Tahsin ÇEMBER: “Edebiyatı Cevapların Değil, Soruların Alanı Olarak Görüyorum.”

Geçtiğimiz günlerde “t Defteri” adlı romanınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun. Roman hem adı hem kurgusu hem de katmanlı yapısıyla okuyucuda çok farklı çağrışım yapabilecek bir içeriğe sahip. Kitabın arka kapağında da belirtildiği gibi romanın iki kapağı arasında adaletin, suçun, cezanın, vicdanın birbirine karıştığı, iyiliğin ve kötülüğün yeniden sorgulandığı, Suçluluk ve masumiyet kavramlarının klasik anlamlarından uzaklaşarak yeni anlamlara kavuştuğu karanlık bir dünya var. Emir verenlerle emir alanların, ölümleri alkışlayanlarla ölümüne susanların iç içe geçtiği bir atmosfer sunuyor “t Defteri”i okuyucusuna. Sizi böyle bir roman yazmaya iten şey neydi? Hangi motivasyonla böyle bir metin kaleme aldınız?

Öncelikle iyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Romanın çıkış noktasında aslında oldukça yalın bir soru vardı: Suç oranlarının giderek yükseldiği ve bunun bir türlü önlenemediği bir toplumda, toplumsal huzuru sağlamak adına ne kadar ileri gidilebilir? Bu soruya biraz da utilitarist bir yerden bakmaya başladım. Yani çoğunluğun güvenliği ve mutluluğu için bireyin haklarından, özgürlüğünden, hatta kimi zaman hayatından vazgeçilebilir mi?

Bu soru beni ister istemez adalet, ahlak, suç, ceza, vicdan gibi kavramların sınırlarına götürdü. Çünkü bir şeyi yalnızca sonuçlarına bakarak “iyi” ya da “doğru” ilan ettiğiniz anda, çok tehlikeli bir kapı da açılmış oluyor. Toplumun huzuru adına verilen bir karar, kimin açısından adildir? Suçlu dediğimiz kişi gerçekten suçlu mudur? Bir emri verenle o emri uygulayanın sorumluluğu aynı mıdır? Ya da kötülük yalnızca eylemi gerçekleştiren kişide mi başlar?

Roman ilerledikçe başlangıçtaki bu düşünsel soru benim için daha insanî bir meseleye dönüştü. Çünkü sistemler ne kadar kusursuz görünürse görünsün, onların içinde yaşayan, karar veren, itaat eden, korkan, susan insanlar var. Ben de “t Defteri”nde kesin cevaplar vermekten çok, okuru bu insanların arasında dolaştırmak ve iyilikle kötülüğün, suçlulukla masumiyetin sandığımız kadar kolay ayrılmadığı bir alan yaratmak istedim.

Sanırım beni romanı yazmaya asıl iten şey de buydu: Bir toplum düzen uğruna ne kadar ileri gidebilir ve insan, kendisine “doğru olanı yapıyorum” dediği noktada aslında neyin parçası hâline gelir?

Romanınızda adaletle suç, masumla suçlu arasındaki sınırların flulaştığını görüyoruz. Roman boyunca iyi kötü, suçlu masum, yöneten yönetilen… ayrımlarının belirsizleşmesi hatta bazen birleşmeleri ahlaki bir sorgulamayı da gerektiriyor. Buradan baktığımızda romandaki ölüm emrini veren, emri uygulayan, seyreden, alkışlayan, susan yani toplumun bütün kesimleri bu ahlaki sorgulamanın elemanı haline geliyor. Sıradan bir suç-ceza metni okumuyoruz. Suçlu kim sorusu eşliğinde okura kolektif vicdan ve sorumluluk duygusunu tartıştırmak mı amacınız?  

