Sınav: “ben amarikaydaykene Kitaplarıyla Yaşadığım İki Kültür Arasındaki Farkları Ortaya Koymak İstedim”

“ben amarikadaykene…” üst başlığıyla “Sürgünde Doğmak” ve “Profesör Olmak” adlı iki kitabınız yayınlandı. Bu kitaplarda akıcı bir dille anılarınızı anlatıyorsunuz. Neden böyle bir kitap yazmayı düşündünüz? Sizi anılarınızı yazmaya iten saikler hakkında neler söylersiniz?

Süreç ilk önce 2010 yılında, ABD’den 12 yıl sonra vatana geri döndüğüm zaman, öğrencilerimin benden istedikleri “hocam, bize Amerika’yı anlat” taleplerine karşılık yaptığım sohbetlerle başladı. Adı da o zaman kondu zaten;  “ben amarikadaykene…” Devlet parasıyla yurtdışına gidip, “görgü ve bilgilerini” arttırdıktan sonra gelip yıllarca “adamlar yapmışlar abi” tavrında anlata anlata bitiremeyen, hatta bunu yaparken gençlere biraz da “öğrenilmiş çaresizlik sendromu” zerkettiklerinin farkında olmayan büyüklerimize kinaye olsun istedim.

İlk sohbet çok sevilince, tekrar edilmesi talepleri ardı ardına geldi. Tabii ki ısrarlı talepler arzın da daha özenli olmasına yol açtı. Önce görsellerle destekli bir sunum hazırlamak, konuşmanın ana hatlarını belirlemek falan derken bu bir sohbet serisine dönüştü. Derken kısa kısa sosyal medya paylaşımları, sonra da Post Yayınevi’nin sahibi dostumuz Hayri Ataş’ın bu paylaşımları kitaplaştırma önerisi geldi. Sonra da oturup yazdık işte. Talep olunca arz etmek görev haline geliyor…

Yazmaya başlayınca, ilginç de olsa kendi hikâyemi anlatmaktan ziyade, yaşadığım iki kültür arasındaki farkları ortaya koymak istedim aslında. ABD’den döndüğümde, bizim insanımızın yaptığı bazı ortak davranışların, ki bunlara yasamadan yürütmeye, akademiden adalete, spordan beşeri ilişkilere kadar çok şey dahil, aslında doğru zannederek, ama sonu düşünülmeden yapılan yanlışlar olduğunu gördüm. Bu yanlışların yüzyıllardır yapılagelmiş olmaları bize çok pahalıya mal oluyordu ve bunların dile getirilmesi zamanı çoktan gelmiş ve geçmişti. Yani, bir nevi “kral çıplak” yerine “kralı boş verin, kendimiz çıplağız” diyebilmek gerektiğinin farkına vardım. Gençlerin Amerika merakına cevap verirken yaptığımız sohbetlere bu farkları da ekleyince olay ilginç bir projeye dönüştü ve elinizdeki kitaplar ortaya çıktı.

“Artık 28 Şubatçıların ülkenin geleceği için tehlikeli görüp askerlikten ihraç ettiği o “menfur” veya sevenlerinin gözündeki “mağdur” biri olmaktan, dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin, Columbia Üniversitesinin kartvizitini taşıyan “mağrur” bir akademisyene dönüşmüştüm.” diyorsunuz kitabınızda.  Hocam neydi 28 Şubat süreci? Sizi mağdur eden bu süreç hakkındaki değerlendirmelerinizi öğrenebilir miyiz?

28 Şubat süreci ve son iki-üç yüzyıldan beri sürekli tekrarlanan benzerleri aslında aynı şey; bilgiye hükmedenlerin dünyaya hükmetmelerinin yaşanan doğal sonuçları. 16. Yüzyıldan sonra kanıta dayalı bilgiden ve bilgiye dayalı rasyonel akıldan uzaklaşmış medeniyetimizin, Rönesans ile bilgi ve rasyonel akla yönelmiş batı medeniyeti tarafından tahakküm altına alınmasının yaşanan doğal süreçleri bunlar. O kadar. Bilimsel metotlarla incelendiğinde Bab-ı Ali baskınından 1961 İhtilaline, 12 Mart muhtırasından 12 Eylül darbesine, 28 Şubat sürecinden 15 Temmuz kalkışmasına kadar hemen hepsinin arkasında benzer sebepler görülecektir.

