1. Düşünce hayatımda 2015’te bir kırılma oldu. Bu zamana kadar Fârâbî’nin “medinetü’l fazılâ” şeklinde tanımladığı “şehir” tasavvuruna bağlanarak modernite eleştirisi yapıyor, Batı kent sistemlerinin medeniyet sayılamayacağı hakkında yazılar yazıyordum. Fârâbî’nin “aile→mahalle→şehir→ülke→İlhanlık” şeklinde belirlediği silsileyle oluşturduğu toplumun Hz. Peygamber tarafından Medine’de kurulduğu olgusunu teslim ediyor; ancak bu şehrin tarihte başka örneğini göstermekte aciz kalıyordum. 2015’te “Türklerde aile” meselesi hakkında araştırma yapmaya başlayınca, onların yerleşik bir toplum iken AT’ı ehlileştirip göçer-evli uygarlık inşa etmeye yöneldikleri bilgisine eriştim. Bu bilgi, daha önce yazdıklarımla buluşan ama onları yeniden ele almayı gerektiren bir eşikten geçmemi gerektirdi. “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımda uygarlığa karşı medeniyet kavramıyla direnen bir toplumu öne sürüyordum. AT meselesi, Türklerin de Batı uygarlığı ile uyumsuz ve çatışmacı medeniyet toplumsallığını ortaya koyan bir örnekliği ifade ediyordu. Ayrıca Orhun Yazıtları benim nazarımda Hanifliği Arap Yarımadası’ndan çıkarıp Asya’ya taşıyordu. Kur’an’da Haniflik, tek tük şahsiyetlerin ed-Din anlamında Müslümanlığını temsil ediyordu ve toplumsallaşmış değildi. Hz. İbrahim de Ashab-ı Kehf de AİLE meselesi bakımından “fazıl toplum” örneği sunamıyordu. Hz. İbrahim, karısı Hacer’i ve oğlu İsmail’i Kâbe’nin yanında bırakıp geri döndüğünden fazıl toplumun ikinci unsuru “mahalle” kurmuş olmuyordu. İşte bu açığı Türklerin Hanif esaslı göçer-evli toplumsallığı ile kapatabileceğimi görmüştüm.
2. “Hanif Türk” kavramını ilk kez 2018’de “Türk’ün Kanadı At” kitabımda kullandım. Bu kitaptaki amacım Türklerin göçer-evli sosyal ve iktisadî hayatında belirleyici olan ilkelerin (Töre’nin) kaynağı hakkında beni tatmin edecek bir açıklama modeli sunmaktı. AT kitabının makalelerini üç yılda yazabildim (2015’ten beri okumalar yaptıkça yazıyordum). AT’ın beni sürüklediği yer kitaba başladığımda düşündüğüm sınırların çok ötesi oldu. Türk mitolojisinden antik Yunan mitolojisine savrulan okumalar yaparken Türklerin tarihsel varlığının 1071’den de Hunlardan da başlatılamayacağını idrak etmiştim. Ulaştığım kimi makalelerde AT’ın altı bin yıl önce Türkler tarafından ehlileştirildiği iddia ediliyordu. Bu bilgi Nuh Tufanı hakkında da sorgulama yapmamı kaçınılmaz kılıyordu.
3. Türk mitolojisindeki Oğuz Destanı’na göre (Reşîdüddîn Fazlullah-ı Hemedânî) Türklerin atası Hz. Nuh’un oğlu Yafes idi. Bu destanı “İsrailiyat” olarak görenler olduğu için Oğuz Destanı’nın Uygur nüshasını da “tevhidci” nazarla okumuştum. Uygur nüshasında da Tanrı gökten mavi bir ışık indiriyor ve içinde oturan kadını onun eşi kılıyordu. Ardından bir gölün (veya suyun) ortasındaki ağacın kovuğunda oturan kadını da ikinci eş olarak vermişti. Sonra ona ve ordusuna rehberlik edecek bir “gök börü”yü yollamıştı. Pek çok yazar Oğuz Han’ın eşlerini “Yar-Suv: Yer-Sub” sembolizmiyle açıklayıp, destanın Uygur nüshasının “pagan” ve “Tengrici” bir mitoloji olduğu yorumunu yapmasına rağmen onlara katılmadım. Kur’an’da “Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki” (51 Zâriyât 23) ayetindeki gibi “Yer-Sub” anlatısı bulunduğundan, Eski Türklerin inancını (en azından tarihin başlangıcında) “Hanif” olarak tanımladım.
4. Türklerin Yafes/Yafet adlı kişiden türediği ifadesi Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lugâtü’t- Türk” (DLT) kitabında da yer alıyordu. 2015’e kadar eski Türk tarihiyle ilgili okuma yapmamış olsam da insanlığın “tek genden yaratılış” (monogenizm) kuramına bağlıydım. O dönemde okuduğum “Ulu Han Ata Bitigi” kitabı da bir Türk destanı olarak insanların monogenist yaratılışlarını anlatıyordu. Mısırlı Ebü’l-Berekât el-Bedrî el-Dâvâdârî’nin kitabında yer verdiği bu destan, M.S. 580 yıllarında Kıpçak Türkçesiyle yazılmış, müellif tarafından Arapçaya çevrilmişti. Tek Tanrı inancının sadece Oğuzlarda değil, Kıpçaklarda da benimsendiğini gösteren bu destanı okuyunca, Türk tarihini “Hanif Din=İslâm” ve “nübüvvet tarihi” ekseninde temellendirmeye karar verdim.
5. Eski Türklere dair yazılarımı yayınladıkça yıllarca kitaplarını okuduğum Nurettin Topçu’nun “eski Türkler şaman idi, Müslüman olup 1071’de Anadolu’yu fethettiler” düşüncesine dayanan “Anadoluculuk” fikrinden kopmam kaçınılmaz hale geldi. Nurettin Topçu ile zaten pek çok konuda fikrî çatışma yaşıyordum. Topçu, Fârâbî’yi dışlıyor, Gazzalî’yi öne sürüyordu. Batı kentine karşı “Köycülük” ideolojisini savunuyordu. Oysa ben baştan beri “şehir” teorisi (Fârâbî) peşindeydim.
6. “Hanif Türk” kavramı Mâtürîdîliğe yönelişim bakımından da önemli bir kırılmaya yol açtı. 2015 öncesinde kendimi Selefî olarak tanımlamaktayken, 2015’ten sonra eski Türklerin Hanifliği üzerinde düşünce üretmeye başlamıştım. Selefîlik toplumları sürekli “mümin-kafir” olarak bölüyor, fertlerin Müslüman olup olmadığını belirlemek için ibadet ehli olup olmadıkları kriteri getiriyordu. Mâtürîdîlik ise kişinin Müslüman olmasını ibadetiyle değil, ikrarıyla (kalben tasdik, dille ikrar) belirliyor, ancak toplum inşasında “kul hakları” (makasıd-ı hamse) ekseninde bir “negatif hak” düzlemi inşa ediyordu. Bireyi devletin, toplumun, cemaatlerin müdahalelerine karşı koruyan bu “özgürlük fıkhı” tasavvuru, Selefîliğin de Eş’arîliğin de Şiîliğin de topluma “mahalle baskısı” imal eden fıkıh anlayışından uzak bir tarih perspektifi geliştirmeme fırsat verdi.
7. Fârâbî ve Mâtürîdî’yi sentezleyen bakış açımı henüz sistemleştiremiyordum. Eski düşüncelerimden koparken bağlı olduğum geçmiş “entelektüel ada”lardan da kopmaktaydım. İslâmcılığı erken dönem yazılarımla zaten eleştirmekteydim. Fakat onlara yönelik eleştirilerim Selefîlikten beslendiğim için gerçek bir “kopuş” niteliğinde değildi. Erkek İslâmcılığı Din’i kamusal alan mücadelesinin aracı haline getirmişti. Kadın İslâmcılığı ise Selefî ya da Eş’arî (hatta İran’daki başörtüsü zorlamalarını dikkate aldığımızda Şiî) fıkıhların erkek egemen toplum modeline karşı Feminist teoriye yönelmişti. Bu nedenle öncelikle toplumun temeline AİLE’yi ve Özgürlük Fıkhı’nı yerleştiren iki çalışmamı yayınladım: “Havva’nın Evsiz Kızları” (2017), “Kul Hakları: Hukuk ve Adalet Tasavvuru için Deneme” (2017). Bu iki kitap Mâtürîdîği doğrudan öne sürmese de Eş’arî, Selefî, Şiî İslâmcılıklara karşı “kendime ait alan” inşa etmemi sağlamaktaydı. Ardından “Türk’ün Kanadı At” (2018) kitabımla da eski Türklerin Tevhidçi Toplumculuğu hakkında düşüncelerimi yayınladım. Bütün bu metinler beni “Hanif Türk” kitabıma bir merhale daha yaklaştırıyordu.
8. “Hanif Türk” kitabı ile hem İslâmcı hem de Türk-İslâmcı ideolojik muhitlerden ayrılmış oldum. İslâmcılardan bazıları kitabımı “İslâm’da ırkçılık yoktur” diyerek dışladıkları gibi benim “Şamanist” olduğum ithamında bulundu. Oysa “Hanif Türk”ün amacı İslâmcılığa karşı “Tengricilik” yapmak değildi. Kitabın yayınlandığı ilk dönemde “Türk Müslümanlığı” teklif ettiğimi zanneden bazı çevreler ise kitabın “Müslüman olmayan Türk, Türk değildir” fikrine itiraz geliştirdiğini görerek benzer bir dışlama pozisyonu aldılar. Kitabımın temel tezi, Türklerin “İslâm öncesi” denilen bir dönem yaşamadıkları düşüncesidir. Türklüğü M.Ö. 15.000’lerde meydana gelen Holosen Buzul Erimesi (Nuh Tufanı) sonrasında Anadolu’da yerleşik gören bu yaklaşım, onların tevhid (Allah’ın birliği) merkezli, “Hanif” inanç ve ahlâk sistemine (Töre) sahip olduklarını savunur. Bu, Türklerin İslâm’ı “yeni bir din” olarak değil, tarihsel süreklilik içinde benimsedikleri anlamına gelir. Diğer ifadeyle madem ki “Allah katında Din, İslâm’dır” ve Âdem’den bu yana bütün insanlığa aynı İslâm tebliğ edilmiştir; o halde Orhun Yazıtları’nda ortaya konulan Tevhidçi Toplum anlatısı, onların İslâm içinde değerlendirilmesini gerektirir.
9. “Hanif Türk Tezi” ile Türkleri “Töre ile bağını kaybetmemiş en kadim halk” olarak konumlandırmayı amaçladım. Türk adının TÖRE’den (Török → Türük → Türk) geldiğini iddia eden pek çok metin bulunmaktaydı (Ziya Gökalp). Fakat onlar Oğuz Destanı’na da kitaplarında yer verdikleri halde, Türklüğü eski zamanlarında “şaman” görüyor ve nübüvvet tarihi ekseninde bir Türklük düşüncesine varamıyorlardı. Hikmet Tanyu, eski Türklerin pagan ve putperest olmadıklarını ifade etmekle birlikte Türklerin tarih öncesi devirde Nuh’un gemisinden “Müslüman topluluk” (Yafetik Tevhidçi Halk) olarak indiğini belirtmemişti. Sait Başer ise eski Türklerin Hanif olduğunu söylemekle beraber, Türk Töresi’nin vahiy kaynaklı Nuh Yasaları olduğunu ve değişmez nitelikli evrensel ahlâk ilkeleri getirdiğini ifade etmemekteydi. Hanif Türk Tezi, Töre’nin Hz. Nuh tarafından bütün yeryüzü halklarına Sam/Ham/Yafes tarafından öğretildiğini, ancak Sam ve Ham oğullarının ya politeizme saparak yahut Töre’nin ilkelerini kavimciliğin ilkelerine dönüştürerek tahrif ettiğini ileri sürmektedir. Samî kavimler olan Arapların da İsrailoğullarının da puta taptıkları hususu Kur’an’da beyan edilirken, Türklerin devlet anıtı olarak diktiği Orhun Yazıtları’nda Tevhidçi perspektif ortaya koymasını, ed-Din’de süreklilik kapsamında değerlendirdim. Bu bakış açısı, Türk tarihini sadece 1000-1400 yıllık Müslüman-Oğuz Türklüğü ile ele alan akademik ve entelektüel çalışmaları yetersiz bulmama yol açtı. Bunun yerine nübüvvet (peygamberlik) tarihi ekseninde bir okuma önerdim ve İskitler gibi kadim Türk topluluklarını da kapsayan bir tarih perspektifi geliştirmeye yöneldim.
10. Türklüğü M.Ö. 15.000’li yıllara kadar götürmek ve Hz. Nuh’un haber verdiği tufan hadisesini Holosen Buzul Erimesi ile izah etmek İslâmcı aydınlarla tuhaf bir “çarpışmaya” yol açtı. Bu aydınlar Tufan’ın tarihsel olarak bu kadar geriye çekilmesini “delilin nedir?” diyerek reddediyor ve hatta Kur’an’daki Nuh kıssasını neredeyse inkâr edecek duruma düşüyorlardı. Onlara göre Tufan, global değil, lokal bir afet idi ve gemiden de Ham/Sam/Yafes’in indiğine dair bilgi İsrailiyât olarak nitelenebilecekti. Ayrıca Türklüğü böyle 15.000 yıllık Millet olarak ele almak akıl dışılıktı. Yeni Şafak’ta bir yazar şöyle yazmıştı: “En son gelinen noktada ‘Yafes’in çocukları olan Türkler 15 bin yıldır Hanif dinine mensup oldukları için rahatlıkla diyebiliriz ki Allah Türkleri diğer milletlerden üstün yaratmıştır’ diyerek kafayı cozlatan adamlara tesadüf eder olduk.” (15.11.2019: “Üç Cümlenin Düşündürdüğü”). Oysa İslâmcılar Arapların da İsrailoğullarının da mitolojilerinde Hz. İbrahim’in oğulları İsmail ve İshak’tan türediğini bilmekteydi. Türklerin mitolojisi erken Türklüğü Hz. Nuh’un oğlu Yafes’ten türetirken, Arapların ve Yahudilerin mitolojisi bu kavimleri Hz. İbrahim’in oğullarından türetmekle bir gerçeği ortaya koymaktaydı: Türklük bütün milletlere kadimdir. Yani ortada “kafayı cozutmak” durumu yoktu.
11. “Hanif Türk Tezi”ni olgunlaştırdıkça, Türk milliyetçiliğinin mevcut ana damarlarını (Irkçı-Turancı, Anadolucu, Türk-İslâmcı, Seküler ve Liberal) de eleştirel bir süzgeçten geçirme ihtiyacı doğdu. Irkçı-Turancı damar, Türk’ü biyolojik ırk üzerinden tanımlayarak Töre’nin ahlâkî ve tevhidci derinliğini ıskalıyordu. Anadoluculuk, Nurettin Topçu çizgisinde eski Türkleri Şaman olarak kodlayıp Türk Milleti’nin 1071’le Anadolu’da başlatıyor, Anadolu dışındaki Oğuzları dahi Şiî oldukları gerekçesiyle Türklük dışı sayıyordu. Türk-İslâmcılar ise Türk’ü sadece 10. yüzyıldan sonraki Müslüman-Oğuz kimliğiyle sınırlıyor, Hristiyanlaşmış Kıpçakları yok sayıyor, eski Türkleri Müslüman olmadıkları için Türk saymama (Necip Fazıl) eğilimindeydi. Liberal ve Seküler milliyetçilik, Türklüğü postmodern bir kimlik olarak kategorize ediyordu. Tengrici Milliyetçilik de gelişmekte ve Şamanizm’i Türk’ün Dini yapmaya yönelmekte idi. Hanif Türk Tezi, bütün bu yaklaşımların dışında kalmaktadır. Türk’ü Yafetik Haniflik üzerinden, Töre ile yoğrulmuş kadim bir millet olarak okuyarak ırkçılığa da kavmiyetçiliği küfür sayan aşırı ümmetçi yorumlara da karşı bir tarih/toplum fikrine yönelir. Töre’yi evrensel ahlâk ilkeleri olarak kabul ederken, Türk’ün bu ilkeleri tarih boyunca kabul etmiş halkların “millet” oluşturduğunu iddia eder. Buna göre Türklük sadece “doğulan” kimlik değil, “olunan” kimlik olarak ele alınır. Göktürk konfederasyonunun “Türk” dediği “millet”, belli bir ırkı yahut kavmi değil, aynı Töre’ye bağlanan aynı dili (Türkçe) aralarında resmi dil olarak konuşan halkların birliğidir. Bu model daha önce Mete tarafından Hun konfederasyonunda da hayata geçirilmiştir. Mete, “Bütün yay gerip, ok atan halkları bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular.” derken Orhun Yazıtları’ndaki “açları doyurup, yoksulları giydirdim, az milleti çok ettim” beyanının esaslarını koymuş, Türklüğü böyle belirlemişti.
12. Bu uzun yolculuğun beni getirdiği yer şu; “Hanif Türk Tezi”, Türk düşünce hayatına yeni bir tarih paradigması önermektedir. Bu paradigma, Türk’ü ne “ırk kökenli” bir millet, ne de sadece “fetihçi, Sünnî Oğuz” kimliğiyle sınırlı bir topluluk olarak görmemektedir. Türk’ü, Nuh’tan itibaren Yafes soyu üzerinden gelen, Töre’yi asırlar boyunca en az tahrif etmiş, tevhidci bir medeniyet damarı olarak konumlandırmaktadır. Bu bakış, Türk milliyetçiliğini dar ırkçılıktan ve ümmetçi inkârcılıktan kurtarırken, aynı zamanda İslâm’ı da “Araplaştırılmış” bir din olmaktan çıkarıp evrensel ed-Din’in kadim bir tecellisi haline getirir. Tez, töreli, özgürlükçü, kul haklarına saygılı, devlet-toplum dengesini gözeten bir İslâm yorumunun Türk tecrübesinden doğabileceğini iddia eder. Bugün hâlâ tartışmalı olan bu tez, tarihin en derin katmanlarında bile tevhid ve adalet arayışını Türk Toplumculuğunda bulmuştur. Töre, dış evlilik (exogami), Yedi Ata, aile merkezli toplum (akrabalaşmak suretiyle Türklüğün genişlemesi), Haniflikte birleşmek gibi ilkeleriyle antropolojik olarak diğer halklardan (kavimlerden) ayrışmakta ulus (bodun) kimliğini aşarak millet (bodunlar birliği) kimliği inşa etmektedir. Yürüyüş devam etmektedir.
Lütfi BERGEN

Son Yorumlar