Aslında masumla suçlu, iyiyle kötü arasındaki sınırların hiçbir zaman sandığımız kadar kesin olmadığını düşünüyorum. Biz çoğu zaman bu kavramlara bize öğretilmiş kalıplarla, hatta biraz da dogmatik biçimde yaklaşıyoruz ve aralarında değişmez sınırlar varmış gibi davranıyoruz. Oysa tarih de gündelik hayat da bunun böyle olmadığını sürekli gösteriyor. Bir toplumun kahraman ilan ettiği kişi, başka bir toplumun hafızasında bir cani olarak yer alabiliyor. Aynı eylem, bakış açısına ve içinde bulunduğu koşullara göre bambaşka ahlaki anlamlar kazanabiliyor.

Suç ve ceza ilişkisi de benim için bu sorgulamanın önemli bir parçası. Bir insan cinayet işlediğinde onu idam etmek, öldürülen kişiyi geri getirmiyor; kurban yakınlarının yaşadığı acıyı da ortadan kaldırmıyor. O zaman cezanın amacı nedir? İntikam mı, adalet mi, caydırıcılık mı, toplumu korumak mı? Ve bunlardan hangisini seçtiğimiz, adalet anlayışımızı nasıl değiştiriyor?

“t Defteri”nde beni asıl ilgilendiren noktalardan biri de sorumluluğu yalnızca suçu doğrudan işleyen kişiye yüklememekti. Emri veren, emri uygulayan, seyreden, alkışlayan, olup biteni bildiği hâlde susan kişi aynı ölçüde olmasa bile bu ahlaki alanın içindedir. Çünkü kötülük her zaman tek bir kişinin iradesinden doğmuyor; bazen bir sistemin, bazen itaatin, bazen korkunun, bazen de sessizliğin içinde çoğalıyor.

Dolayısıyla “Suçlu kim?” sorusunun romanda tek bir cevabı olsun istemedim. Tam tersine, okurun bu soruyu her karakter için ve belki bir noktadan sonra kendisi için yeniden sormasını istedim. Kolektif vicdan ve sorumluluk meselesi de tam burada ortaya çıkıyor: Bir kötülüğün gerçekleşmesine doğrudan katılmamış olmak, bizi onun sorumluluğundan bütünüyle kurtarmaya yeter mi?

Romanın ana karakterinin ismi yok. Hatta “İsimlerin ne önemi var. Mühim olan eylemler.” diye bir cümle de var romanda. Ana karaktere isim vermeme ve isimlerden çok eylemlere, seçimlere yoğunlaşma nedeniniz neydi? Yoksa herkes zamanı gelince iyilikte ya da kötülükte, adalette ya da zulümde başkarakter olabilir ihtimalini hatırlatmak için mi?

Gerçekten de karakterin isminin ya da kim olduğunun çok önemli olmadığını düşündüm. O, kendisine verilen görevleri yerine getiren bir icracı; sistemin içinde çalışan bir aparat. Tam da bu nedenle ona belirgin bir kimlik vermek istemedim. Çünkü onu belirli bir kişiye dönüştürdüğünüz anda okurla arasına bir mesafe giriyor ve “Ben böyle biri değilim” demek kolaylaşıyor.

Oysa benim asıl ilgilendiğim şey, belirli bir insanın kötülüğü değil; sıradan bir insanın belli koşullar altında neye dönüşebileceği meselesiydi. Emir aldığında, sorumluluğu bir üst makama devrettiğinde, yaptığı şeyi bir görev olarak görmeye başladığında insanın ahlaki sınırları ne kadar değişebilir? Bir noktadan sonra kişi yaptığı eylemin öznesi olmaktan çıkıp yalnızca sistemin işleyen bir parçası hâline gelebilir mi?

“İsimlerin ne önemi var. Mühim olan eylemler.” cümlesi de biraz buradan doğuyor. İnsanları isimleriyle, kimlikleriyle ya da kendileri hakkında anlattıkları hikâyelerle değil, seçimleri ve eylemleriyle değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü iyi ya da kötü olmak çoğu zaman insanın kendisine verdiği bir sıfat değil, karşılaştığı anda yaptığı seçimdir.

Bu nedenle başkarakter herhangi biri olabilir. Belki de romanın rahatsız edici taraflarından biri budur: Okur, karaktere dışarıdan bakarken bir noktada onunla arasındaki mesafenin sandığı kadar büyük olmadığını fark edebilir. Sonuçta kimse denenmediği günahın masumu değil.

Roman bir polisiye olmamasına rağmen polisiye unsurlar barındırıyor, bir ahlak kitabı olmamasına rağmen ahlakı sorgulatıyor, bir tarih kitabı olmamasına rağmen tarihi karakterlere göndermeler var. Romanın bölümlerinde Sait Faik, Sartre, Coetze, Erasmus, Mehmet Fırat Pürselim, Fuat Sevimay, Darwin, Camus,Dostoyevski, Ferid Edgü, Edip Cansever gibi farklı şair, edebiyatçı, düşünür gibi isimlerden alıntılar var. Ayrıca Platon’un mağara alegorisi ve Attar’ın Mantıku’t-Tayr kitabına gönderme var. Metinlerarasılık tekniği başarıyla kullanılıyor. Aynı zamanda kitabın son bölümünde üst kurmaca tekniğini de görüyoruz. Buradan hareketle romanınızın üslubu ve tekniği hakkında neler söylersiniz?

Epigraflarda çok farklı şairlerden, yazarlardan ve düşünürlerden yararlandım. Bunun temel nedeni, benim düşünce dünyamın da büyük ölçüde bu insanların metinleriyle şekillenmiş olması. Camus’dan Dostoyevski’ye, Sartre’dan Sait Faik’e kadar pek çok yazar ve düşünür, benim söylemek istediğim bazı şeyleri benden çok önce ve çok daha güçlü biçimde söylemişti. Onların sözlerini romana taşımak benim için yalnızca bir alıntılama biçimi değil, aynı zamanda onlarla bir tür konuşma kurmaktı.

Metinlerarasılık da romanın doğal olarak gelişen taraflarından biri oldu. Platon’un mağara alegorisinden Attar’ın Mantıku’t-Tayrına, mitolojiden başka edebî metinlere kadar birçok kaynaktan yararlandım; kimi zaman doğrudan göndermeler yaptım, kimi zaman onları dönüştürerek romanın dünyasının içine yerleştirdim. Fuat Sevimay ve Mehmet Fırat Pürselim’i ise yalnızca epigraflarıyla değil, küçük ama kilit roller üstlenen karakterler olarak da metne dahil ettim. Bir bakıma okuduklarım, etkilendiklerim ve hayatımda karşılaştığım insanlar romanın dokusuna karıştı.

Üstkurmaca meselesi de benim için önemliydi. Son bölümde okura, elinde tuttuğu şeyin sonuçta kurulmuş bir dünya olduğunu yeniden hatırlatmak ve yazarla metin arasındaki sınırı biraz bozmak istedim. Çünkü roman boyunca gerçeklik, kurgu, suç ve sorumluluk arasındaki sınırlar nasıl bulanıklaşıyorsa, finalde kurmacayla gerçeklik arasındaki sınırın da biraz bulanıklaşmasını istedim.

Kitapları türlere ayırmanın okur açısından çok yararlı olduğunu düşünüyorum; insan ne okuyacağına dair bir fikir ediniyor. Ama bazı kitaplar tek bir sınıfa yerleşmeye direniyor. “t Defteri” de sanırım onlardan biri. Polisiye unsurları var ama polisiye değil; distopik bir dünyası var ama yalnızca bir distopya değil; ahlaki ve felsefi sorular soruyor ama bir düşünce kitabı olma iddiasında da değil. Ben zaten onu belli bir türe yerleştirmekten çok, anlatmak istediğim meselenin gerektirdiği bütün araçları kullanarak yazmaya çalıştım. Son sınıflandırmayı biraz da okura bırakmayı tercih ederim.

Ana karakter dışındaki roman kahramanlarının isimleri ilgi çekici: Mirva, Nekrullah, Bödel, Taber, Bersara… Bu isimlerin herhangi bir anlamı var mı? Neden böyle isimler tercih ettiniz?

Bu gerçekten üzerinde özellikle düşündüğüm bir tercihti. Karakterlerin isimleri farklı dillerden geliyor; İsveççeden Malaycaya, Farsçadan Kürtçeye kadar uzanan, hatta bugün artık kullanılmayan dillere kadar giden bir isim arayışım oldu. Çünkü anlattığım hikâyenin belirli bir ülkeye, topluma ya da coğrafyaya aitmiş gibi algılanmasını istemedim.

“t Defteri”nde yaşananların dünyanın herhangi bir yerinde, farklı zamanlarda ve farklı isimler altında yaşanabileceğini düşünüyorum. İnsanlık tarihinde otoriterleşmenin dönem dönem güçlendiğini, toplumların özgürlük ile güvenlik arasında benzer sınavlardan tekrar tekrar geçtiğini görüyoruz. Bugün de dünyada otoriter eğilimlerin güçlendiği, çatışmaların ve savaşların arttığı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla romanın coğrafyasını belirsiz bırakmak kadar, karakterlerin isimlerini de tek bir kültüre ait olmaktan çıkarmak istedim.

İsimlerin bir kısmının karakterlerle ilişkili anlamları da var. Ama bunların hepsini açıklamayı sevmiyorum; okurun keşfetmesine biraz alan bırakmak istiyorum. Tadımlık olarak söyleyebilirim: Başkarakterlerden Bödel’in adı İsveççede “cellat” anlamına geliyor. Diğerlerinin sırrını da şimdilik kitapta bırakalım.

Romanın XXXVII bölümü cümle yapısıyla, kısa cümlelerle, iç monologla, bilinç akışının kullanılmasıyla olay merkezli anlatıların dışına çıkıp psikolojik ve deneysel anlatım çerçevesine giriyor. Kısa ama çok yoğun bir metin. Bu bölümde “Yazar öldü. Nekrullah öldü. Özgürüm.” cümlesi yer alıyor. Buradaki özgürlüğü nasıl açıklarsınız? Toplumun tanımladığı kimliklerden kurtulmak mıdır özgürlük? Yazar ölünce karakter özgürleşir mi? Neler söylersiniz?

XXXVII. bölümü romanın kurgusunun gerektirdiği biçimde bilinç akışıyla yazdım. Bir insanın zihninden geçenleri, düşüncenin dağınıklığını ve sıçramalarını koruyarak aktarırken okurun metinden bütünüyle kopmamasını sağlamak oldukça zor bir denge. Bu nedenle kısa cümleler, tekrarlar ve kesintili bir ritim kullandım. Biçimin, karakterin zihinsel durumunu da taşımasını istedim.

Özgürlük meselesine gelince, bugün belki Platon’un mağarasındaki insanlar gibi gözle görülür zincirlerle bağlı değiliz. Ama bana kalırsa o zincirlerin önemli bir kısmı artık zihnimize taşınmış durumda. Aile, toplum, eğitim, inançlar, ideolojiler, bize biçilen roller ve hatta kendimiz hakkında yıllar içinde kurduğumuz hikâyeler… Bunların hangisinin gerçekten bize ait olduğunu ayırt etmek her zaman kolay değil. Karakter de o bölümde böyle bir eşikten geçiyor; kendisini tanımlayan otoritelerden ve ona verilmiş kimliklerden sıyrılmaya çalışıyor.

“Yazar öldü. Nekrullah öldü. Özgürüm.” cümlesini de biraz bu anlamda düşündüm. Yazar, kurmaca içinde karakterin kaderini belirleyen en büyük otorite. Onun ölümü, karakter açısından yazılmış kaderden kurtulma ihtimali demek. Ama burada bir paradoks da var: Bir insanı dışarıdan yöneten otoriteler ortadan kalktığında gerçekten özgürleşmiş olur mu, yoksa onların sesini çoktan kendi zihnine mi taşımıştır?

Bu yüzden romandaki özgürlüğü kesin bir sonuçtan çok bir soru olarak görüyorum. Belki özgürlük bütün bağlardan kurtulmak değil; hangi bağların bize ait olduğunu fark edip hangilerini taşıyacağımıza kendimizin karar verebilmesidir.

Devletin, sistemin işlediği suçlar, kötülükler ya da devlet ve toplum tarafından onaylanan bir suç, bir kötülük bireysel bir kötülük ya da suçtan daha mı masum? Ya da neden sistemin suçları meşru görülüyor?

Burada yine düşünme biçimimizin, kavramları nasıl değerlendirdiğimizin belirleyici olduğunu düşünüyorum. Kuralları koyan devlet suç işler mi? Yasal olan her şey adil midir? Hatta daha da ileri gidersek, yasalar adil olmak zorunda mıdır? Bir bireyin işlediği kötülükle, bir sistem tarafından meşrulaştırılmış ve çok sayıda insanın katılımıyla gerçekleştirilen kötülük arasında nasıl bir fark vardır? Hangisi daha yıkıcıdır?

Sanırım sistemin işlediği suçların daha kolay meşru görülmesinin nedenlerinden biri, sorumluluğun parçalanması. Bireysel bir suçta faili görmek kolaydır. Oysa sistem söz konusu olduğunda emir veren, uygulayan, onaylayan, seyreden ve susan arasında sorumluluk dağılıyor. Böylece herkes kendisini bütünden biraz daha masum hissedebiliyor. Üstelik yapılan şey yasa, görev, güvenlik ya da toplumun çıkarı gibi kavramlarla gerekçelendirildiğinde ahlaki sorgulama daha da zorlaşıyor.

Ama bu soruların hiçbirinin kesin cevabı romanda yok. Çünkü ben t Defterini herhangi bir düşüncenin doğruluğunu kanıtlamak ya da okura ne düşünmesi gerektiğini söylemek için yazmadım. Hatta bazı bölümlerde okurun benimle çatışmasını özellikle istedim; onu biraz kışkırtmaya çalıştım.

Benim için romanın yapabileceği en değerli şeylerden biri, okurun kitabı kapattıktan sonra zihninde birkaç rahatsız edici soru bırakabilmek. “t Defteri” de cevap vermekten çok, o soruların ortaya çıkmasına rehberlik etmeye çalışan bir metin.

Cezayı uygulamak, cezalandırmak tek başına adaleti tesis etmeye yeter mi? Neden iktidarlar cezalandırmayı sık kullanılan bir yöntem haline getirirler?

Cezalandırma, toplumsal düzenin ve adalet duygusunun korunması açısından devletin başvurduğu temel araçlardan biri. Ancak cezanın varlığı tek başına adaletin tesis edildiği anlamına gelmiyor. Suç ile ceza arasındaki dengenin ne olması gerektiği yüzyıllardır tartışılıyor ve herkesin üzerinde uzlaşacağı mutlak bir ölçü bulmak da pek mümkün görünmüyor.

Benim romanda özellikle vurgulamak istediğim nokta biraz daha farklı. Devlet adil görünmek adına cezalandırırken, elindeki gücü gerçekten adalet için mi kullanıyor, yoksa zaman zaman bu gücü kendi varlığını korumak, itaat üretmek ya da muhalif gördüklerini sindirmek için mi devreye sokuyor? Çünkü iktidarın elindeki “sopa”, meşruiyetini yasadan alıyor olabilir ama bu, onun her kullanımını otomatik olarak adil hâle getirmiyor.

Kötülük sadece kötü insanlar tarafından mı üretilir? Sıradan insanların kötülüğün üretilmesine herhangi bir katkısı olabilir mi?

Kitabı yazarken beni en çok düşündüren kavramlardan biri Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” düşüncesiydi. Bu nedenle romanda Eichmann Davası’na da kısa bir gönderme yaptım. Çünkü kötülüğü yalnızca “kötü insanlara”, canavarlara ya da olağan dışı kişiliklere ait bir şey olarak görmek bana fazla rahatlatıcı geliyor.

Ne yazık ki kötülük, onu yapan kişinin niyetinden çok, ortaya çıkardığı sonuçlarla iz bırakıyor. Büyük kötülükler yapmak için insanın kendisini kötü biri olarak görmesi gerekmiyor. Bazen küçük bir menfaat, bazen görev duygusu, bazen işini kaybetme korkusu, bazen itaat, bazen de yalnızca “Ben karar vermedim, bana söyleneni yaptım” düşüncesi insanı çok ağır sonuçların parçası hâline getirebiliyor.

Arendt’in işaret ettiği rahatsız edici noktalardan biri de sanırım burada: Kötülük her zaman öfkeli, şeytani ya da olağanüstü bir iradeyle karşımıza çıkmıyor. Bazen masa başında verilen bir kararda, imzalanan bir belgede, yerine getirilen bir emirde ya da olup bitene sessiz kalmakta ortaya çıkabiliyor.

“t Defteri”nde de okurun özellikle bunu sorgulamasını istedim. Çünkü kötülüğü yalnızca “kötü insanlar”a bıraktığımızda kendimizi kolayca temize çıkarıyoruz. Oysa asıl rahatsız edici soru şu olabilir: Şartlar değiştiğinde, sıradan bir insan kötülüğün neresinde durur?

Son olarak neler söylersiniz?

Sanırım son olarak şunu söyleyebilirim: Ben edebiyatı cevapların değil, soruların alanı olarak görüyorum. Beni yıllardır Albert Camus’ya, Bilge Karasu’ya ve sevdiğim başka pek çok yazara götüren şey de bu oldu. Bir metni bitirdiğimde bana ne düşünmem gerektiğini söylemesinden çok, daha önce sormadığım bir soruyu zihnime bırakmasını seviyorum.

Camus’nün insanı hayatın anlamsızlığıyla karşı karşıya bırakması, Bilge Karasu’nun insanın karanlık ve çoğu zaman dile gelmeyen taraflarına yaklaşma biçimi benim için her zaman çok etkileyici olmuştur. Elbette bunların hiçbirini taklit etmek mümkün değil, zaten böyle bir niyetim de yok. Ama okuduğumuz her güçlü metnin bizde bir tortu bıraktığına inanıyorum. Yazarken de yıllar boyunca okuduklarımın, düşündüklerimin, hekimlik yaparken karşılaştığım insanların, felsefeyle kurduğum ilişkinin ve hayata dair biriktirdiğim kuşkuların ister istemez metne karıştığını düşünüyorum.

“t Defteri”ni de biraz böyle görüyorum. Okura bir dünya kurdum, bazı sorular bıraktım ve sonra geri çekildim. Bundan sonrası artık benim değil. Bir okur kitabı kapattığında adalet, suç, kötülük, itaat ya da kendi seçimleri üzerine daha önce düşünmediği küçük bir şeyi düşünmeye başladıysa, roman benim açımdan yapabileceğini yapmış demektir.

Çünkü iyi bir kitabın okurla birlikte sona erdiğine pek inanmıyorum. Bazen asıl hikâye, son sayfa kapandıktan sonra insanın zihninde başlıyor. 

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ 

Tahsin ÇEMBER

    • 1971 Kilis doğumlu.
    • İlk ve orta eğitimini Kilis’te tamamladıktan sonra 1988’de İstanbul Tıp Fakültesi’nde okumak üzere İstanbul’a geldiğinden beri İstanbul’da yaşıyor.
    • Özel ve devlet kuruluşlarında çeşitli basamaklarda hekim olarak çalıştı.
    • Bu dönemde İstanbul Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldı. 2018’de ülke şartlarında daha fazla hekimlik yapamayacağına karar verip istifa etti.
    • Edebiyatla okur olarak başlayan ilişkisi son on yıl içinde öykü yazma çalışmaları ile yazarlığa evrildi.
    • Öyküleri ve denemeleri Öykü Gazetesi, Edebiyatist, Gamlı Baykuş, Son Gemi, Deliler Teknesi gibi dergilerde yer aldı.
    • Çeşitli internet sitelerinde sağlıkla ilgili mesleki yazılar yazmakla birlikte halen bir internet sitesine kitap inceleme yazıları yazıyor.
    • 2023’de ilk öykü kitabı “Tenirşek Adem”,
    • 2026’da ilk romanı “t Defteri” Papirüs Yayınları’ndan çıktı.
    • Evli, iki kızı var.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir