Bazı şehirler vardır; yıllar sonra yeniden döndüğünüzde değişenin şehir değil, siz olduğunuzu anlarsınız. Binalar yerindedir, sokaklar aynı yöne uzanır, kiliselerin çanları aynı saatlerde çalar. Ama o sesleri dinleyen insan artık aynı insan değildir.
Viyana benim için hep böyle bir şehir oldu.
Bu şehirden ayrılışımın üzerinden neredeyse çeyrek yüzyıl geçmişti. Hayat beni başka ülkelere, başka şehirlere götürmüş; yeni insanlar tanımış, yeni yollar yürütmüştü. Ama bazı şehirler haritalarda değil, hafızada yaşar. Siz onlardan ayrılırsınız; onlar sizden ayrılmaz.
Uçağın tekerlekleri Schwechat Havalimanı’nın pistine değdiğinde hissettiğim ilk duygu heyecan değildi. Daha çok, uzun yıllardır görmediğim eski bir dosta kavuşmanın mahcup sevincine benziyordu. Sanki şehir beni hiç unutmamış, beklemişti.
Şehir merkezine giden trene bindim.
Pencerenin ardından kayan manzaraya bakarken hiçbir şeyi ilk kez görmüyordum. Rayların kenarındaki evler, yaz güneşinde ağır ağır salınan ağaçlar, tanıdık istasyon adları… Her biri zihnimin derinliklerinden usulca çıkıyor, yıllardır dokunulmamış bir hatıranın yerine oturması gibi içimde yerini buluyordu.
Wien Mitte’de indim.
İstasyondan çıkar çıkmaz yönümü düşünmedim. Bazı şehirlerde yolu tabelalar gösterir; bazılarında ise hafıza.
Stephansdom’un kuleleri gökyüzüne hâlâ aynı vakarla yükseliyordu. Graben yine kalabalıktı. Kärntner Straße yine dünyanın dört bir yanından gelmiş insanlarla doluydu.
Elbette vitrinler değişmişti. Yüzler değişmişti. Tramvayların içindeki insanlar değişmişti.
Ama Viyana’nın ritmi değişmemişti.
Bu şehir insana önce yavaşlamayı, sonra bakmayı, en sonunda da hatırlamayı öğretir.
Ben de acele etmiyordum. Çünkü bu dönüş, görülecek yerlerin peşinden koşulan bir gezi değildi. Geçmişle yapılacak uzun bir konuşmanın başlangıcıydı.
Adımlarım beni hiç tereddüt etmeden Philharmonikerstraße’ye götürdü.
Karşımda Hotel Sacher duruyordu.
Kırmızı cephesi, ağır kapısı, yıllardır zihnimde taşıdığım görüntünün neredeyse aynısıydı. Kapının önünde turistler fotoğraf çektiriyor, opera binasının önünden faytonlar geçiyor, atların nal sesleri akşamüstünün dinginliğine karışıyordu.
Ama ben binaya bakmıyordum. Hatırlıyordum. Çünkü bazı binaların mimarı yalnızca taş değildir. Zamandır.
Kapıyı usulca ittim. Lobiyi geçerek Café Sacher’e girdim. İçeri girer girmez aynı koku karşıladı beni: taze kahve, eski ahşap, kadife koltuklar… Bunların üzerine sinmiş, tarif edilmesi güç bir zaman duygusu. Bazı mekânlar yalnızca eşya değil, hafıza da saklar.
Garson beni pencerenin yanındaki küçük masalardan birine buyur etti. “Bir Melange,” dedim. Sonra gülümseyerek ekledim: “Bir dilim de Sacher Torte.”
Garson uzaklaşınca salona göz gezdirdim. İnsanlar alçak sesle konuşuyor, porselen fincanların birbirine değen sesi salonun içine hafif bir musiki yayıyordu.
Tam o sırada aklımdan tuhaf bir düşünce geçti.
Stefan Zweig bugün yaşasaydı… Yine buraya gelir miydi?
Belki her okur aynı yanılgıyı taşır. Sevdiği yazarların yalnızca kitaplarda değil, yürüdükleri sokaklarda ve oturdukları masalarda da yaşamaya devam ettiğine inanmak ister.
Kahvem geldi.
İlk yudumu aldığım sırada dışarıda ince bir yaz yağmuru başladı. Opera’nın önünden geçen insanlar şemsiyelerini açıyor, faytonlar ıslanan taşların üzerinde ağır ağır ilerliyordu.
Tam o anda… Masama bir gölge düştü. Başımı kaldırdım.
Yetmiş yaşlarında görünen zarif bir beyefendi önümde duruyordu. Koyu renk takım elbisesi kusursuzdu. Geriye taranmış saçları, ince bıyığı ve elindeki fötr şapkasıyla sanki eski bir Avrupa fotoğrafından çıkıp gelmiş gibiydi.
Yumuşak bir Almancayla sordu: “Affedersiniz… Bu masaya oturmam sizi rahatsız eder mi?”
Kafede boş masa çoktu. Şaşırdım.
“Buyurun,” dedim.
Teşekkür ederek karşıma oturdu. Garson hiçbir şey sormadan önüne bir Melange bıraktı. Demek ki buranın eski müdavimlerindendi.
Bir süre konuşmadık. Dışarıda yağmur yağıyordu. O pencerenin dışına bakıyordu. Ben ise ona. Yüzü tuhaf biçimde tanıdıktı. Bir kitap kapağında mı görmüştüm? Eski bir fotoğrafta mı? Yoksa yıllar önce okuduğum satırların arasında mı?
Gözlerini pencereden ayırmadan konuştu.
“Viyana’yı özlemişsiniz.”
Bu bir soru değildi. Bir tespitti.
“Bunu nereden anladınız?” diye sordum.
Hafifçe gülümsedi.
“Viyana’yı ilk kez görenler etrafa bakar.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Özleyenler ise hatıralarına.”
İçimde açıklayamadığım bir ürperti dolaştı. Yüzüne daha dikkatle baktım.
İmkânsızdı.
Ama bazen insan, imkânsız olduğunu bildiği şeyi bütün açıklığıyla görür.
“Affedersiniz…” dedim.
“Biz daha önce tanışıyor muyuz?”
Bu kez gözlerini doğrudan gözlerime çevirdi. O bakışta yalnızca bir insanın değil, kaybolmuş bir dünyanın yorgunluğu vardı.
Elini uzattı.
“Henüz tanışmadık.”
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi:
“İzin verin kendimi tanıtayım.”
Belli belirsiz gülümsedi.
“Ben Stefan Zweig.”
Elini sıktım.
Şaşırmış olmam gerekirdi. Belki korkmalı, belki bunun tuhaf bir rüya olduğunu düşünmeliydim. Ama hiçbirini hissetmiyordum. Sanki yıllardır kitaplarını okuyarak tanıdığım bir insanla nihayet yüz yüze gelmiştim. Garip olan karşılaşmamız değildi; gecikmiş olmasıydı.
Ben sessizliğimi korurken o gülümsedi.
“Şimdi bana bunun nasıl mümkün olduğunu soracağınızı sanıyordum.”
“Hayır.”
Bu kez şaşıran oydu.
“Hayır mı?”
“Ben başka bir şeyi merak ediyorum.”
“Neyi?”
Yıllardır zihnimde dolaşan soru, sahibini bulmuş gibiydi.
“İnsan,” dedim, “yaşadığı dünyanın bir gün ‘Dünün Dünyası’ olacağını, o dünyanın içinde yaşarken anlayabilir mi?”
Zweig, cevap vermeden fincanını eline aldı. Kahvesinden küçük bir yudum içti. Dışarıda yağmur biraz daha hızlanmış, Opera Meydanı’nın taşlarını ince bir parlaklıkla kaplamıştı. Uzun süre konuşmadı. Sonra pencerenin önünden geçen genç bir çifte baktı.
Kadın adamın koluna girmişti. Şemsiyelerini paylaşarak ağır ağır yürüyorlardı.
“Gördünüz mü?” diye sordu.
“Evet.”
“Ne gördünüz?”
“Yağmur altında yürüyen genç bir çift.”
Başını hafifçe salladı.
“Ben geleceğin hatırasını görüyorum.”
Sustu.
İlk anda ne demek istediğini anlayamadım.
“Gelecek,” dedi, “insanın başına birden gelmez. Sessizce birikir. Biz onu yaşarken yalnızca günlük hayatımızı sürdürdüğümüzü sanırız. Oysa yıllar sonra dönüp baktığımızda, hayat dediğimiz şeyin aslında hatıralardan örüldüğünü fark ederiz.”
Bir süre daha o çifti izledi.
Sonra bana döndü.
“Dünün Dünyası’nı yazarken insanlar benden savaşları, antlaşmaları, hükümdarları anlatmamı bekliyordu.”
Gülümsedi.
“Oysa ben başka bir şeyin peşindeydim.”
“Neyin?”
Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Bir çağın ruhunun.”
Masaya hafifçe eğildi.
“Zamanın olaylarını vermek, ruhsal atmosferini vermekten daha kolaydır.”
Cümlesini acele etmeden tamamladı.
“Çünkü zamanın gerçek izleri resmî olaylarda değil, küçük ve kişisel yaşanmışlıklarda görülür.”
Kahvesinden bir yudum daha aldı.
“Bir sabah insanların birbirine nasıl selam verdiğinde… Bir çocuğun okuldan dönerken kendini ne kadar güvende hissettiğinde… Bir kitabın rafta rahatça durabilmesinde…”
Parmaklarını fincanın kulpunda gezdirdi.
“Bir çağ, önce büyük olaylarda değil; gündelik hayatın görünmez ayrıntılarında değişmeye başlar.”
İçimde bir düşünce kıpırdadı.
“O hâlde ‘Dünün Dünyası’, aslında sizin hayat hikâyeniz değil…”
“…Bir dünyanın biyografisi,” dedi.
Sözümü tamamlamama fırsat vermeden yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“Evet. Kendi hayatımı anlatıyor gibi görünürüm. Ama aslında bir medeniyetin hafızasını yazmaya çalıştım.”
Bir an sustu.
“Çünkü insan kendini anlatırken bile yaşadığı zamanı anlatır.”
Kafenin içinde porselen fincanların sesi duyuldu. Garsonlardan biri boş masaları topluyor, dışarıdaki yağmur camlara usulca vuruyordu. Hayat olağan akışını sürdürüyordu.
Zweig, sanki zihnimden geçenleri okumuş gibi pencereyi işaret etti.
“İşte insanın en büyük yanılgısı budur.”
“Nedir?”
“Felaketlerin olağanüstü bir gürültüyle geleceğini sanır.”
Başını iki yana salladı.
“Hayır. Felaket yaklaşırken kahveler yine doludur. Tramvaylar yine çalışır. Gazeteler yine çıkar. İnsanlar yine âşık olur.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Hayat normal görünmeye devam eder.”
Sesinde ne korku vardı ne de öfke. Yalnızca çok geç öğrenilmiş bir hakikatin dinginliği.
“İnsanlar bugün geriye dönüp bakınca her şeyi çok açık görüyorlar.”
Parmağıyla camdaki yağmur damlalarından birini takip etti.
“Oysa biz içerideydik.”
Bana baktı.
“Dağın üzerinde yürüyen biri, dağın şeklini göremez.”
Masanın üzerinde sessizlik büyüdü. Sonra usulca ekledi:
“Bir çağı en iyi yaşayanlar değil onu kaybedenler anlatır.”
Uzun süre sustuk. Yağmurun cama vuran sesi, kafenin içindeki uğultuya karışıyordu.
Zweig fincanını usulca tabağına bıraktı.
“İnsanlar,” dedi, “geçmişe baktıklarında felaketlerin hep ideolojiler yüzünden başladığını sanırlar.”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Hayır. Önce insanlar yorulur.”
Bir an durdu.
“Sonra korkarlar.”
“Peki sonra?”
“Sonra düşünmekten vazgeçerler.”
Sözleri ne bir tarihçinin soğukkanlılığına ne de bir siyasetçinin kesinliğine benziyordu. Daha çok, ömrünün muhasebesini yapan bir insan konuşuyordu.
Bir süre sustu. Sonra kafenin yüksek tavanına doğru baktı.
“Biliyor musunuz Osman Bey… Biz burada saatlerce otururduk.”
“Neleri konuşurdunuz?”
“Edebiyatı… Müziği… Yeni kitapları… Yeni oyunları… Herkes Avrupa’nın sonsuza kadar akıl sayesinde yaşayacağına inanıyordu.”
‘’Bazen günlerce bir şiirin tek bir mısraını tartışırdık. Bir operanın yeni sahnelenişini… Bir romandaki tek bir cümleyi… Bugün geriye dönüp baktığımda düşünüyorum da… Biz şeker kasesindeki küçük fırtınalarla oyalanırken, asıl fırtına çoktan Avrupa’nın üzerine çökmeye başlamıştı.”
Gözlerinde belli belirsiz bir hüzün belirdi.
“Biz kahvelerde medeniyeti konuşurken… Freud birkaç sokak ötede insan ruhunun bodrum katını keşfediyordu. Freud bize hoşumuza gitmeyen bir hakikati gösteriyordu. Biz aklın insanı medenileştirdiğine inanıyorduk; o ise insanın içinde medeniyetten çok daha eski kuvvetlerin yaşadığını söylüyordu.”
Bu cümleden sonra uzun süre sustu.
“Onu tanıyordunuz?”
“Elbette.”
“Freud bize hoşumuza gitmeyen bir şey söylüyordu.”
“Neyi?”
“Medeniyetin sandığımız kadar sağlam olmadığını… İnsan aklının altında çok daha eski kuvvetlerin yaşadığını…”
Bir an masadaki şekerliğe baktı. Sonra parmağıyla onu işaret etti.
“Biz bu kahvelerde Avrupa’nın zarafetini konuşuyorduk. Freud ise zarafetin altında uyuyan ilkel içgüdüleri gösteriyordu.”
Şekerliği usulca yerine bıraktı.
“Biz, medeniyeti granitten yapılmış bir bina sanıyorduk. Meğer ince bir porselenmiş.”
Kafenin içinde bir fincan düştü. Kısa bir gürültü oldu. Herkes dönüp baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi konuşmalarına devam etti.
Zweig o sese doğru baktı.
“İşte medeniyet de böyledir. Kırıldığı ana kadar ne kadar narin olduğunu kimse fark etmez.”
Bir süre konuşmadan dışarıyı seyretti..
Sonra, “pek çok kişi,” diye devam etti, “Almanya’yı yalnızca Hitler’in hitabetiyle açıklamaya çalışır.”
Yüzünde silik bir tebessüm belirdi.
“Hitabet önemlidir. Ama tek başına hiçbir toplumu değiştiremez.”
Bir süre sustu.
Sonra ilk kez gözlerini doğrudan gözlerime çevirdi.
“İnsanlar sanıyor ki kitleleri yalnızca nutuklar büyüledi.”
Başını yavaşça salladı.
“Hayır”
”Hiçbir şey bu halkı enflasyon kadar nefretle doldurmadı. Hiçbir şey bu halkı enflasyon kadar umutsuzluğa sürüklemedi. Hiçbir şey bu halkı enflasyon kadar bu halkın ahlakını bozmadı. Ve hiçbir şey bu halkı enflasyon kadar o adama hazır hale getirmedi.”
Kafenin penceresinden dışarı baktı. Sanki yağmurlu Viyana’yı değil, yıllar öncesinin Viyana’sını görüyordu.
“Paranın bir gecede pul olduğu günleri yaşadık.”
Sesi gittikçe alçalıyordu.
“İnsanların bir somun ekmek alabilmek için parmaklarındaki nikâh yüzüklerini sattıklarını gördük.”
Bir an sustu.
“Kimi zaman belindeki deri kemeri…”
Masaya baktı.
“Yoksulluk yalnızca cepleri boşaltmaz. İnsanların karakterini de aşındırır.”
Kelimeleri seçerek konuşuyordu.
“Uzun süren ekonomik felaketler yalnızca piyasaları çökertmez. Toplumların ahlâkını da yorar.”
İlk kez “toplum” kelimesini özellikle vurgulamıştı.
“İnsanlar aç kaldıklarında önce geleceklerinden vazgeçerler. Korktuklarında ise…”
Sözünü tamamlamadı. Ben devamını bekledim.
“…Özgürlüklerinden.”
Kahveden yayılan taze kahve kokusu, söyledikleriyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Etrafımızdaki insanlar sohbet ediyor, gülüyor, pasta yiyordu. Hayat yine olağan görünüyordu.
Zweig bunu fark etmiş gibi hafifçe gülümsedi.
“İşte tam da böyleydi.”
“Nasıldı?”
“Biz de kahvelerde oturuyor, konserlere gidiyor, yeni kitaplardan konuşuyorduk.”
Bir an sustu.
“Kimse, bütün bunların birkaç yıl sonra hatıraya dönüşeceğine inanmıyordu.”
Sessizlik yeniden masamıza oturdu. Sonra cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Açmadı. Yalnızca avucunun içinde tuttu.
“Ardından,” dedi, “Goebbels geldi.”
Bu kez sesinde belirgin bir yorgunluk vardı.
“Silahla değil.”
“Kelimelerle.”
Defteri yeniden cebine koydu.
“Büyük yalanın gücü, insanların ona inanmasında değildir.”
Kısa bir sessizlik.
“Başka hiçbir şeye inanamaz hâle gelmelerindedir.”
Bu cümle uzun süre zihnimde yankılandı.
“Yalan,” dedi, “tekrarlandıkça hakikatin yerini almaz.”
Bir an durdu.
“İnsanların hakikate olan güvenini aşındırır.”
Başını pencereye çevirdi.
“Ve o gün geldiğinde…”
Yağmurun ardından güneş bulutların arasından kısa bir an göründü. Camdaki damlalar bir anda parladı.
“…İnsanlar artık doğruyu aramaz. Yalnızca kendilerine iyi gelecek sözü ararlar.”
Bir garson yanımızdan geçti. Boş fincanları topladı. Hayat kaldığı yerden devam ediyordu.
Zweig usulca konuştu.
“Toplumlar da insanlar gibidir, Osman Bey.”
“Nasıldır?”
“Hastalanırlar.”
Bir an sustu.
“Biz…”
Başını hafifçe eğdi.
“Biz hastalanmış bir toplumun içinde yaşadığımızı çok geç anladık.”
O anda kafenin içindeki bütün sesler sanki uzaklaştı. İlk kez şunu hissettim: Zweig bana tarihi anlatmıyordu. Bir hastalığın belirtilerini anlatıyordu. Ve o hastalık, yalnızca bir insana değil…Ülkeye aitti.
Zweig bir süre sustu. Sonra fincanındaki son yudumu aldı. Masanın üzerine birkaç bozukluk bıraktı ve ağır ağır ayağa kalktı.
“Haydi.”
“Nereye?”
Belli belirsiz gülümsedi.
“Dünün Dünyası’nı gerçekten anlamak istiyorsanız…”
Şapkasını eline aldı.
“…önce onun sokaklarında yürümelisiniz.”
Garson kapıyı açtı.
İnce yağmur dinmişti. Islak kaldırımlar, akşamın ışıklarını sessizce yansıtıyordu. Opera binasının önünde birkaç fayton ağır ağır ilerliyor, atların nal sesleri taşların üzerinde yankılanıyordu.
Birlikte yürümeye başladık. Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Operanın önüne geldiğimizde Zweig durdu. Uzun uzun binaya baktı.
“Biliyor musunuz,” dedi, “insan burada yalnızca müzik dinlemezdi.”
“Neyi dinlerdi?”
“Bir medeniyetin kendine duyduğu güveni.”
Söylediği cümle ilk anda şiir gibi geldi. Sonra anlamı yavaş yavaş açıldı.
“Bir toplum geleceğine güveniyorsa,” diye devam etti, “yalnızca fabrikalar kurmaz.”
Başını hafifçe opera binasına çevirdi.
“Operalar da yapar. Romanlar yazar. Senfoniler besteler.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Çünkü sanat, geleceğe duyulan güvenin en zarif biçimidir.”
Yavaş adımlarla Ring boyunca yürümeye devam ettik.
Burggarten’ın ağaçlarından yağmur damlaları hâlâ düşüyordu. Mozart’ın heykeli akşam ışığında sessizce duruyordu.
“Sonra ne oldu?” diye sordum.
“Önce güven kayboldu.”
Hiç duraksamadı.
“Ardından hayal gücü.”
Bir süre sustu.
“Hayal gücünü kaybeden toplumlar sanat üretmez.”
“Neyi üretir?”
“Slogan.”
Bu tek kelime, ıslak taşların üzerinde yankılanmış gibi geldi.
“Sanat soru sorar. Slogan cevap dağıtır. Sanat insanı düşünmeye çağırır. Slogan ise düşünmenin yerine geçmek ister.”
Yürümeye devam ettik. Opera binası yavaş yavaş arkamızda kaldı. Karşımızda Hofburg’un ağır duvarları yükselmeye başlamıştı. Zweig’in adımları fark edilir biçimde yavaşladı. Onun yüzüne baktım. Az önceki dingin ifadeden eser yoktu. Kafenin içinde bıraktığımız sohbet, dışarıda başka bir dile dönüşüyordu.
Sanki yaklaşmakta olduğumuz yer, yalnızca bir meydan değil, hayatının en ağır hatıralarından biriydi.
Önümüzde Heldenplatz uzanıyordu.
Akşamın ilerleyen saatlerinde meydan neredeyse bomboştu. Yağmurun bıraktığı ince su birikintileri sarayın ışıklarını donuk aynalar gibi yansıtıyordu. Rüzgâr geniş boşlukta dolaşıyor, insanın içine işleyen bir sessizlik taşıyordu. Zweig uzun süre konuşmadı.
Sonra gözlerini meydandan ayırmadan sordu:
“Ne görüyorsunuz, Osman Bey?”
“Boş bir meydan.”
Başını yavaşça salladı.
“Ben hâlâ dolu görüyorum. Hem de fazlasıyla…”
Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
“15 Mart 1938”
Elini usulca Hofburg’un balkonuna doğru kaldırdı.
“Hitler tam orada konuştu.”
Gözlerimi balkona çevirdim. Bugün sessizdi. Oysa onun anlattığı gün… Yüz binlerce insan aynı meydana dolmuş, aynı balkona bakıyordu.
“İnsanlar bugün o günü tanklarla hatırlıyor. Ben alkışlarla hatırlıyorum.”
Bu cümle meydanın sessizliğini değiştirdi.
“Tanklar sınırları geçer. Alkışlar ise insanın zihnini.”
İçimde hafif bir ürperti dolaştı. O an fark ettim ki, bir rejimi yalnızca ordular kurmuyordu. Toplumun coşkusu da kuruyordu.
Zweig sanki bunu doğrularcasına devam etti.
“İnsanlar totalitarizmin yalnızca korkuyla kurulduğunu sanırlar. Onun en güçlü müttefiki coşkudur.”
Meydana yeniden baktı.
“O gün burada insanlar yalnızca bir lideri alkışlamıyordu. Kendi muhakemelerinden vazgeçiyorlardı.”
Rüzgâr biraz daha sert esti. Meydandaki birkaç yaprak taşların üzerinde savruldu. Zweig bastonunun ucuyla kaldırıma hafifçe vurdu.
“Özgürlük çoğu zaman zorla alınmaz. Yavaş yavaş devredilir. Ve insanlar, onu devrettiklerini çoğu zaman ancak çok geç fark ederler.’’
Heldenplatz’ın ortasında durduk.
Gece iyice çökmüştü. Hofburg’un aydınlatılmış cephesi, yağmurdan sonra parlayan taşların üzerine uzun gölgeler düşürüyordu. Meydan neredeyse boştu. Arada bir geçen tramvayın metal sesi, sessizliği daha da belirgin hâle getiriyordu.
Zweig uzun süre konuşmadı. Sonra bastonunu yere dayadı.
“Osman Bey…”
“Efendim?”
“İnsanlar bir medeniyetin nasıl çöktüğünü hep yanlış anlatırlar.”
“Neden?”
“Çünkü son perdeyi ilk perde sanırlar.”
Ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. O ise gözlerini meydandan ayırmadan konuşmayı sürdürdü.
“Herkes savaşları hatırlar. Tankları… Yangınları… Toplama kamplarını…”
Bir an sustu.
“Oysa bunlar son sahnedir.”
Bastonunun ucuyla kaldırım taşına hafifçe vurdu.
“Bir medeniyet çok daha önce çökmeye başlar.”
“Nerede?”
Bu kez hiç duraksamadı.
“İnsanların zihninde.”
Rüzgâr yeniden yükseldi. Meydandaki birkaç yaprak sessizce önümüzden geçti.
“Çöküş önce hakikate duyulan güvenin aşınmasıyla başlar.”
Ardından ikinci cümle geldi.
“Hakikat aşındığında hukuk onu takip eder.”
Bir an durdu.
“Hukuk zayıfladığında kurumlar.”
“Sonra?”
“İnsan.”
Bu tek kelime meydanın ortasında uzun süre asılı kaldı.
Bir süre yürümeye devam ettik. Sonunda dayanamadım.
“Üstat…”
“Evet?”
“Nasıl oluyor da milyonlarca insan aynı anda yanılabiliyor?”
Yüzünde yorgun ama anlayışlı bir tebessüm belirdi.
“Aynı anda yanılmıyorlar.”
“Nasıl yani?”
“Kimse bir sabah uyandığında ‘bugün özgürlüğümden vazgeçeyim.’ demez.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“İnsan önce küçük tavizler verir. Biraz daha güvenlik… Biraz daha düzen… Biraz daha sessizlik…”
Sonra bana baktı.
“En sonunda konuşmaktan vazgeçer.”
Bu cümleyle birlikte Elias Canetti’nin satırları zihnimde belirdi. Kalabalığın içinde eriyen birey… Fakat bunu söylemedim.
Zweig sanki düşüncelerimi sezmişti.
“Kalabalık insana cesaret vermez. Çoğu zaman muhakemesini elinden alır.”
Bir süre sonra yeniden konuştu.
“İnsanlar yalnızca korkuyla yönetilemez.”
“Öyleyse?”
“Onlara ait olacakları büyük bir hikâye vermeniz gerekir.”
Sesinde yorgunluk vardı.
“Kendilerini o hikâyenin kahramanı sanırlar. Ve bir gün başkasının hikâyesinin figüranı olduklarını anlarlar.”
Sonra aklımdaki ikinci sorumu sordum:
“Peki, Üstat, dönüşü olmayan o çizgi ne zaman aşıldı? Hukukun ve özgürlüğün bittiği o tam anı hissedebildiniz mi?”
Zweig balkona baktı. Balkona bakarak konuşmaya başladı:
“Tarihin amansız bir kanunudur bu: İnsanlar yaşadıkları döneme damga vuran felaketlerin tam olarak nerede başladığını o an tanımlayamazlar. Bir sabah uyanırsınız ve her şey çok geç olmuştur. Bizim için o an Reichstag yangınıydı. Tek bir vuruşla, Almanya’daki ve ardından Avusturya’daki hukuk namına ne varsa hepsi paramparça edildi. Ve biz, ‘Geçici bir krizdir’ avuntusuyla o görünmez eşiği ıskaladık. Oysa hukuk bir kez paramparça edildi mi, geriye sadece sürgün ve suskunluk kalır.”
Bir süre sonra tekrar yürümeye başladık. Meydandan Hofburg’a doğru ilerlerken sordum:
“Üstat… Siz Hitler’i küçümsediniz mi?”
Bu sorunun onu rahatsız edeceğini düşündüm. Etmedi. Tam tersine… Sanki yıllardır bu soruyu bekliyormuş gibiydi.
“Hayır. Küçümsediğim Hitler değildi.”
“O hâlde?”
“Kendimizdik.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Biz… Avrupa’nın eğitimine… Kültürüne… Üniversitelerine… Hukukuna… Sanatına… Öylesine güvenmiştik ki… Hiçbir barbarlığın bunları yıkamayacağını sandık.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra çok alçak sesle ekledi:
“En büyük yanılgımız buydu.”
Bir anda kendi yazılarım üzerinde çalışırken defalarca altını çizdiğim satırlar zihnimde canlandı. Sağduyu… Aydınların körlüğü… Medeniyetin kırılganlığı… Sanki onları ben değil, şimdi karşımda yürüyen adam yazmıştı. Belki de gerçekten öyleydi.
Meydanın ortasında durduk. Uzaktan Stephansdom’un çanları duyuluyordu.
“Osman Bey…”
“Buyurun.”
“Hayatım boyunca birçok büyük yazar tanıdım.”
Bir süre sustu.
“Canetti, insanın kalabalık içinde nasıl değiştiğini gördü. Musil, karakterini yavaş yavaş kaybeden modern insanı. Klaus Mann, iktidarın önce sanatçının ruhunu ele geçirdiğini. Gramsci, insanların yalnızca zorla değil, rızaları üretilerek de yönetilebildiğini, Arendt ise hepimizin ayrı ayrı gördüğü parçaları tek bir resim hâline getirdi.”
“Neydi o resim?”
“Düşünmeyi bırakan insan.”
Bu cümle beni olduğum yerde durdurdu. Bir anda yıllardır okuduğum bütün kitaplar zihnimde birbirine bağlandı. Canetti… Musil… Gramsci… Klaus Mann… Arendt… Hepsi aynı felaketin başka bir yüzünü anlatıyordu.
Zweig hafifçe gülümsedi.
“Biz birbirimizden farklı şeyler yazmadık. Farklı pencerelerden aynı yangını gördük.”
Sessizlik yeniden aramıza yerleşti. Sonra ilk kez bugüne dair konuştu.
“Osman Bey…”
“Evet?”
“Bugünün insanı geçmişten daha mı güçlü sizce?”
Soruyu beklemiyordum.
“Daha eğitimli. Daha bilgili. Daha teknolojik.”
“Evet.”
Başını hafifçe salladı.
“Ama bunların hiçbiri insanı daha bilge yapmıyor.”
Bir süre sustu.
“Bilgi, insana neyi yapabileceğini öğretir. Bilgelik ise neyi yapmaması gerektiğini.”
Tam o sırada cebimdeki telefon hafifçe titredi. İçimde bir his oluştu. Bu yalnızca yeni bir bildirim değildi. Sanki iki yüzyılın birbirine değeceği an gelmişti. Heldenplatz’ın sessizliğinde bu küçücük titreşim bile yabancı bir ses gibi duyuldu.
Telefonu çıkardım. Ekran, ardı ardına düşen haber başlıklarıyla aydınlandı.
Savaşlar… Ukrayna – Rusya… ABD- İran… Gazze… Suriye… Filistin… Göç yollarında ölen insanlar… Ekonomik krizler… Ankara’daki NATO zirvesi… Yeni silahlanma kararları… Birbirini suçlayan liderler…
Bitmek bilmeyen bir haber akışı… Hiçbirini açmadım. Yalnızca birkaç kelimelik başlıklar, gecenin karanlığında yüzümü aydınlatıyordu.
Zweig uzun süre ekrana baktı. Sonra yavaşça gülümsedi.
“Ne garip…”
“Nedir?”
“Bizim zamanımızda insanlar gazeteyi sabah okurdu.”
Telefonu işaret etti.
“Siz ise dünyayı cebinizde taşıyorsunuz.”
Bir süre sustu.
“Ama görüyorum ki dünyanın yükü hafiflememiş.”
Telefon yeniden titredi. Bir haber daha. Sonra bir başkası. Ardından bir diğeri. Sanki insanlık, aynı anda konuşuyor; ama kimse kimseyi duymuyordu.
“Üstat…”
“Evet?”
“Bütün bunlar size geçmişi mi hatırlatıyor?”
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Geçmişi değil.”
“Peki neyi?”
“İnsanı.”
Bu cevap beklediğimden daha sarsıcıydı.
“Tarih değişir. Çağlar değişir. Teknoloji değişir. Fakat insan tabiatı çok yavaş değişir.”
Sonra, neredeyse kendi kendine konuşur gibi fısıldadı:
“Çoktan unutulup gömüldü sanılanın, eski biçimi ve görüntüsüyle yine karşımıza çıkması kadar ürkütücü bir şey yoktur hayatta.”
Birlikte yürümeye devam ettik. Rüzgâr, Heldenplatz’ın taşları üzerinde dolaşıyordu.
“Osman Bey…”
“Buyurun.”
“İnsanlar çoğu zaman tarihin kendini tekrar ettiğini söyler.”
“Katılmıyor musunuz?”
“Hayır.”
“Tarih tekrar etmez. Fakat insan, aynı korkular karşısında benzer kararlar verir. Benzer umutlara tutunur. Benzer yanılgılara kapılır.”
Sonra ekledi:
“Bu yüzden her kuşak, kendi imtihanını ilk kez yaşadığını zanneder.”
Uzun süre sustuk. Stephansdom’un çanları uzaktan geceyi haber veriyordu.
Tam o sırada Zweig yeniden konuştu.
“İnsanlık büyük ilerlemeler kaydedebilir. Daha hızlı yolculuk eder. Daha hızlı haberleşir. Daha uzun yaşar. Ama bütün bunlar tek başına onu daha iyi bir insan yapmaz.”
Yüzünde hüzünle karışık bir tebessüm belirdi.
“Her nesil hakikatle yeniden tanışmak zorundadır. Çünkü hakikat, hiçbir kuşağın miras yoluyla sonsuza kadar koruyabileceği bir servet değildir. Onu her kuşak yeniden kazanır. Ya da yeniden kaybeder.’’
Josefsplatz’a doğru ağır adımlarla yürüyorduk. Heldenplatz arkamızda kalmıştı.
Şehir yeniden sakinleşmişti. Sarayın yüksek duvarları gecenin içinde sessizce uzanıyor, uzaktan geçen bir tramvayın sesi taş sokaklarda yankılanıyordu.
Uzun süre konuşmadık. Sonunda sessizliği ben bozdum.
“Üstat…”
“Evet?”
“En çok neyi özlüyorsunuz?”
Sorumu duymamış gibi yürümeye devam etti. Birkaç adım sonra durdu.
“Evimi.”
Bu cevap beklediğim kadar basit değildi.
“Viyana’yı mı?”
Yüzüme baktı.
“Herkes öyle sanıyor.”
Sonra başını yavaşça iki yana salladı.
“Hayır. Ben yalnızca bir şehri kaybetmedim. Bir zamanı kaybettim.”
Bu cümle beni hazırlıksız yakaladı.
“İnsan sürgüne çıktığında önce evini bıraktığını sanıyor.”
Yavaşça yürümeye devam etti.
“Sonra dostlarını… Kütüphanesini… Dilini… En sonunda da kendisini.”
Rüzgâr yeniden yükseldi. Stephansdom’un çanları uzaktan duyuluyordu.
“İnsan, ait olduğu dünyayı kaybettiğinde aynı insan olarak kalamıyor.”
Dar bir sokağa saptık. Graben’e geldik…
Vitrininde Almanca, Fransızca ve İtalyanca kitapların yan yana dizildiği küçük bir kitabevinin önünde durdu. Uzun uzun vitrine baktı.
“Ne güzel…”
“Nedir güzel olan?”
“Kitapların birbirinin dilinden korkmaması. Bir zamanlar insanlar da böyleydi.”
Sesinde eski bir dostunu hatırlayan bir insanın hüznü vardı.
“Biz farklı dilleri başka dünyalara açılan pencereler sanırdık. Bugün insanlar yabancı dilden değil yabancı düşünceden korkuyor.”
Yürümeye devam ettik. Bir süre sonra cebinden eski, yıpranmış bir pasaport çıkardı. Kapağındaki arma neredeyse silinmişti. Parmaklarını deri kapağın üzerinde yavaşça gezdirdi.
“Gençliğimde bunun ne kadar değersiz bir şey olduğunu bilmezdim.”
Pasaportu açtı. İçindeki mühürlere uzun uzun baktı.
“Trene binerdim. Paris… Brüksel… Zürih… Prag… Kimse bana kim olduğumu sormazdı. Sonra öyle bir çağ geldi ki insanlar yüzüme değil, buna bakmaya başladılar.”
Sessizlik uzadı.
“İşte o gün medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunu anladım.”
Ben de pasaporta baktım. Artık o küçük defter bir seyahat belgesi değildi. Bir çağın sessiz özgeçmişiydi.
Yürümeye devam ettik. Aklımdaki soru sonunda dudaklarımdan döküldü.
“Üstat…”
“Evet?”
“Kitaplarınız yakıldığında ne hissettiniz?”
Bu kez cevap vermesi uzun sürdü.
“İnsan önce buna inanmak istemiyor.”
“Neye?”
“Bir kitabın suç sayılabileceğine.”
Başını eğdi.
“Sonra kitapların değil insanların yakılacağını anlıyor.”
Sözleri taş kaldırımların üzerine bırakılmış ağır yükler gibiydi.
“İnsanlar meydanlarda yanan kitapları gördüler. Ben insanların yüzlerine baktım.”
“Neden?”
Çünkü kitapları ateş yakmıyordu. Onları sessiz kalan insanlar yakıyordu.”
Bu cümleden sonra ikimiz de konuşmadık. Rüzgâr, dar sokaktan geçerken yerdeki birkaç yaprağı önümüze sürükledi.
Tam o anda Zweig yeniden konuştu.
“Osman Bey…”
“Buyurun.”
“Size bir cümle söyleyeceğim.”
Başını hafifçe kaldırdı.
“Onu hiçbir zaman unutmayın.”
Durdu.
Gözlerinde hem yorgunluk hem de derin bir huzur vardı.
“Zamanın olaylarını vermek, ruhsal atmosferini vermekten daha kolaydır. Zamanın izleri resmî olaylarda değil, küçük ve kişisel yaşanmışlıklarda görülür.”
Söz havada uzun süre asılı kaldı. Sonra ekledi:
“İnsanlar benim kitaplarımda savaşları okuduklarını sanırlar. Oysa ben, savaş başlamadan önce insanların ruhunda nelerin değiştiğini anlatmaya çalıştım.”
Bana baktı.
“Çünkü tarih, önce insanın içinde yön değiştirir.”
Bir süre daha yürüdük. Şehir iyice sessizleşmişti. Kärntner Straße’nin kalabalığı geride kalmış, dar sokaklarda yalnızca ayak seslerimiz kalmıştı. Uzun süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sonunda ben sordum.
“Üstat…”
“Buyurun.”
“İnsanlar sizi hep büyük bir yazar olarak hatırlıyor.”
Gülümsedi.
“Keşke sadece öyle hatırlasalardı.”
“Nasıl hatırlanmaktan söz ediyorsunuz?”
Bir süre cevap vermedi. Sonra ağır ağır konuştu.
“İnsanlar benim nasıl öldüğümü biliyor.”
Başını hafifçe eğdi.
“Ama nasıl yaşadığımı daha az biliyor.”
Bu cümlede buruk bir sitem vardı.
“Ben hayatı seviyordum.”
Sesinde ilk kez belirgin bir sıcaklık hissettim.
“Kitapları… Kahveleri… Tren istasyonlarını… Yeni bir şehre ilk kez girmeyi…Farklı dillerde aynı kitabı okumayı…”
Kısa bir tebessüm geçti yüzünden.
“İnsanları… En çok da insanları seviyordum.”
Sonra tebessümü yavaşça kayboldu.
“İnsan sevdiği şeylerin yok oluşunu seyredince…”
Sözünü tamamlamadı. Tamamlamasına gerek de yoktu.
Dar sokağın sonunda küçük bir meydana çıktık. Gece serinlemişti. Rüzgâr taş kaldırımların üzerinde sessizce dolaşıyordu.
“Osman Bey…”
“Evet?”
“İnsan bazen ülkesini iki defa kaybeder.”
“Nasıl yani?”
“İlkinde sınırı geçersiniz.”
Bir an sustu.
“İkincisinde geri dönebileceğinize dair umudunuzu.”
Bu cümleden sonra uzun süre konuşmadık. Ben artık Petrópolis’i düşünüyordum. O ise belli ki yeniden yaşıyordu.
Bir süre sonra yeniden konuştu.
“İnsanlar benim ölümümü anlamaya çalışıyor. Oysa anlamaları gereken ölümüm değil.”
“Nedir?”
“Vedam.”
Sesinde kırgınlık yoktu. Yalnızca büyük bir yorgunluk…
“Ben hayattan kaçmadım.”
Derin bir nefes aldı.
“Ben aslında bir ülkeye değil, bir daha geri dönemeyeceğim bir zamana veda ettim.”
Bu cümle, gecenin içinde uzun süre yankılandı. Çünkü o anda anladım. Zweig’ın kaybettiği yalnızca Avusturya değildi. Yalnızca Viyana değildi. Yalnızca evi de değildi. Kaybettiği şey, insanların birbirini pasaportundan önce insan olarak tanıyabildiği Avrupa fikriydi.
Yürümeye devam ettik. Bir süre sonra yeniden Hotel Sacher’in bulunduğu meydana çıktık. Kafenin ışıkları hâlâ yanıyordu. Pencereden içeri baktı. İlk karşılaştığımız masa boştu. Yüzünde ince bir tebessüm belirdi.
“Ne garip…”
“Nedir?”
“Hayat…”
Bir an sustu.
“…insanı çoğu zaman başladığı yere getiriyor.”
Sonra bana döndü.
“Fakat aynı insan olarak değil.”
Kapının önünde durduk. Gece yarısına yaklaşmıştı. Stephansdom’un çanları uzaktan duyuluyordu. Bir süre sessiz kaldık.
Sonra bana döndü.
“Osman Bey…”
“Buyurun.”
“Bu gece size çok şey anlattığımı sanıyorsunuz.”
“Öyle değil mi?”
Gülümsedi.
“Hayır.”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Ben yalnızca kendi hikâyemi anlattım.”
“Peki gerisini?”
Bu kez gözlerimin içine baktı.
“Onu siz yazacaksınız.”
Şaşırdım.
“Ben mi?”
“Evet.”
“Çünkü her kuşak kendi ‘Dünün Dünyası’nı kendisi yazar.”
Uzaktan saatin ilk vuruşu duyuldu. Zweig başını kaldırdı. Sanki o sesi uzun yıllardır bekliyormuş gibiydi.
Sonra bana son kez baktı.
“Unutmayın…”
Sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
“Geçmiş, hatırlanmak istemez. Geçmiş, anlaşılmak ister.”
Tam o anda Stephansdom’un çanları gece yarısını çalmaya başladı. İçgüdüsel olarak başımı gökyüzüne kaldırdım. Yalnızca birkaç saniyelik bir dalgınlıktı.
Tekrar önüme baktığımda…
Zweig artık orada değildi.
Sokağın iki yanına baktım. Kärntner Straße boyunca birkaç kişi ağır adımlarla yürüyordu. Uzakta bir tramvay Ringstraße boyunca sessizce ilerledi.
Az önce yanımda yürüyen o zarif adam ise, sanki gecenin içine karışmıştı. Bir an gerçekten onunla konuşup konuşmadığımı düşündüm.
Sonra yavaşça Café Sacher’in kapısını açtım. İçeride yaşlı bir garson son masaları topluyordu.
Beni görünce gülümsedi.
“İyi akşamlar efendim.”
“İyi akşamlar…”
Bir an duraksadım.
“Size bir şey sorabilir miyim?”
“Elbette.”
“Az önce burada benimle birlikte oturan beyefendiyi gördünüz mü?”
Şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Hangi beyefendiyi?”
“Stefan Zweig.”
Garson birkaç saniye sustu.
Sonra aynı sakin sesle cevap verdi.
“Beyefendi… Stefan Zweig seksen yılı aşkın zaman önce öldü.”
İtiraz etmek istedim.
“Hayır…”
“Az önce birlikte yürüyorduk. Bu masada birlikte oturmuştuk.”
Garson pencerenin yanındaki masayı işaret etti.
“Bu masada mı oturuyordunuz?”
“Evet.”
“Tek başınızaydınız.”
Sesinde en küçük bir tereddüt yoktu. Sessizce uzaklaştı.
Yavaşça masaya döndüm. Sandalyeye oturdum. Masanın üzerinde hesabı aradım. Hesap yoktu. Onun yerine küçük, krem rengi bir kart duruyordu.
Elime aldım. Üzerinde yalnızca tek bir cümle yazıyordu.
“Geçmiş, kendisini hatırlayanları değil; ondan ders alanları korur.”
İmza yoktu. Gerek de yoktu. Kartı usulca ceketimin iç cebine koydum.
Dışarı çıktığımda yağmur yeniden başlamıştı. İnce damlalar, Viyana’nın taş kaldırımlarını sessizce parlatıyordu. Tramvaylar yine rayların üzerinde ağır ağır ilerliyor… İnsanlar kahvelerde alçak sesle konuşuyor… Garsonlar son sandalyeleri topluyordu. Hayat, her zamanki gibi devam ediyordu.
İşte tam o anda, gece boyunca Zweig’ın söylemeye çalıştığı şeyi bütün ağırlığıyla hissettim.
Felaketler… Hayat durduğu için gelmiyordu. Tam tersine… Hayat olağan görünmeye devam ettiği için fark edilmiyordu.
Yavaş adımlarla Ringstraße’ye doğru yürümeye başladım. Bu kez arkamı dönüp bakmadım. Çünkü artık biliyordum. O gece gerçekten Stefan Zweig ile karşılaşıp karşılaşmadığımın hiçbir önemi yoktu. Önemli olan, onun sorularının artık benimle birlikte yürüyor olmasıydı.
Belki büyük yazarlar hiçbir zaman ölmez. Onlar, kitaplarının sayfalarında değil… İnsanlığın hafızasında yaşamaya devam eder. Ve her kuşak, aynı kavşağa yeniden geldiğinde… Sessizce yanımıza otururlar. Bize yeni cevaplar vermek için değil… Eski soruları yeniden sormak için.
Çünkü hakikati koruyan şey, cevaplar değildir. Doğru soruları sormayı sürdüren vicdandır.
O gece Viyana’dan yalnızca bir şehir hatırasıyla ayrılmadım. Bir soruyla ayrıldım. Zweig’ın bana bıraktığı, belki de her kuşağın yeniden cevaplamak zorunda olduğu tek soruyla:
Bir medeniyet gerçekten ne zaman çöker?
Orduları yenildiğinde mi? Şehirleri bombalandığında mı? Ekonomisi çöktüğünde mi? Yoksa insanlar, hakikati kendi arzularına göre değiştirmeye başladığında mı?
Uçağım ertesi sabah Viyana’dan havalandığında şehir yavaş yavaş bulutların altında kaldı. Pencereden son kez aşağı baktım. Ringstraße… Stephansdom… Hofburg… Ve bir akşam boyunca bana geçmişi anlatan sokaklar…
O an Stefan Zweig’ın bir cümlesi yeniden zihnimde yankılandı:
“Zamanın olaylarını vermek, ruhsal atmosferini vermekten daha kolaydır. Zamanın izleri resmî olaylarda değil, küçük ve kişisel yaşanmışlıklarda görülür.”
Belki de bu yüzden…
Bu yazı, Viyana hakkında değildir. Stefan Zweig hakkında da değildir.
Bu yazı… İnsanlığın, kendi “dünün dünyası”nı her çağda yeniden kurup yeniden kaybetme ihtimali hakkındadır.
Ve belki de bu yüzden, geçmiş hiçbir zaman gerçekten geçmiş değildir.
Biz onu anlamayı bıraktığımız gün… Yeniden bugüne dönüşür.
Bazı yolculuklar bir şehri görmek için yapılır.
Bazıları ise insanın kendi zamanını görebilmesi için.
Ben o gece Viyana’dan ayrıldım; ama Stefan Zweig’ın sorusu hâlâ benimle yürümeye devam ediyor.
Osman AYDOĞAN

Son Yorumlar