Bu, öyle bir dönemdi ki, Avrupa’nın düşünen kafasını iki dünya savaşının peş peşe darbeleri sarsmıştı. Kıta manevi ve psikolojik nakavt baygınlığı içerisindeydi. Geleneksel basitlikler bile tanınmaz bir biçimle kuşatılmıştı. Opera için tasarlanmış sahnede sokak dövüşleri gerçekleşiyordu. Tiyatroların harabelerinde yalnızca edebi karakterlerin ruhları dolaşıyordu. Orkestralar görünmez olan marş tanrılarına kurbanların verildiği sunaklarda gurluyorlardı…
Edebiyattaki kamusal romanların, siyasetteki sosyal ideolojilerin, toplumdaki halkla ilişkilerin yeri boş kalmıştı. Sanat uzun zamandır unutulmuş XVII-XVIII yüzyılların uzak “Şato”larında yeniden çıkmazlara sıkıştırlmıştı. Paris sokaklarında kırk yaşındaki bir yazar, büyük ideolojilerin gitgide uzaklaşan gürültüsü altında kulaklarını kapatıp kaybolmuş aklını arıyordu.
Neredeyse deli olmuş, gözleri yuvasından fırlayacakmış gibi bakan bu adam, hatta sıradan günlük ifadelerin kanıta gerek duymayan reddedilmezliği karşısında başını kaybetmişti. O, önce yakın, daha sonra uzak hafızasını kaybeden gerçek bir Alzheimer hastası gibi bir yığın önemsiz sorun Onu yutmuştu. Savaşın oluşturduğu toplu psikoz Onun tüm anılarını yok ettiğinden, O, bir çocuk kimi, sadece, sorularla düşünebilirdi.
Komşusu ayyaş Pierre‘in neden tam olarak üç çocuğu olması, neden her gün diş hekiminin ofisi önünde aynı yaşlı adamla karşılaşması, neden tüm basın mensuplarının kadın taytlarının icatları hakkında yazması gibi tartışma yaratmayan gerçeklere duyduğu şaşkınlık karşısında O, eski dünyanın eğitilmiş mantığıyla düşünmekte acizdi. Onun zihninde, sebep ve sonuç arayışından bıkmış geleneksel zekanın karmaşası vardı.
Bu kişi düzeni dağılmış her yerde -siyasette, sanatta, felsefede, dinde, sokakta, yatakta- çıkış yolunu arayan Avrupa insanının tipik imgesiydi. Onun yaşadığı kıtada Thomas Eliot‘un yazdığı gibi, “herkes avcı kuyusuna düşen bir kaplanın gergin sarsıntısı içindeydi.”
Kaos kimseye huzur vermeden büyüyordu; bir kurtuluş yolu bulma endişesiyle çabalayan fikirler birbirine dolaşarak insanları herkesin kitle değerlerinin yaratıcısı olabileceği bir ağa sürüklüyordu. Bu örümceksiz ağ ne isterseniz adlandırılabilir -sosyal heyecan, kamusal öfori, toplumsal seçilmişlik, Mesihliyin herkesleşmesi vs-… Artık herkes kendini herhangi bir fikrin nesnesi değil öznesi olarak görebilirdi. Günlük bireysel yaklaşımların kolektif gerçekliğe dönüşme şansı kaçınılmazdı.

Karşısı alınamaz saçma uzmanlık deneyimlerinin içgörüleri sosyal iletişim kargaşasında, görevinden, kamu işlevinden, cinsiyetinden, ırkından bakılmaksızın herkese sunuldu. İlk bakışta, kendi kendini yöneten bir sisteme benzeyen bu ağa düşmek için, sadece, totaliter özdeşliklerin fonunda biçim devrimleri yapmak gerekiyordu. Köktenci boyutlar ortadan kalktığından, her türlü fikre benzer saçmalıklar kitleler tarafından kısa bir sürede benimsenilip kamusal sindirime maruz kaldığı için “insanlar temel değerlerden uzaklaşıp içeriksizleşerek tek işlevli yaratıklara dönüştüler.” Meydan, sosyal ve kamusal statü kazanıp insani içeriğini kaybeden Herostratusların ve Messalinalarındı.
Sonunda, kendi yüzyılının ortalarına doğru beynini yıllarca rahatsız eden önemsiz soruları ele alan bu yazar -absürdist Eugene Ionesco– anladı ki, bu iletişimsel kaos basitliklerin iktidara getirilmesidir. Avrupa’da, felsefenin arzuladığı, siyasetin yaratmak istediği asillik fikri, üstinsanın -ubermensch’in değil, yeni bir insanlık türünün- “homoinformatikus”un yaratılmasıdır. Avrupa, “evrensel bağlama dâhil olan, tarihten hariç düşünülmüş olsa da, toplumun ve tarihin içinde barınan kişisel psikoloji”lerin kendi isteklerine, mantıksal, manevi ihtiyaçlarına aykırı olarak yalnızca bilgi ile yönetileceği bir çağa yaklaşıyordu. Bu yeni çağın insanları değerlerin yaratıcısı değil, sadece, vericisi olacaktı.
Yirminci yüzyılın ortalarından başlayarak, karnında milyonlarca yavru sürüngenin kaynaştığı dev, berrak informajenik bir anakondanın dik kaldırılması fikri, bu akıldışı gerçeklik, 21. yüzyılın başlangıç bir fikrine dönüştü.
Son olarak, ilk bakışta, sıradan bir öğrencinin inanılmaz girişiminin bir sonucu olarak dünya çapında bir sanal ağ ortaya çıktı ve hemen gerçek dünya üzerinde kontrol sahibi oldu. Bu ağ, basit ilişkilerin karmaşıklığı fonunda 21. yüzyıl için onaylanmış yeni siyasi devrimleri, iç savaşlar, planlanan terör eylemleri vs. aracılığıyla dünyanın modası geçmiş kamu imajını, jeopolitik “manyetik kutupların” yerini değiştirmek üzere tasarlanmış mükemmel kontrollü bir suikast teknolojisiydi; bu suikastçılık 20. yüzyılda devletlerin düzenli ordu, istihbarat teşkilatları, onların yönettiği gizemli örgütler tarafından gerçekleşdirdiği gizli operasyonları 21. yüzyılda güruha yönelik fikirlerle donanmış sivillerin eliyle yapmayı hedefliyordu.
Bir bakıma, iletişim fuarı etkisi yaratan sosyal ağ dünyasının küresel niyeti, az sonra ayrı-ayrı bölgelerde mezhep katliamlarının, iç savaşların, kanlı çatışmaların ve devrimlerin yaşanmasıyla gün ışığına çıktı. Bu tabloya, eski dünyanın Tanrı’ya gerek olmadan gerçekleşen teknolojik bir kıyameti olarak bakmak gerekir. Artık bu sosyal ağın kendi “tanrıları”, “peygamberleri”, “günahkarları”, “cennet ve cehennemi” herkese kendi adıyla bilinir.
Sanal ağ, bilimsel ve kültürel ilerleme adı altında gizlenmiş askeri-politik bir proje olarak uygulanmadan önce gerçek dünyanın abuk subuk düşüncelerini sanal dünyanın asil değerlerine dönüştürerek, bir gecede yok olan aileleri, kurşuna dizilen çocukları, köle gibi satılan kadınları, açlık ve soğuğa terkedilen ulusların trajedisinin günlük gevezelik eşiğine ulaştığı serbest tartışma atmosferi oluşturarak, günlük trajedileri ve suçları özleyen iç karartıcı bir dünya yarattı. Trajediler tarihin değil, günün teması haline geldi. Öylesine bir ortam oluştu ki, ‘Yalanı gerçek’ten ayırmaya çalışanlar kendi tutkularının kölesine dönüşerek daha da karmaşa yarattılar” Çünkü konular sahnede değil, salonda tartışılmaya başlanmıştı.
“Kardeşler, size yalvarıyorum, kendi dünyanıza sığının, kendi dünyanıza geri dönün. Öbür dünyanın nostaljisiyle gözlerinize kül üfürülmesine izin vermeyin. Zihninizi zehirleyenlere zehirli yılan dışında hangi ismi vermek mümkün? Onların arasında öyle gerizekalılar var ki, kendi yalanlarına inanıyor, kendi yalanlarından zehirlenmişler… Lanet ediyorum onlara!”
Nietzsche‘nin Zerdüşt’ün dilinden söylediği şu sözleri geri dönüşü olmayan göçmen kuşların yankılı sesi gibi çoktan ufuklarda işitilmez oldu…
Bir insanın böyle sonsuz bir bilgi akışına ihtiyacı var mıydı? Yoksa bu aşırı haber tüketimini şeker ve tuz gibi manevi yaşamımızın yapay bir ihtiyacı olarak bilgi tüccarları mı oluşturdular? Ve insanlık kendi için yapay ihtiyaçlar olarak yarattığı, daha sonra şeker ve tuz fazlalığından dolayı hastalık bulduğu gibi, gittikçe haber fazlalığından boğulma haline geldi.

Şimdi kendi doğasına da doğanın kendisi gibi hasret kalmış durumda… Hiçbir şey düşünemiyor… Günlük duygusuz haberleri ilaç gibi kullanıyor zavallı…
Aqşin YENİSEY

Son Yorumlar