Sofi, abisinin emanetini ziyarete gidiyor.
Gün ışığına hasret kalıp da kendi aydınlığını göz kapaklarının altında üretmeye başlamasının üzerinden birkaç yıl geçmişti. O zamana kadar attığı adımları hesaplamamış, aldığı nefesleri saymamış, sağını solunu zihninde tekrar ederek bir bilince kavuşturmamıştı. Ama artık kaçıncı nefesinde hangi yöne döneceğini, bilmem yüz kaçıncı adımında nerede duracağını hesap etmek zorundaydı. Bulanık derede balık avlarken pantolonunu dizlerine kadar sıyırıp, ellerini tedirginlikle taşların arasında gezdirdiği, avuçlarında kıpırdayan yumuşak ve kaygan canlının yılan mı ya da balık mı olduğunu bilmeden sevinçle çekip çıkardığı zamanları anımsadı bastonunu yere değdirirken. Adım atarken yürümeye yeni başlayan çocukların sevinciyle gülümsüyor, yere düşmediği her an özgüveni biraz daha artıyordu. Ancak uzun boylu olduğu için toprak ile arasındaki mesafeyi yüzlerce metre gibi hayal ediyor, düşmekten de ölesiye korkuyordu. Yüz adım dümdüz yürüyüp sola döndükten sonra kurumuş derenin çakıl taşları arasında da zar zor otuz adım atıp karşıya geçti. Yirmi adım sonra hemen solunda zincire bağlı, saldırgan bir köpek vardı. Köpeğin yanına geldiğini anladığında sağa doğru yürümeye başladı istemeden. Ayağı yolun kenarındaki bir taşa takıldı. Hemen sağ elini öne doğru uzattı, taş duvara tutundu. O an çocukluğunda dereden getirilen pürüzsüz taşlar olduğunu anladı. Eli yaralanmamıştı. Ama onun sendelediğini gören köpek bunu bir saldırı olarak algılamış olacak ki zincirini koparırcasına havlıyordu. O ise köpeğin etki alanından hasarsız geçmenin rahatlığıyla son seksen adımını yürümeye başladı. Biraz sonra ekşi elmaların kokusunu duymaya başladı. Biraz daha ilerleyince bahçeye ekilen dağ kekiğinin, pancarın ve yabani nanenin de kokusunu aldı. Derken bir vızıltı duydu, birkaç adım sonra basamaklara ulaştı. Altıncı basamağı çıkınca bastonuyla kapıyı yokladı, kapalıydı. Kapıyı çaldı ve nefes nefese beklemeye başladı.
Emanetin kısa hikâyesi: Seyda ile Lütfiye
Müderris, medreselerin kapatılmasından sonra hem Türkçe bilmediği, hem de yeni alfabeyi öğrenemediği için fahri imamlık yapmak üzere beraber hacca gittikleri arkadaşının köyüne gelip yerleşmişti. Kısa bir süre sonra ölünce de arkadaşı onun oğlunu sahiplenmiş, büyük kızıyla da evlendirmişti. İyi bir eğitim aldığı ve yıllarca da imamlık yaptığı için yöre halkı içinde saygınlık kazanmış ve gerçek ismi unutulup, “Seyda” olarak anılmaya başlanmıştı. Seyda, henüz kavak ağacı bile yetiştirilmeyen köye söğüt, çam, elma, armut, kiraz, kavak fidanları dikmiş; güney illerinden getirdiği arı kovanlarını bahçenin ortasına yerleştirmişti. Dağlarda dolaşmadan edemezdi. Bu yüzden dağlarda yetişen bütün otları bahçesine de ekmiş ve böylece özlediği dağ kokusunu içine çekmiş oluyordu. Hatta bir seferinde yavru bir kurdu kucaklayıp getirmiş ve evcilleştirmişti. Bahçesiyle öylesine bir bağ kurmuştu ki, elma ağacından tek bir elma eksilse bunu anında fark ederdi. Onun bu davranışlarını hoş karşılayan tek kişi karısı Lütfiye’ydi belki de.
Sofi kapıda bekliyordu hâlâ. İçeriden sesler geliyordu ama kapının açılacağı yoktu. Bastonuyla daha da sert vurmaya başladı kapıya.
“Kim o?”
Gizli kapaklı iş çevirirken yakalanmış bir tedirginlikle gelmişti ses. Sofi, yüzünü kapıya yaklaştırarak:
“Benim, Seydam. Sofi!”
Seyda da kapıya yaklaşmıştı iyice. Kısa bir süre bekledikten sonra sinirle karışık bir utangaçlıkla:
“İçeride namahrem var Sofi. Azıcık bekle.”
Sofi’nin beklemeye niyeti yoktu. Ama kapıyı kırıp içeriye girecek hâli de yoktu. Fakat bu kapıyı sözleriyle tek seferde açmaya niyetlenmişti.
“Seydam, Lütfiye benim abimin kızı. Tevhide de benim torunum. İkisine de nikâhım düşmez; düşse düşse ballarına düşer.”
Kurtuluşu olmadığını anlayan Seyda kapıyı açtı. Suçüstü yakalanmıştı. Sofi yabancı olmadığı için her zamanki açıklamayı yine yaptı Seyda:
“Sofi, arılar balı gizli yaparlar. Bugüne kadar onların bal yaparkenki hâlini kimseler görmemiştir. Ben de balı süzerken onların bu mahremiyetine sadık kalmaya çalışıyorum.”
Sofi ve Seyda’nın gülüşmeleri başlayınca Lütfiye ballı çayı yapmaya çoktan başlamıştı.
Sardunyaları özgürleştiren bir ölüm…
Gülümsemenin hoş karşılanacağını düşünürüm böyle zamanlarda. Acıya da gülümser insan. Kapkara, korkunç derecede yağmur taşıyan bulutların arasından güneşin izini aramaya benzer bu gülümseme. Acıyı delip, oradan yaşamın dayanaklarını aramak gerekiyor. İşte son bir kürek daha doldu, Seyda’nın üzerine örtüldü. Bu gülümseme de tam bu anda oldu. Seyda’nın torunu elini sırtıma vurarak:
“Gidelim dayı, arabam şu tarafta.”
Aslında teselliyi kovuyordu böyle yaparak. Dönüşü olmayan gidişlerin ardından en tatlı sözler bile işkence gibi gelir insana. Ben de hiç konuşmadan arkasından yürümeye başladım. O sırada ince, hüzünlü ama kendinden emin bir ses duyuldu. İtiraza yer vermeyecek denli karanlık bir yerden geliyordu sanki. Seyda’nın büyük oğluydu.
“Bizi yalnız bırakmayan herkesten Allah razı olsun. Biliyorsunuz ki babam yalnızlığı çok severdi. Kendinde kalmayı severdi. Kendisinde durmayı. Vasiyet etti bana, anlayış gösterirseniz çok mutlu oluruz.”
O sırada kalabalık arasında bir homurtudur yükseldi. Ama bütün homurtular döndü, dolaştı ve cesaretsiz bir kuş gibi yine gelip sahibine kondu. Açıkçası kimse anlam verememişti Seyda’nın oğlunun sözlerine. Kalabalık içinde siyah takım elbiseli, pos bıyıklı, hafif göbekli bir adam kendinden emin bir şekilde:
“Tekrardan başınız sağ olsun. Mekânı cennet olsun. İyi bir insandı Seyda. Hakkımız da helaldir. Fakat taziye çadırı kurulmadan olmaz. El aleme ne deriz sonra?”
Sözlerini bitiren pos bıyıklı, kendinden emin bir şekilde, kendisini dinleyenlerin bakışlarında onaylayıcı izler aramaya başladı. Fakat herkes bakışını Seyda’nın oğluna çevirmişti. Küçük Seyda seyrek sakallarını çeke çeke:
“Vasiyeti yerine getirmek farzdır. Babamın vasiyeti de böyleydi. Üstelik son zamanlarında fazlasıyla hüzünlüydü. Bütün yaşamını geçirdiği bahçesinin hasretiyle öldü. Bu yüzden herkes onun yasını kendi içinde tutsun. Sizden ricamdır. Yeniden hepinizden Allah’ım razı olsun.”
Mezarlıktaki homurtu zayıf bir hoşnutsuzlukla yayıldı, gevşedi ve oradaki insanlarla beraber dağılıp kayboldu.
Biz Seyda’nın torunuyla arabanın yanına gelmiştik. Sonbaharın ürkütücü rüzgârı esmeye başlamıştı. Arabaya binip biraz ilerledikten sonra iri taneli bir yağmur başladı. Rüzgâr dindi. Bir süre sonra yağmur da şarkısına ara vermişti. Arabayı durdurdu Seyda’nın torunu. Bagajı açıp bir saksı çıkardı oradan. Sardunyaydı. Mutluydu. Kendisi için açmayı severdi. Minnetsizdi. Yavaşça bıraktı saksıyı yere. Çiçeği incitmeden söküp çıkardı oradan. Toprağı kazmaya başladı dede yadigârı bıçağıyla. Çiçeği toprağın koynuna bıraktı. Toprakla sarıp sarmaladı iyice.
“Biliyor musun, dedem saksıları hiç sevmezdi.”
“Neden…” diyecek oldum. Sesim yeniden içime kaçtı.
“Bir keresinde dedem evimize gelip saksıdaki çiçekleri görünce şöyle demişti: Kabul edelim ki bu çiçekler saksıda güzel duruyor. Fakat saksı da çiçeğin zindanıdır Mesud. Onları oraya koymadan önce düşünün; sizin süs düşkünlüğünüz onların özgürlüğüne mal oluyor mu, olmuyor mu?”
Sonra toprak saksıyı bir kuşu azat eder gibi havaya attı. Yere düşen saksı parçalandı. Onu ait olduğu yere gönderdi. Yeniden konuşmaya devam etti:
“Belki de gösteriş bizim saksımızdı dedeme göre. Bundandı taziye çadırını kurdurtmaması. Allah rahmet eylesin yeniden.”
Ben de onu onaylayarak ayağa kalktım. Kaygan toprağın içinde arabaya doğru yürümeye başladık. Arabanın kapısını açıp mezarlığa doğru baktı. Hafifçe gülümsedi.
“Neden gülümsediğin?” diye sordum.
“Deden ile Seyda’nın bal olayını hatırladım.”
Benim de yüzüme bir gülümseme yayıldı. Orada anlatılan Sofi’nin dedem olduğunu yeni anlamıştım.
Zafer ÇARBOĞA
2021/Bursa

Son Yorumlar