Rukiye S. AYDIN: “Beli Bükük İle Mezar Taşı, Hız Çağının Kıyısında İnsanı Ve Ruhu Arama Gayretimi Gösterir.”

“Beli Bükük ile Mezar Taşı” adlı bir öykü kitabınız var. Öyküleriniz çağımızın hız kaynaklı işleyişine kurban edilen duyguların, insani hislerin arı duru bir Türkçeyle dile getirilişi. Sağlam bir kalemden çıkmış metinler. Okuma yazma serüveniniz nasıl başladı? Öykü üzerine yoğunlaşmanız nasıl oldu? Bahseder misiniz?

Öncelikle bana dibace.net dergisinde bu söyleşi imkânını verdiğiniz için teşekkür ederim. Çocukluğumda babamın okuduğu dergileri önce koklar, sonra sayfalarını karıştırırdım. Okuyamadığım hâlde yine de kitaplarla oynamaktan zevk alırdım. Okula başladıktan sonra -Alfabe kitabımız vardı- onu her akşam babaanneme baştan sona okurdum. Babaannem de severek dinlerdi beni.

Babaannem kendisi de çok masal anlatırdı, komşu çocuklarıyla çevresini sarar anlattığı masalları dinlerdik. Babam kitap okur, yazardı. İlkokul öğretmenim bir gün bize büyüdüğümüzde hangi mesleği seçeceğimizi sordu. Sınıfta herkes hayal ettiği mesleği söyledi. Benim hayalimden yazar olmak geçti. Okul bittikten sonra günlük yazmaya başladım. İlk gençlik yıllarımda şiir daha sonra öykü yazmaya başladım.

Öykülerinizi nasıl yazarsınız? Daha önce zihninizde oluşur mu, yoksa masaya oturduğunuzda kendini mi yazdırır öyküler?

Bir olaydan, bir olgudan, doğadan etkilenerek yola çıkarım. Bazı olaylar, doğadaki mucizeler beni çarpar; duygulanırım, heyecanlanırım. Etkilendikten sonra kahramanımı hayalimde iskelet olarak canlandırırım. Sonra yolunu gösterir onu serbest bırakırım. Onun çizdiği yolu izlerim. Kafamda tasarladığımı bir veya iki oturuşta yazıya dökerim. Sonra peş peşe her gün o yazdığım öyküyü kontrol ederim. Eklemeler, çıkarmalar yaparım. Bu en az bir hafta kadar sürer. Sonra onu demlenmeye bırakırım. Bir ay kadar sonra tekrar okurum. Eklemeler, çıkarmalar yaparım yine. Bir ay sonra tekrar bakarım. Son düzeltmeleri yaparım.

Öyküleriniz duru, temiz, anlaşılabilir, akıcı bir dile sahip. Hem olay öyküleri hem durum öyküleri yazıyorsunuz. Öyküleriniz gerçekçi, büyülü gerçekçi, alegorik anlatıları içinde barındırıyor. Anlatıcılarınız ve kahramanlarınız yanında hayvanlar, nesneler, bitkiler… Genel olarak öykü diliniz, kurgunuz ve kahramanlarınız hakkında neler söylersiniz?

Evet, değişik türlerde öykü yazıyorum. Sosyal gerçekçi öykülerimde, yaşadığımız ya da yaşayabileceğimiz günlük olaylardan beni çarpan hikâyeleri öyküleştiriyorum. Büyülü gerçekçi öykülerimde günlük yaşadığımız olaylarla birlikte aklımızın almadığı, görünen ama hikmetini bilemediğimiz bazı metafizik olayları öyküleştiriyorum. Alegorik anlatılarımda olayı anlatırken yaşadığımız insanlara, olaylara, olgulara mizahî bir dilde göndermeler var. Hayvanları konuştururum bazen. Birçok edebiyatçının baş vurduğu anlatı türüdür. Beydeba’nın “Kelile ve Dimne” kitabından George Orwell’in yazdığı “Hayvan Çiftliği” kitabına kadar, her çağda yazılmış hayvan hikâyeleri vardır. Nesneler ve bitkiler de öyle; yeryüzünde yaratılmış olan her şey bir anlam taşır. Anlam taşıyan her nesnenin de pekâlâ bir hikâyesi de olabilir diye düşünüyorum.

Kitabınızın ilk öyküsü “Aslımla Ben”. Bu öykü kahramanları gölge ile aslı. Bu öykü birkaç farklı yönden okunabilir. Burada görünmezlik hissi oldukça baskın. Aynı zamanda çocukluk üzerine derin bir açılım var. Doğa tasvirleri çok güçlü. Öyküdeki görünmez anlatıcı modern dünyadaki parçalanmış “benlik” kavramının bir yansıması olabilir mi? Fark edilmemek sadece bir duygu mu, yoksa modern toplumda bireyin silikleşmesine bir eleştirel bir gönderme mi?

“Aslımla Ben” adlı öykümle ilgili değerlendirmeniz isabetli. Her öykü, her okurda yeni yeni açılımlar yapar. Sizin de belirttiğiniz gibi birkaç farklı yönden okunabilir. Yine belirttiğiniz gibi görünmezlik hissi baskın, çocukluk açılımı derindir. Bir çocuğun saf, duru bakış açısıyla gölgesini keşfetmesi, onunla oyun oynamasıyla başlar öykü. Aslında orada insanın ömrünü anlatıyorum.

Bebek küçükken, yani sabahleyin gölgenin iyice belirgin olması ile paralel çocuğun gölgesini fark etmesi ömrün başlangıcıdır. Öğleye yaklaştıkça gölgeler kaybolmaya başlar.  Öğle üzeri güneş tam tepemizde olduğu zaman gölge tamamıyla kaybolur. O zaman, kahramanın gölgesini unuttuğu zamandır, çocuk büyümüştür, genç olduğu vakittir. Dünya meşgalesi artar, evlenir çocukları olur. O zaman gölgeyi hatırlamaz. Yaşlanmaya yakın yine o piknik yerine gittiklerinde gölgeler yine uzamıştır. Yaşlılığa yakın insan yine çocuklaşır ya, gölgeyi fark eder. Gölgeleri torunlarıyla tanıştırır. Akşama yakın olması ömrün sonuna yakın olmayı imgeler. Bir günü, insanın ömrüne benzettim. Böylece güneş batınca bir gün, yani insanın ömrü sona erer.

Sizin yorumlamanız açısından da bakılabilir öyküye; modern dünyadaki parçalanmış “benlik” kavramının yansıması şeklinde. Fark edilmemek de modern toplumda bireyi silikleştirir. Az önce belirttiğim gibi her okur, öyküyü yeniden yeniden anlamlandırır, açımlar. Sizin öyküyü böyle anlamlandırmanız da çok ilginç diye düşünüyorum.

Aynı öykü bir gerçekçi olay örgüsü olarak da tamamen sembolik, alegorik bir anlatı olarak da okunabilir. Buradaki çok katmanlı okuma sizin bilinçli bir kurgulama tercihiniz mi?

Bir gerçekçi öykü, tümüyle alegorik olabilir. Bazen öykünün içinde yalnızca bazı bölümleri alegorik olabilir. Öykülerimin bazıları tümüyle alegoriktir. Bazısının içinde de alegorik bölümler vardır. Örneğin: “Görevliler” adlı öyküm tümüyle alegoriktir. “Bir Değişme(me) Masalı” adlı öykümde bazı bölümler alegoriktir.

“Gelin” öykünüz de dikkate değer bir içerik barındırıyor. Burada bir genç, gelin diye annesine bir süpürge hediye ediyor. Bir insanla bir nesne, bir makine yer değiştiriyor. Bu öyküde anlatıcının bir insan değil bir nesne (süpürge) olması üzerinden günümüzde insanın nesneleştirilmesine bir eleştiri mi var? Aynı zamanda süpürge gibi alınıp satılan bir nesnenin gelin diye adlandırılması günümüzdeki tüketim kültürüne bir gönderme olarak değerlendirilebilir mi?

Bir yönüyle sizin tespitinizdeki gibidir. Evet, insanlar nesneleştiriliyor. Bir yönüyle de post modern çağda dijitalleşme gerçeği ile iç içe yaşıyoruz. Öyküde geleneksel bir kadın tipinin eski hayatından bahseden geri dönüşler vardır. Kötü geçen bir gelinlik döneminden günümüze geldiğinde, zulüm çekerek yaşadığı kendi gelinlik hayatını bir nesneye, yani gelin olarak isimlendirilen robot süpürgeye anlatıp rahat etmek ister. Her gün anlatır ona derdini.

Bir de postmodern hayattaki insanın yalnızlığı, tek başınalığı vardır öyküde. Evlenme yaşı geçtiği hâlde evlenmeyip yalnız yaşayan oğlu vardır kadının. İnsan, bu dijitalleşme çağında makinelerle, dijital cihazlarla, sanal âlemle o kadar iç içedir ki diğer insanlardan uzaklaşır git gide. Artık o kadar yalnızlaşır ki insan, makinelerden arkadaşlık bekleyecek duruma gelir.

Kitabınıza adını veren “Beli Bükük ile Mezar Taşı” etkileyici. Günümüzde hepimizin yaşadığı, çocukları ve gençleri birden yaşlandıran sınav, sınava hazırlık ve kaygısı, akademik başarı miti sarsıcı bir dille anlatıyor. Mezar taşı geleneksel anlayışta bitişi temsil eder. Siz burada insanların yeni bir başlangıç olarak gördüğü test kitabını mezar taşı ile eşleştiriyorsunuz. Günümüzde bilgi, çocukları hayattan kopartan bir kitabeye dönüşüyor. Aynı zamanda çocuklar canlıyken ölme durumu yaşıyorlar. Bir de Vav simgesi var. Bu simge anne karnındaki bebeğin mütevazı halini ve yaratıcıya yakınlığını simgeler. Öyküde ise tevazudan ziyade sistem tarafından ezilen insanı çağrıştırıyor. Bu metaforlarla ilgili neler söylersiniz? Modern dünya insanı yaşarken öldürüyor mu? Kutsal değerlerle başarı hırsı arasındaki derin çelişki insan ruhunda yankılar mı oluşturuyor?

Çok güzel tahlil etmişsiniz Muaz Bey. Günümüzde başarı odaklı, ezberci eğitim sistemi içinde çocuklarımız en güzel yıllarını test çözerek geçiriyor. En verimli çağlarında koca koca test kitapları arasında sınavdan sınava koşuyor. Bu da hepimizin bildiği gibi onun düşünme, fikir üretebilme, hayal kurma, buluş yapma gücünü öldürüyor.  Düşünemeyen, hayal kuramayan, yeni bir şey kurgulayamayan deney yapamayan, bilim üretemeyen bir insan olarak yaşar.

O artık, dünyada sadece fiziki olarak vardır ama manevi, zihinsel duygusal olarak bir ölü sayılır. Vav imgesi, bir yönden sizin de belirttiğiniz gibi, anne karnındaki mütevazılığı ve yaratıcılığa yakınlığı simgeler. Ama başka bir yönüyle bu öykümdeki gibi sırtındaki yükün ağırlığından eğik durmak zorunda olan bir insanı anlatır. Evet postmodern dünya, insanı hızlı yaşama, akademik başarı hırsına, maddi yönden ya da bürokrasi yönünden yükselme mitlerine kurban ediyor. Bu tür yaşama göndermeler var.

Öykülerinizin adlarına baktığımızda yol, yolculuk kendini gösteriyor. Hatta “Sonsuz Yolculuk”, “Kutlu Göç” öykü adları. Yolculuk nedir sizce? Yolun ve yolculuğun tasavvufî bir anlamı var mı? Neden yol? Niye yolculuk?

İnsan bir yolcu olarak yaratılmıştır. Doğmadan önce yolumuz çizilmiş ve biz yaratılmışız. Sonra ulu irade tarafından dünyaya gönderilmişiz. O çizilmiş olan yolda yaşamaya devam ediyoruz. Günü geldiğinde de öbür dünyaya göçeceğiz. Orada da sonsuz yolculuğu sürdüreceğiz. Tasavvufta yol (Seyr-i sülük), nefsi kötü huylardan arındırıp kalbi ilahi aşk ve marifetullah ile olgunlaştırarak Allah’a ulaşmayı hedefleyen manevi eğitim ve terbiye sürecidir. O yönden de alabilirsiniz. Bütün yol hikâyeleri beni çok etkiler. Manevi olsun, gerçek yol olsun muhteşem bir şeydir yol.

Bir yerden başlamak; karşılaştığın tüm zorluklara sabrederek ilerlemek, ilerlerken yoluna serilen nimetlerden faydalanmak, bu dünyanın son olmadığını bilmek, öbür dünyanın da sona ermeyeceğini, bir gün seni o sonsuz olan yüce sevgiliye götüreceğini bilerek ilerlemek muhteşem bir şey.

“Kutlu Göç” adlı öykümde Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün yolculuğunu anlattım. “Sonsuz Yolculuk” adlı öykümde; şehirdeki parkta ağaçtan düşen bir yaprağın, ağacın dibinde çürüdükten sonra gübre olarak ağaç tarafından emilip tekrar ağacın dallarına dönmeyi beklerken, temizlik görevlisi tarafından süpürülüp çöpe götürülür. Götürülürken önce pek de iyi bir yere götürülmediğini düşünüp endişelenir. Biraz yol alınca yokluğa doğru gitmediğini, hiçbir maddenin yok olmayacağını, başka bir şeye dönüşerek sonsuz olarak yaşayacağını fark eder.

“Eski Sandığa kapatılanlar” adlı öykünüz değerler eğitimi bağlamında derin metaforlar barındırıyor. Bu öyküdeki erdemleri neden dokuz kardeş olarak belirlediniz? Sandık metaforu toplumun unuttuğu eski değerleri mi temsil ediyor yoksa insanın kapattığı vicdanını mı? Neler söylersiniz?

Birçok şeyi, eski sandıklara kapattık. Sizin belirttiğiniz gibi, vicdanı da kapattık, erdemleri de. İnsanı erdemli kılan değerlerin çoğu, artık kelimeler hâlinde sözlüklerde, metafor olarak sandıklarda kaldı. Maalesef hayatımızda anlam olarak yer etmiyorlar şimdilerde.  Onların anlamlarını yaşatmıyoruz hayatımızda.

Dokuz kardeşi tek kelime olarak aldım. “d, ü, r, ü, s, t, l, ü, k”= dürüstlük kelimesidir. Dokuz harftir. Yani bu öykümde dürüstlük kelimesi, kendi hikâyesini anlatıyor. Dürüstlüğün bir çocuğun saf kalbinde nasıl yer ettiğini, genç ya da yetişkin olduktan sonra toplumun etkisinde kalarak dürüstlüğü kalbinden nasıl uzaklaştırdığını anlatıyor kelime. Bu, onun öyküsüdür.

Okuduğunuz, etkilendiğiniz yazar ve kitaplardan bahseder misiniz?

Çocukluğumdan beri okuduğum her kitap beni etkilemiştir. Küçükken bilinçsizce her bulduğum kitabı okurdum. İlk gençlik yıllarımda bilinçli bir şekilde yerli ve yabancı klasikleri okudum. Rus Edebiyatı, Alman, İngiliz, Fransız, en son da Latin Amerika Edebiyatının klasiklerini okudum. Bugünün yerli ve yabancı yazarlarını da okuyorum. Edebiyat mahfillerinde çok güzel şeyler oluyor. Çok güzel öykü, şiir, roman, deneme, biyografi yazan genç edebiyatçımız var, yolları açık olsun.

Yazar ismi veremeyeceğim. Çünkü yazarları, bu beni daha fazla etkilemiştir diye ayırmakta zorlanıyorum. Şairlerin, romancıların, öykücülerin, denemecilerin her birinden ayrı ayrı etkilendim. Büyük üstatları, edebiyatçıları çiçeklere benzetirim. Yazarları, kendim dahil olmak üzere arıya benzetirim. Nasıl ki arı, kırlardaki tüm çiçeklerden öz toplayıp bal yapar, ben de onun gibi her yazarın eserinden öz alırım, kalbimde, zihnimde, duygularımda, gönlümde yerleşir. O öz, yazarken kendiliğinden dökülür kalemimden.

Son olarak neler söylersiniz?

Değerli Muaz Bey, öncelikle şunu söylemeliyim. İyi bir okursunuz. Öykü kitabımı çok dikkatle okumuşsunuz, çok iyi tahlil etmişsiniz. Çok ilginç sorular sordunuz. Edebiyatın daima diri olarak kalıp hiç solmaması için dergiciliğin (dijital platformlarda olsa dahi) daima yaşaması lazım. Dergiler benim, ya da başka yazarların olmazsa olmazıdır.

Geçmiş ve günümüzde yayınlanan dergilerin fonksiyonunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple sizin dergiciliğinizi de önemli ve kıymetli buluyorum. Çoğunu takip etmeye çalışıyorum. Dijital dergicilik de son yıllarda iyice gelişti. dibace.net de bunlardan biridir bence. dibace’nin uzun ömürlü olmasını diliyorum. Edebiyat için verilen her emek beni ziyadesiyle sevindirir. Öykülerim ilk defa çeşitli dergilerde yayımlandı, onlara müteşekkirim. dibace’de bana yer verdiğiniz için size de teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Rukiye Saran AYDIN

    • 1955’de Trabzon’da doğdu.
    • Eğitimci olarak çalıştığı devlet memurluğundan emekli oldu.
    • Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve Sosyal Bilimler Önlisans Programından mezun.
    • Öyküleri ve denemeleri Olağan Hikâye, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Kayıp Kayıt, Edebiyat Ortamı, Hece, Heceöykü, Geçerken, Diyanet Aile dergilerinde yayımlandı.
    • İlk öykü kitabı, BELİ BÜKÜK ile MEZAR TAŞI Hece Yayınları’nca yayımlandı.
    • Evli ve dört çocuk annesi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir