“Özgün” sözcüğü sözlüklerde şöyle tanımlanıyor: Yalnız kendine özgü bir nitelik taşıyan, orijinal, benzersiz… Bu kavramın sadece edebi eserle sınırlandırılması sözcüğe haksızlık olur. Musikide, resimde ya da diğer sanat dallarında olsun, sanat eserine dokunuşu belli olan sanatçılar vardır; bu sanatçılara usta ya da duayen (dua edilesi) dendiğini biliyoruz.
Şiirde özgünlük meselesinde durum nedir ona bakalım: Özgün sanatçılar yeni duyuşlar, söyleyişler, tarzlar ortaya koyan insanlardır. İyi bir şiir okuru Fuzûlî, Baki, Nedim, Şeyh Galip, Nef’i, Yunus, Karac’oğlan, Âşık Veysel, Abdurahim Karakoç, M. Âkif, Ahmed Haşim, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Edip Cansever, Attila İlhan, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Hilmi Yavuz, Can Yücel ve Ahmed Arif‘in şiirlerini daha birkaç satır okumadan tanır, o dizelerin hangi şaire ait olduğunu hisseder. Türk şiirinin özgün sesleridir bunlar, geriye kalan yüzlerce şair, bu sanatçıları taklit edip durur.

Fuzûlî ki bana göre Türk şiirinin zirvesidir, aşkı, özellikle ilahî aşkı Azeri musikisinin hüznüne banıp sunar bizlere… Her bir mısrası kitaplar dolusu yazılara ilham verir. O, Türkçenin en rahat şiir söyleyen ozanlarının başında gelir. Şiirdeki düsturu olan “İlimsiz şiir, temelsiz duvara benzer.” anlayışına uygun nice güzel şiirler, mesneviler kaleme almıştır. Yani Fuzûlî‘ nin özgünlüğü o zamana kadar şiirde kullanılmayan birçok orijinal imgeyi şiire kazandırmış ve kendisinden sonraki şairlere ilham kaynağı olmasından kaynaklanır.
Baki, İstanbul Türkçesini şiire sokmuş ve o da Fuzûlî gibi o zamana kadar henüz kullanılmamış orijinal benzetmeler, mazmunlar kazandırmıştır Türk şiirine.
Nedim‘in şarkılarını okuyan bu şiirlerin ona ait olduğunu daha miyana gelmeden anlar. Yahya Kemal‘in deyişiyle “Lale Devri” şaaşasını en güzel şekilde dile getiren şairdir Nedim, özgün buluşları vardır şiirde…
Şeyh Galip‘in henüz yirmi altı yaşındayken kaleme aldığı “Hüsn ü Aşk” mesnevisi, bugün Orhan Pamuk‘un göklere çıkarılan “Benim Adım Kırmızı” romanına ilham olacak kadar üst düzey sürrealist bir hikâyedir.
Yukarıda zikredilen şairlerin her birinin Türk şiirine katkıları anlatmakla bitmez.Esasen, şairin dediği gibi: “Yeryüzünde söylenmedik söz kalmamıştır, önemli olan onun nasıl söylendiği ya da söyleneceğidir…”
Nef’i‘nin kaza oklarının değmediği adam mı kaldı?
Yunus, bizim Yunus:
“cennet cennet dedikleri
birkaç köşkle birkaç huri
isteyene ver anları
bana seni gerek seni…”
diyerek Allah’ı bize sevdiren ozan…

Neden bazı şairlere özgün diyoruz da diğerlerine o çınarların gölgesinde eğleşen benzerlerin kör döğüşü muamelesi çekiyoruz.
Bu sınıflandırma biraz acımasızca kabul edilse de, ne yazık ki şu an şiirde yaşanan durum budur. Hele geçen gün bir şair arkadaş kitabını bastırmak için yayıncıyla pazarlığını anlattı ki sormayın gitsin. Yayıncı şaire masrafları çıkarırken diyormuş ki:
“Eee… Genel masraf iki bin, hocam bunun üzerine bir iki de şiir ödülü için vereceğimiz rüşvetleri ekleyeliiiim, al sana üç bin lira, daha dağıtım vs masraflarına girmedim…”
Günümüz şairleri ne yazık ki teknolojnin kuşatması altında kalmış, beşeri ilişkilerin değişmesi sonucu aşk, ayrılık, sevgi, özgürlük, namus, vatan, millet… gibi kutsal kavramlar kıymetten düşmeye başlamış, bunun sonucu olarak da şiirde özgün söyleyişler ancak küfürlerle, ya da cinsel organ adlarının aleni kullanımıyla sağlanmaya çalışılmaktadır. Böylece, esasında Arapça “edeb”, terbiye, güzel söz… anlamındaki bir sözcükten türemiş olan edebiyat sözcüğünün içi boşaltılmaya başlanmıştır.
Son yıllarda parmakla sayılabilecek düzgün şairlerin dışındakiler, özellikle genç arkadaşlar, özgünlükle absürtlüğü karıştırmaktadır.
“Oha”, “çüş”, “atarlanmak”, “sus oldum”, “kal geldi”, “kusmuk”, “zuhaha”… gibi abuk sabuk sözcüklerle başlayan dildeki kirlenme, şimdi de küfür edebiyatıyla şiire sirayet etmektedir.
Düzeyli düzeysiz dergilerde, gece yaşadığı sergüzeştleri anlatan ablalar, eş cinsel ilişkiyi kutsamaya çalışan hamam oğlanı ağızlı genç yazarlar, her gün bir profile aşık olan sanal aşıklar dergilere abone olma koşuluyla pespaye yazılarını buralarda yayımlatmakta, işin daha acı tarafı bu yazılara okur da bulmaktadır.
Sözün kısası özgünlükten geçtik, dilimizi, şiirimizi en kötüsü de ahlakımızı kaybediyoruz.Şairin dediği gibi:
“ah…kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…”
Ya da: “Melali anlamayan nesle aşina değiliz…”

Mehmet BİNBOĞA

Son Yorumlar