Türkiye’yi Anlayabilmek! Ama Nasıl?…

Prof. Dr. Tanel Demirel‘in yeni çıkan ‘Türk Siyasetini Anlamak’ kitabının önsözünü okuyabildim henüz. Siyasal literatürde önsöz önemlidir. Okuyucuya kitabın içeriği ile ilgili ipuçları sunar, yazarın soruna nasıl yaklaştığıyla ilgili fikirler verir. Prof. Demirel Türk siyasal hayatına bakışının öznel olduğunu peşinen kabul ediyor. Bu yönüyle kendisine saygı duymak gerekir. Ancak Cumhuriyet ile ilgili iki tespiti özellikle eleştiriyi hak ediyor. Zira Cumhuriyet ile barışık olmayan çevrelerin dört elle sarıldığı noktalar aynı: Tarihsizlik ve Pozitivizm. Elbette, onun bu görüşlerini eleştirirken, biz de öznel davranacağız, çünkü gidebileceğimiz Anadolu’dan başka vatan, Cumhuriyet’ten başka sığınabileceğimiz rejim yok! Öyleyse sırayla ifade edelim:

1. Müslümanlık Türkiye’nin zihni altyapısını oluşturur, ancak henüz Türkiye çağdaş bir toplum düzeni kuramamıştır.

2. Türkiye toplumunun Batı’nın kopyası olduğunu ileri sürmek yanlıştır, zira kültür, gelenek ve sosyal yapı değişerek de olsa kendisini muhafaza etmiştir.

3. Göz önünde tutmamız gereken en önemli nokta; Türkiye meselesinin çağdaş ideolojiler çerçevesinde ele alınamayacak kadar geniş ve çetrefilli olduğudur. Ne ‘muasır medeniyet’in izini sürerek çağdaş bir ülke olabildik ne de ‘vatanseverlik’ duygusuyla hareket ederek çağdaş bir kimliğe kavuşabildik.

4. Son iki asırda yaşadığımız buhranları sırasıyla göz önüne getirelim: 1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908 İkinci Meşrutiyet. Hepsinde ana konu siyasi yetkilerin devri ya da azınlıkların konumu meselesidir.

5. 21. yüzyıla girerken bile Türkiye’de dinin kendisinin sorunun adresi olarak görülmesi çağdaşlık yolunda ne kadar yol aldığımızı göstermeye yeter.

6. Otoriter rejimler ile aynı devri paylaşmak ve hemen ardından soğuk savaş tehditi altında bulunmak sebebiyle reformlar ‘teknokrat’ çizgiler taşımıştır. O yüzden Türk siyasetine uzun yıllar mühendislerin damga vurması tesadüf sayılmaz.

7. Nasıl Osmanlı’nın kurduğu düzen ve altyapı bir zihnî proğrama bağlı çalışmış ise, Batı’dan ödünç alınan kurumların da kendine özgü yazılımları vardı.

8. Batı modernleşmesini başlatan ana saik ‘şehir ruhu’dur. Şehirler, temel hak ve özgürlüklerin doğduğu mekânlardır. Şehir idarelerini tepeden atayarak ve suni burjuvalar yaratarak Batı benzeri bir gelişme Doğu’da (ve Türkiye’de) sağlanamamıştır.

9. 20. yüzyıldan itibaren göçler başlamış, Osmanlı bakiyesinin toplumsal ve kültürel dokuları bozulmuştur. Bu süreçte taşra ne kendi durumunu kavrayabilmiş ne de varisi olduğu medeniyeti yansıtabilmiştir.

10. Son 150 yılın inkilapçıları Avrupa görmüş insanlardı ve ne istediklerini biliyorlardı. Siyasi görüşleri ne olursa olsun hemfikir oldukları tek bir konu vardı: Muasır medeniyet seviyesine yükselmek.

11. Batı’yı karşı verilen bağımsızlık savaşından sonra Cumhuriyet kurulur. Bununla birlikte, Cumhuriyet Türkiyesi Avrupa’ya ne küser ne de boyun eğer.

12. Galibiyetin ardından Türkiye’yi her alanda Batı’ya bağımlı hale getiren şartları incelemek için önce yöntem üzerinde anlaşmak gerekir, çünkü yapıcı olmadan yıkıcı olunmaz!

13. İbn-i Haldun, Mukaddime‘de ‘mağlup galibe tabidir’ der. Karl Popper‘e göre Batılılaşma projesi bir ‘Savaş Usta’ yapımıdır. Yine Ernest Gellner, “mağlupların psikolojisi uzlaşmaya yatkındır, çünkü kılıç kalemden üstündür” der. Özetle; savaşlar tarihten ibret almayan ulusların ezberlerini bozmaktadır.

14. Evet, Cumhuriyeti kuran kadrolar -Jön Türkler gibi- pozitivist çizgiye yakındı. Bu telâkki, ilmi mutlak doğru ve yol gösterici kabul etmiş bir zihniyetin ürünüdür. İslamcılar dâhil o devrin bütün aydınlarının ortak vasfı ilmi asıl kabul etmeleridir. O açıdan Cumhuriyet’in temel belirleyicileri arasında pozitivizmin yer alması yadırganmamalıdır.

15. İnkilapçılar, Fransız Jakobenler gibi tarihte yeni bir sayfa açmak ve geçmişin yükünden kurtulmak istediler. Osmanlının din anlayışını kolaylıkla tasfiye edebileceklerini sandılar. O nedenle Osmanlıya ait bütün yaklaşımları kıyasıya eleştiriyor ve toplumdan uzak tutmak istiyorlardı. Modern dünya ile bütünleşen, ulus devlete uygun bir kimlik geliştirmek için arayış içindeydiler. Tek amaçları, Batı ülkeleri ile aradaki mesafeyi bir an evvel kapatmaktı.

16. Gelenekten kopuş bir devlet politikası biçiminde uygulandığı için hem daha hızlı hem de sancılı oldu. Peki, bu durumda ülkenin tüm tarihi ve örfü 1923-1938 yılları arasında buzdolabına mı kaldırıldı? Atatürk, devrimlerini yaparken arkadaşlarına “Bize göre değil ha!” dermiş. Buradan anlıyoruz ki, Cumhuriyet rejimini kuranlar, medeniyet alanı değişirken sıfırdan başlamadıklarının farkındaydılar. Her siyasi çalkantıdan sonra olduğu gibi dini ve sosyal yapılara çeki düzen vermek istediler.

17. Cumhuriyet devrimleri köksüz değildir; Osmanlı reformları çizgisinin kendine özgü yöntem ve hedeflerle sürdürülmesidir. Kendisinden önce gelen II. Mahmut’a kadar uzanan tarihi sürecin devamıdır. Mustafa Kemal, Ulu Hakan Sultan II. Abdülhamit’in gerçek ‘varisidir’; Kemal Karpat’ın işaret ettiği üzere, “Abdülhamit olmasaydı Mustafa Kemal zaten olmazdı”.

18. Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi olarak kurulmadı, olmadığını da hiçbir zaman saklamadı. 1929 Dünya İktisat Buhranı arefesinde şekillenmiş bir siyasal olgu olarak ortaya çıkan ve Kemalizm olarak tezgâhlanan ideolojinin fikir babası Recep Peker‘dir, Fransız radikallerinin sembolüne bakarak uydurulan altı okun olduğu gibi.

19. Kaldı ki bu devrimler kesinlikle kitlelere mal olmadığından Atatürk acaba kimleri yatıştırmak için başına bu derdi almıştır? Takriri Sükun Kanunu(1926) gibi önlemler ortalığı süt liman etmişken, meclis neden anayasal bir düzenlemeye giderek farklı bir yönetim biçimine cevaz vermemiştir? Yoksa, inkılap kanunlarını çıkarmaktan korkmayan bir meclis tek Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi‘den mi çekinmiştir?

20. Meclis Başkanı Abdülhalik Renda ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak mutaassıp kimselerdi ama Cumhuriyet idealine bağlı kaldılar. İçki içmedikleri ya da namaz kıldıkları için görevlerinden alınmadılar. Diyanet İşleri Başkanı’nın protokoldeki yeri de Başvekil’den öncedir. Etrafındaki müşrikler ve kafirler İslam’dan çıkalım dedikleri zaman Mustafa Kemal, ‘Hayır. Biz Müslümanız ama yeni bir çizgi oluşturacağız’ demektedir.

21. İnkılaplar hayata geçirilirken Türkçe Kur ‘an ve namaz denemesine “Allah’ın kelamı değiştirilemez!” diyerek tavır koyan ve Dar-ül Kurraların Maarif Vekaleti’ne bağlanmasına itiraz eden Rıfat Börekçi‘nin ‘Hayır’ı karşısında Atatürk fazla üstelemez. Merak edenler bu konuda musevi yazar İlhan Arsel‘in Rıfat Hoca‘ya nasıl kin kustuğunu açıp okuyabilirler.

22. Cumhuriyetin, yeni bir fıkıh yaratma projesinin başarısız kalmasının tek nedeni, modernlikle geleneği bağdaştırmayı değil, tekil ve yüzeysel kavranan bir medeniyetin değerleriyle dini geleneği yeniden inşa etmeye çalışmasıdır. Toplumsal hayata dair sorulara ‘siyasi kontrol mekanizması’ dışına çıkılarak cevap verilememiştir. Bu davranışın tarihsel köklerinden biri de ‘din ü devlet’ birlikteliğinin -bilinçaltında– sürmesidir.

23. 1930 yılında Türkiye, ekonomik krizin etkilerini iliklerine kadar duymaya başlamıştı. O günkü şartlarda genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bırakın kalkınmayı, Osmanlı borçlarını ödeyecek gücü yoktu. Ekonomi alanında liberalizme paydos denilirken siyasal alanda otoriter bir yapılanmaya gidildi. Seçim sisteminin bir cilvesi olarak tasviye edilen Terakkiperver Fırka ya da Serbest Fırka mı bu devirde serbest piyasa ekonomisi uygulayacak veya liberal demokrasiye sapacaktı? Sermaye birikimi ve kapitalist gelişmesi çok ileri olan Batı Avrupa ülkelerinde bile sosyalizan önlemlere baş vurulurken buna sadece ‘spekülasyon’ denir.

24. Sovyetler Birliği, Almanya ve İtalya’da devlet terörünün zirve yaptığı 30’lu yılların ortasında milyonlarca insan siyasi sebeblerle yok edilirken, Mustafa Kemal idealindeki modern devleti kuramamanın derin hüznünü Dolmabahçe‘ye kapanarak(1936) yaşıyordu. Netice-i Kelam; Eğer, I. Dünya Savaşından sonra geriye küçülmüş bir Osmanlı kalsaydı, yani çeşitli ırk ve inançlara sahip insanlardan oluşan bir toplumla işe başlasaydık bugünkü dünya görüşümüz bundan çok farklı olurdu. Bugün savunduğumuz düşünceler bir tercihin değil bir mecburiyetin sonucudur. Osmanlıca deyimi ile ‘zaruret-i eşya’dan doğmuştur. Balkan faciası, Kafkasya sürgünü, Arap ihaneti ve nihayet 1915 Ermeni trajedisi ile yaşanan travma anlaşılmadan 1923 operasyonunu kavramak mümkün mü? Bin yıl Hıristiyan azınlıklara tahammül eden bir ülke, bir avuç Hıristiyan Türk’e bile dayanamaz hale gelmişse, kısacık bir zaman zarfında imparatorluk ürünü siyasal ahlak değerlerimizin nasıl bir erozyona uğradığını gösterir ki, henüz tartışması bile yapılmış değildir.

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir