilbiliminin en tartışmalı konularına ışık tutan bilimsel çalışmalarını okuyunca kendim dilbilimci-bilim adamı Hasan Mirzayev’in tam portresiyle yeni tanıştığımı hissettim. Verimli bir bilimsel faaliyeti olan, aşık olduğu bilimde iz bırakmaya çalışan, bunu başaran ve yoluna devam eden çalışkan bir adamın portresiydi.
”Denən, dəyişməyə gücümüzmü var.
Hökmümü Tanrının mənim, ya sənin.
Bilib də yolundan getdi uşqlar,
Ağamın, anamın, Həsən Mirzənin.”
Dayısı dilbilimci Hasan Mirzayev’in yolundan giden Mahire Hüseynova, bilimde dil uzmanı, şiirde sözün ressamıdır. Söze değer veren, yerinde ve ölçüsünde kullanan şairin elinde sanki kalemle fırça paralel çalışır. Kanahetimizce şiir ve resim aynı amaca hizmet eder. Bu nedenle şiir ve resim arasındakı ilişki güçlüdür. Şimdiye kadar sık sık tartışma konusu olan resim-şiir ilişkisi hakkında birçok fikir ileri sürülmüştür. Resim ve şiir arasındaki doğrudan bağlantıdan oluşturulan şiirler için “görsel şiir”, “masa şiiri”, “portre şiiri” gibi edebi terimler kullanılmıştır. “Görsel” ya da “resimli şiir” olarak adlandırılan “portre şiirler” (az önce bahsettiğimiz gibi), okuyucunun gözleri önünde bir kişinin imajını canlandırma eylemi olarak ifade edilen portre şiirleri, bazı popüler kişilerin fiziksel veya ruhsal portrelerini çizer. Mahire Hanım şiirlerinde Vatan, Şehitler ve Ana imgelerinden portreler yapıyor:
“Atamnan yanaşı daş qaldırardı,
Deyərdi bu daşlar ocaq daşıdır.
Bezmədi, qəlbində nə gücü vardı,
Anam sinəsində ocaq daşıdır.
O daş əllərinnən durub o başdan,
Çöllərdə yavanlıq nə tapsa dərdi.
Bəlkə əllərinin daş olmağından
Utandı özünə sığal vermədi.”
Mahire Hanım’ın annesinin portresini yaptığı bu muhteşem eser sadece bir Azerbaycanlı kadının portresi değildir. Bir bütün olarak “kadının yaşam felsefesini, yuva kurma ve çocuk yetiştirme felsefesinin özünü”, annelik misyonunun özünü ortaya koymaktadır. Şiir aynı zamanda hepimizin hafızasında sonsuza kadar kalacak bir “Anne Portresi”dir. Aynı zamanda altı çocuğu büyüten, taş taşıyan, yakacak odun yapan, ocak taşının, Annemin de portresidir. “Taş daşıyan” ananın çocuğun anısına yontulmuş “taş masallardır.” Yüreğindeki bu heykele bir itirafı, sevgisi, şükrandır (Ruhunuza sağlık Mahire Hanım. Ben de şiirinizden annemin nasibini alıyorum). Mahire Hanım’ın “Taş Masalı” sadece onun değil, “Milleti binlerce yıl ayakta tutan, sıkılmasını, yorulmasını engelleyen, sabahın şafağında yarınlara götüren bir himndir.”
Mahire Nagygyzi’nin şiiri, klasik edebiyatta kasidelerde görülen portre şiirinin yüksek özelliklerini taşır. Avrupa edebiyatı, özellikle Fransız edebiyatı, portre şiiri örnekleri bakımından daha zengindir. Kaynağını Fransız ve dünya şiirinde pek çok şairi besleyen “gürültülü bir nehir”e benzetilen Baudelaire’den alır. Baudelaire ve sembolizm kaynaklı bu nehir iki ayrı kola ayrılır: Mallarmé ve Valéry ve sürrüalizme götüren (gerçeküstücülük) Rimbaud. Şiiri seslerden oluşan bir müzikal-armoni olarak gören bu şairler, modern dünyanın seslerini kendi ruhunda anlamaya ve onları müzikal telkinlerle açıklamaya çalışır.
Ne yazımızı Pitoreks’ şiiriyle paralel yazmağımız, ne de şiiri seslerden oluşan bir müzik-harmoni olarak gören Baudelaire, Mallarme, Valéry; Rimbaud’ya değinmemiz rastgele değil. Mahire Nagygyzi şiirinin kapısını açmak için farklı anahtarlara ihtiyaç vardır. Bu anahtarlardan biri şiir, diğeri resim ve müziktir. Resim ve şiir, şiir ve müzik Mahire hanımın şiirinde birlik içindedir. Örneğin “Ilısuda Yaz” şiiri gibi:
“Dağların başında duman süd kimi,
Sərnici gözlərdi, daşırmaq olmaz.
Meşələr baftası dağ yamacının,
Nə süslü görünür İlisuda yaz…
Yamacın üstünə döşənən nədi,
Xalımı, kəsilib indi hanadan?
Gümüşçay dərəsi nazlı gəlindi
Payını gözləyir Qaraqayadan.”
Veya “Sonbahar Duygusu” şiiri. Tablo şiirde “farkında olmadan” gelen güz yağmurunun bir başka misyonu daha vardır, “kederi silip süpürmek”, “lirik ben”in vuramadığı pencereyi vurmak, “narin damlaların bestelediği şarkımı söylemek”, “Taşı ve duvarı okşamak.”Anne kibi laylay söylemek:
“Qurbandı tufanın qəsd elədiyi,
Şikardı şimşəyin üstələdiyi.
Narın damcıların bəstələdiyi
Nəğməmi oxuya payız yağışı.
Mahirə vurğunun deyilmi gerçək,
Daşa, divarıma sığalına çək.
Nazlı anam kimi layla deyəcək,
Verəcək yuxuya payız yağışı.”
Mahire Hanım’ın “Sonbahar Yağmuru” adlı şiiri hassas duygularla yazılmıştır. Aynı zamanda felsefidir.
“Japon bilgeliğine göre, yılın mevsimleri insan yaşamının evreleriyle ilişkilendirilir; Bilgeler, yılın mevsimlerini yaşayan insan hayattaki her şeyi yaşamış gibidir derler. Şiirin ilk dörtlüğünü ele alalım:
“Yenə də gəlişi xəbər-ətərsiz,
Gəlib ki, qəm yuya payız yağışı.
Apara mənzilə xəzan yarpağı,
Torpaqda uyuya Payız yağışı.”
Sonbahar yağmuru, sonbahar yapraklarının yerde uykuya dalmasını sağlamak için geldi. Mevsimler arasında insanın karakterine en yakın mevsim sonbahardır. İnsan gibi olmaya başlayan sonbahar, mecazi anlamda bazen sinirli, bazen barışçıl, bazen kaşlarını çatmış, bazen güneşli. Ama sonbahardan sonra kış gelir. İlkbaharda canlı ve yeşil olan ağaçlar sonbaharda sararır. Çıplak oluyor. Ölen yapraklar birer birer sararır ve ağaçtan yere düşer. Bahar yağmurlarının görevlerinden biri de sararan yaprakları toprakta ıslatıp toprakla karıştırarak toprakta yok etmektir.
Mahire Hanım’ın aşağıda verilen mısraları tam bir tablo şiir örneği. Su içmeye gelen Ceylan`ın Nohurgöl’e yansıyan imgesi:
“Bahar darıxıbmış qış yuxusunda,
Dağları köksünə sıxmağa gəlib.
Cüyürlər elə bil Nohurgölündən,
Su içmir, özünə baxmağa gəlir.”
Mahire Nagygyzi’nin gerçekçilik ve natüralizmin senteziyle yarattığı doğanın güzelliğiyle yazdığı şiirleri, sözlerle çizilmiş resimlerdir. “Sunulan eserlerde konu öyle detaylı bir şekilde sunulmuştur ki bazen detayların kompozisyonu okuyucuyu hayrete düşürmektedir. Şiirlerindeki imgeler sistemi, yaklaşımlarındaki karşıtlıklar, Azerbaycan şiirindeki geleneksel ölçütlerin neredeyse taşlaşmış çerçevelerini bazen aşmaktadır. Okuyucuyu büyülemeyi ve şaşırtmayı başaran Mahire Hanım’ın şiirlerinde “düşünce orijinal, diksiyon doğrudur.”
Büyük bir yaratıcı yolu geçen Mahire Nagygizi, bilimsel ve yaratıcı faaliyetleriyle Azerbaycan biliminin ve zengin ve asırlık edebiyatımızın gelişmesine değerli katkılar sağlamaktadır. Kendine özgün tarzıyla Azerbaycan şiirine adını yazdıran Mahire Nagygizı`na yeni yaratıcı başarılar diliyoruz!
Lütviyyə Əsgərzadə

Son Yorumlar