28 Şubat sürecinde ben GATA’da yeni doçent ve binbaşı olmuş bir askeri akademisyendim. İlginç akademik projeler peşinde koşan, idealist hayalleri olan, sıra dışı siyasi düşüncelere sahip bir gençtim. İlahiyat Fakültesi mezunu, başörtülü bir eşim vardı. Cemaatlerin ve tarikatların toplum için gerekli sivil birliktelikler, bir nevi sivil toplum örgütleri olduklarına ve yasaklanmalarının sosyolojik olarak doğru olmadığına inanıyordum. Tabi karakter yapım gereği de doğru bildiklerimi açıkça söylemekten, hatta kendi hayatımda uygulamaktan da geri durmuyordum. Hâlâ da değiştiğimi söyleyemem.

Tabiidir ki bu karakterim, o dönemde aşırı politize olmuş 28 Şubat tanrılarının gazabını üzerime çekmeme neden olmuş olmalı ki, Yüksek Askeri Şura’nın Aralık 1997 toplantısında beni ordudan ihraç ettiler. Haber almam ile kapı önüne konmam sadece bir hafta içinde gerçekleşti. Kısacık bir sürede üniformamdan, işimden ve hatta takip eden süreçte eşim ile dost bildiklerimden de oldum.

Kısacası sahip olduğum her şeyimi kaybettim. Birinci derecedeki yakınlarım ve birkaç dostum dışında kimsem kalmadı. Sivil üniversiteler isteseler de bana kadro veremiyorlardı. Tek çarem kalmıştı ABD’ye gidip, şansımı orada denemek. Ben de onu denedim. Akabinde de bu deneme tam 12 yıllık bir “macera dolu Amerika” serüvenine dönüştü.

“Amerika’da hayat farklı yaşanıyor. Benzerlikler olsa da, insanlar farklı bakıyor hayata.” diye başlıyorsunuz kitabınıza. Gerçi Doğulu Batılı, Amerikalı Ortadoğulu gibi mevzular çokça tartışılıyor. Siz hem doğuyu hem de Amerika’yı tanıyan biri olarak neler söylersiniz? Nedir farklılıklar?

İki kitabın da hemen tamamında bu farkları anlatıyorum zaten. Gördüğüm temel fark şu; onlar dünyaya kanıta dayalı bilgi ve akıl ile bakıyorlar, biz ise alışkanlıklarımız ve ön kabullerimiz ile bakıyoruz. Bütün farklar da işte bu temel anlayış farklılığının tezahürleri. Mesela orada trafik kuralları trafiği düzenlemek için konmuş. Bizde de öyle diyeceksiniz şimdi. Haksız değilsiniz aslında ama, onlar duruma göre kuralları esnetmiyorlar ve herkesin her durumda uymasını sağlıyorlar. Biz ise işimize geldiği gibi esnetiyoruz. Mesela bizzat şahit olduğum bir hadisede; trafik polisinin bir ilkokul önünde bir çocuğun ölümüne sebep olabilecek kadar son sürat geçen minibüse ceza yazınca, ekip arkadaşı onu eleştirip, minibüs şoförünü “ekmeğinin peşindeki bir gariban” olarak görmesi etraftan gayet olağan ve insani bir merhamet olarak algılanmıştı. Halbuki aynı olayın Amerika’da yaşanması bile düşünülemez. Orada bırakın okul önünde 15 milden fazla sürat yapmayı, kimsenin olmadığı bir kavşaktaki “DUR” işaretinde durmayan bile affedilmez. Bizde polisin radar ile hız tespiti yapmasına hukukçular bile “devletin vatandaşına tuzak kurması” şeklinde bakarken, orada polis ekiplerinin sivil araçları içindeki hareketli radarları ile hız kontrolü yapmaları gayet olağan, günlük bir uygulamadır.

Bu tür zihni yaklaşım farklarını hemen her alanda görmek mümkün. Biz maalesef onlara göre daha irrasyonel yaklaşıyoruz dünyevi işlere. Bu fark bence sosyal hayatımızda çok önemli sonuçlara sebep oluyor.

Yukarıdaki sorumuza bağlantılı olarak bir soru daha soracak olursak, Batı ya da Amerika’nın rasyonel temeller üzerinde yükseldiği bizim toplumumuzun ise en belirgin özelliğinin duygusallık, irrasyonellik olduğu dile getiriliyor. Bu iddia hakkında neler söylersiniz?

Buna “iddia” değil “tespit” demenin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Kitabın başlığındaki ironi bile bu tespitin bir sonucudur aslında. Devlet kurumları arasındaki ilişkiden tutun da, bina inşaatında bile bu tespiti yapabilirsiniz. Bakın! Orada üniversite devletin beyni gibi çalışır. Bilgi üretir ve devleti yönetenlere o bilgiyi sunarak daha doğru kararlar almalarına yardımcı olur. Ekonomiden, savunmaya kadar devletin tüm politikaları mutlaka akademik verilere dayanarak oluşturulur. Düşünsenize, şu meşhur Amerikan seçimlerinin olmazsa olmazı “debate” denen başkan adayı münazaraları bile üniversitelerde yapılır. Çoğu kimse bilmez ama öyledir. Siyaset bir bilimdir ve batıda her bilim gibi üretildiği yer üniversitedir.

Ama bizde üniversite devletin bilgi üreten beyni değil, devlet emrinde çalışıp, devlet için memur yetiştiren bir kurumdur sadece. Yani bir enstrümandır. Çünkü tamamıyla ona bağımlıdır. Ödenekler ve maaşlar devlet tarafından deruhte edilir. Bu yüzden de üniversite bilgi üretmek zorunda değil, sadece devletin ihtiyacı olan memurları eğitme kurumudur. Kısaca onlarda temelde siyaset üniversiteyi takip ederken bizde üniversite siyaseti takip eder. Burası öylesine önemlidir ki; bu paradoks ne üniversitenin gelişmesine ne de devletin gelişmesine fayda sağlar. Tam tersine iki kurumu da geriletir.

Kitabınızda çalıştığınız kurumların özellikle Columbia Üniversite’sinin çok uzun bir tarihinin olmamasına rağmen kurumsallaşmış olduğunu, insanların geleneksel değerleri muhafaza etmeye çalıştıklarını belirtiyorsunuz. Biz de ise sürekli gelenek, muhafazakârlık çok fazla köpürtülmüş olsa da geleneksel kurumları yıkıp yerlerine modern ucubeler inşa ediyoruz. Ne dersiniz bu çelişki ve ikilem hususunda?

Evet. Bu bizim gerçek manadaki ikilemimiz. Ve bunu çözebilmemiz maalesef muhal görünüyor. Binlerce yıllık bir tarihimiz, tarihçilere “tarihten Türk’ü çıkarırsanız ortada tarih kalmaz” dedirtecek kadar muhteşem bir geçmişimiz var. Çok doğru. Ama, bu muhteşem geçmiş bugün bize bir katma değer yaratmaktan çok uzak hale gerilemiş maalesef. Bilim, ekonomi, teknoloji ve siyaset gibi beşeri alanlarda, son 3-4 yüzyıldan beri ne kadarlık bir özgül ağırlığa sahip olduğumuzu daha doğru okumalıyız diye düşünüyorum.

Tarihi daha 2-3 yüzyıllık bir yeni devlet olan Amerika’nın kurumları da çok eski değil. Eski değiller ama, özgül ağırlıkları büyük. Bir Apple firmasının ekonomik boyutunun neredeyse bizim tüm ihracatımızdan fazla olmasını düşünürsek ne demek istediğim sanırım daha kolay anlaşılır. Yani, eski olmak ile değerli olmak aynı şeyler değil maalesef. Biz eskiyiz ama onlar kadar değerli değiliz. Üniversite bazında da aynı şey geçerli. Bizde üniversite diyebileceğimiz eğitim kurumları ile Columbia Üniversitesi’nin kuruluş tarihleri arasında neredeyse bin yıl var. Ama bilim dünyasındaki etkilerini karşılaştırdığımızda üzülüyoruz maalesef.

Anılarınızda en dikkat çeken noktalardan biri de ABD’deki öğrencilerin meslek seçimlerini çok akli ölçülerle yapmaları, eğitimi çok ciddiye almaları. Bizde ise meslek seçimi ve eğitim büyük ölçüde rastgele, tesadüfi. Neler düşünüyorsunuz?

Bunun cevabı da rasyonel akılda gizli. Biz “çocuklarımız bir an önce meslek sahibi olsun” diyerek onları daha 17 yaşında meslek seçimi yapmaya zorlayıp, nihayetinde mesleğinden memnuniyetsiz, işini kerhen yapan kitleler yaratıyoruz. Ama onlar 22-24 yaşında bu seçimi yaptırıyorlar. İşin bir başka yönü de bilimsel zaten; 17-18 yaşındaki beyin ile 22-24 yaşındaki beyin arasında büyük bir kavrayış ve düşünme yeteneği farkı var.

Üstelik onlar liseden sonra gençleri, önce “College” dedikleri bir temel eğitimden geçirip, onları hayatı ve kendilerini daha doğru okuyabilen, daha rasyonel düşünebilen entelektüel bireyler haline getirdikten sonra meslek seçimi yaptırıyorlar. Dolayısıyla, o öğrenciler üniversitede öğrendikleri bilginin aslında kendilerinin mesleki sermayeleri olduğunu biliyorlar ve bu yüzden sınav geçmek yerine o bilgiye sahip olmayı amaç ediniyorlar. İşte, eğitimin önemini gerçekten kavramış o öğrenci kopya çekmiyor. Mesele sadece dürüstlük meselesinden ibaret değil.

Amerika’ya ilk gittiğinizden dönene kadar sürekli uğradığınız bir Cerrahi tekkesi ve bu tekkenin şeyhi Tosun Baba’dan çok bahsediyorsunuz. Burayı anlatır mısınız?

ABD Cerrahilerini “Sürgünde Doğmak” başlıklı ilk kitapta detaylıca anlatmıştım. Kısaca özetleyecek olursam diyebilirim ki; Tosun Baba ve ihvanı gayet entelektüel ama mütevazı yaşayan, kendi egolarından başka kimse ile kavgaları olmayan, ihtiyaç sahiplerine ellerinden geldiğince yardım etmeye gayret eden, herhangi bir siyasi amaç taşımayan, holdingleşme gibi bir kaygıları olmayan güzel insanlardı. Allah rızası kazanmaya çalışmaktan, dostluk biriktirmekten, birbirlerine yardım etmekten öte bir gayretlerini görmedim. İslam’ın temel prensiplerini öğrenmeye ve hayatlarına samimiyetle uygulamaya çalışıyorlardı.

Tabi böyle yaşamalarında hem Tosun Baba gibi sanatçı, akademisyen, ve de zengin beşeri deneyimleri olan bir liderin samimi gayretleri, hem de ABD’de devletin dini cemaatlere olan farklı yaklaşımının etkileri vardı. “Onlar hayata farklı bakıyorlar” dedim ya; bu konuya da çok farklı yaklaşıyorlar. Devlet dini cemaatleri de toplumsal yaşamın olmazsa olmazı olan “sivil toplum örgütü” olarak değerlendiriyor. Herkes istediği dini topluluğu kurmakta özgür. Ama toplumun huzurunu bozmamak şartıyla! Devlet cemaatleri belli yasal çerçeve içinde davranan, kanun önünde hesap verebilir bir tüzel kişilik formatında tutuyor. Denetlenme yöntemlerini bile onları rahatsız etmeyen belli rasyonel esaslara uydurmuş. Mesela diyor ki;

“- Siz devlete vergi vererek bazı hizmetler satın almış oluyorsunuz. Bunlardan en önemlisi güvenlik hizmeti olduğundan devlet sizin dini faaliyetlerinizi de güvenlik içinde yapabilmenizi sağlamakla yükümlü. Ama güvenliğinizi tam olarak sağlayabilmem için cemiyet mensuplarınızın listesine sahip olmam, ibadethanenize giren çıkanları bilmem gerekli…”

Bizde kolayca “fişleme” diyebileceğimiz istihbarat toplama işini, böylece rasyonalize edivermişler. Ayrıca toplanan parayı, bu paranın nelere harcandığını, faaliyetleri vs… “sıkmadan ama sıkıca” denetliyor. Böylece hem halk inançlarını istediği gibi güven içinde yaşayabiliyor, hem de devlet kendini cemaatlerin tahripkar potansiyelinden korumuş oluyor.

Hocam ABD’deki akademik hayatla Türkiye’deki akademik hayatı karşılaştırın desek neler söylersiniz?

Aynı soruyu ABD’den yeni döndüğüm dönemde bir devlet büyüğümüz sormuştu ama benim cevabımı pek beğenmemişti. Demiştim ki;

“- Karşılaştıramam hocam. Farklı şeyler. Eğer onlar üniversite ise, bizimkiler değil. Eğer bizimkiler üniversite ise onlar üniversite değil!”

Hâlâ da aynı düşünüyorum. Evet, iki akademik yapı arasında eğitim bağlamında bazı benzerlikler var. Bizimkiler sadece birer eğitim-öğretim, yani “bilgi aktarma” kurumu iken, eğitim onların yaptıkları işlerin sadece küçük ve çok da önemli olmayan bir bölümü. Onların üniversitelerinin birincil ve öncelikli görevi “bilgi üretmek.” Bizdekilerin çoğunlukla yaptıkları gibi eski bilgilerin şerhini yazmaya çalışmak değil, telif bilgiden bahsediyorum. Fenni bilimlerden, sosyal bilimlere, sanattan, edebiyata, tarihten, matematiğe, tüm disiplinlerde daha önceden bilinmeyen bilginin ortaya çıkarılmasından, gerçek bilim yapmaktan bahsediyorum.

Bir de bilmemiz gereken şey akademisyenlerin bunu yaparken mecburiyet duygusu içinde yapmakta oluşları. Zannettiğimiz gibi ABD üniversitelerinin öyle “özgür ve demokratik” ortamları falan yok. Kimse kendi idarecisini falan seçmiyor. Bölüm başkanından, üniversite rektörüne kadar herkesi mütevelli heyet, yani üniversitenin finansmanını sağlayanlar seçiyor. Parayı veren düdüğü çalıyor yani. Her akademik birim bir ticari firma anlayışı ile işletildiğinden, bilimsel olarak başarılı veya popüler yöneticiler tarafından değil, titizlikle seçilmiş profesyonellere yönettiriliyor üniversiteler. Amerikan üniversitelerinin başarıları tesadüfi değildir.

Çok akıcı, ironik ve espritüel bir diliniz var. Karşılaştığınız bir çok ağır sorunu bile öyle espritüel bir şekilde anlatıyorsunuz ki tebessümle okuyoruz. Hayata bakışınız nasıl?

Bunun cevabı benim “soyadımda” gizli biraz da. Dedem soyadı kanunu çıktığında kendisine yeni türetilmiş olan “sınav” soyadı önerilince demiş ki “Bu hayat imtihan dünyası zaten. Yaz soyadımız sınav olsun.” Ben hayata böyle bakan bir aile içinde büyüdüm.

Bu dünyayı sahiplenmezseniz, geçici bir sınav mekanı olarak görürseniz dünyevi olan her şey basitleşiveriyor. Sorunlar daha kolay çözülüyor, zorluklar daha kolay aşılıyor. Hayatı ve sahip olduklarını fazla ciddiye alanlara gülüp geçiyorsunuz.

Son olarak neler söylersiniz?

Her son yeni bir başlangıç değil midir? Öyleyse son söze ne gerek var? Bismillah çekip sıradakine başlayalım.

Sıradaki ne peki?

Sırada üçüncü kitap var. Üçlemenin son kitabı olacak; “ben amarikadaykene… YUVAYA DÖNMEK”. Yazmaya başladım bile. Ben ABD’ye ilk gittiğimde dönmemek üzere gitmiş, hatta Cerrahi’lerin mezarlığından mezar yerimi bile satın almıştım. Ama zamanla fikrim değişti ve yuvama, kendimi ait hissettiğim ülkeme geri döndüm. Şimdi de o dönüşün hikâyesini yazıyorum. Sonrası ya nasip!

Bu keyifli söyleşi için biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Prof. Dr. Ahmet SINAV

    • 1961 yılında Burdur’un Yeşilova ilçesinin Düden Köyü’nde doğdu.
    • İlk, orta ve lise eğitimini Denizli’de tamamladı.
    • Tıp eğitimine Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde başladı ve1986 yılında Gülhane Askeri Tıp Fakültesinden mezun oldu.
    • 1987-1989 yılları arası Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim dalında uzmanlık eğitimi aldı. Anatomi alanında 1993 yılında yardımcı doçent, 1995’da doçent unvanı elde etti. 1994 yılında GATA Medikal İletişim Merkezi’ni kurdu.
    • 1997’de GATA’daki görevinden emekliye ayırıldı. Turist olarak gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde bir bilimsel konferansta tanıştığı Columbia University ekibinden gelen teklifi kabul edip, College of Physicians and Surgeons (Tıp Fakültesi) Anatomi departmanında Associate Research Scientist ünvanıyla klinik anatomi dersleri vermeye başladı. 8 yıl Columbia University’de araştırmacı doçent unvanıyla anatomi hocalığı görevini yürüttükten sonra 2007 yılında Georgia Regents University, Medical College of Georgia (MCG)’dan Profesorlük teklifi aldı ve kabul edip 3 yıl süre ile MCG’de full Professor çalıştı. Bu süre içinde Anatomy ve Neuroanatomy ders direktörlüğü görevlerinde bulundu.
    • 2010’da Türkiye’ye geri dönüp Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı’nda profesör olarak göreve başladı.
    • 2011 yılında Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığına atandı.
    • 10 Aralık 2013 tarihinde ayrılarak Sanko Üniversitesi Kurucu Rektörü olarak görevine başladı.
    • Halen bu görevinin yanında, Amerika Birleşik Devletleri Georgia Regents University Medical College of Georgia Anatomi departmanında Adjunct Professor olarak görev yapıyor.
    • Tıp doktorluğu ve anatomi uzmanlığının yanı sıra, profesyonel bir tıp ressamı olan Dr. Sınav, profesyonel kariyeri boyunca internet tabanlı interaktif anatomi eğitim programları ve klinik anatomi alan ında ulusal ve uluslararası dergilerde yayınlar yapıp çok sayıda seminer ve konferanslar verdi.
    • Dr. Sınav, 2012 yılı itibariyle, dünyada 200 civarında olan board sertifikalı (CMI Certified Medical Illustrator) tıp ressamından birisi olup, 2010 yılında ABD’de Board of Certification of Medical Illustration’a daimi üye olarak seçilmiştir.
    • Ayrıca profesyonel olarak the Association of Medical Illustrators, American Association of Anatomists, American Association of Clinical Anatomists ve Türk Anatomi ve Klinik Anatomi Derneği üyesidir.
    • Evli olup üç çocuk babasıdır.
    • 2021’de Ben amarikadaykene & Sürgünde Doğmak,
    • 2023’de Ben amarikadaykene & Profesör Olmak kitapları yayımlandı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir