Türklük, Haniflik ve Ortak Mitler: Avrasya Halklarını Yeniden Düşünmek

1. “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitabımda güttüğüm ikinci amaç Türk kültürü ve mitolojisi ile İslâm inancını bağdaştıran bir tarih/toplum düşüncesi geliştirmekti. İddialarımı “akademik bilimsel bilgi” niteliğine kavuşturarak sunmak endişesinden tamamen kurtulmuştum. Ayrıca Türkiye’de Türklüğü “akademik” kriterler içinde tanımladığını iddia eden bütün ekoller de mistifikasyonyapıyordu. Örneğin “İslâm Öncesi-İslâm Sonrası Türk Tarihi” başlıklı pek çok makale ve kitap üretilmişti. Bu makalelerde Türklerin İslâm öncesi dönemde Şaman oldukları, ama yüksek ahlâk değerlerine sahip bulundukları iddia ediliyordu. Bu akademisyenler şöyle diyordu: “Türkler İslâm’ı kabul etmekle hem eski ahlâk değerlerini İslâm ahlâkıyla mükemmelleştirmişler hem de medeniyet kurmuşlardır.” Nitekim Erkan Göksu, getirdiğim eleştiriyi haklı çıkaracak şekilde 2025’te “Türkler Nasıl Müslüman Oldu” kitabını yayınladı. Erkan Göksu’ya göre Türklerin 10. ve 11. yüzyıllarda İslâmîyet’i kabul etmesi, dağılmış durumda olan İslâm dünyasının yeniden birliğe kavuşmasında etkili oldu. Göksu, özetle şunu iddia ediyordu: [Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklularla İslâm ülkelerine ve Ön Asya’ya uzanan Türk (Müslüman) genişlemesi, İç Asya’ya, Akdeniz’e, Kafkasya’ya Umman’a kadar yayılan bir kültür ve medeniyet havzası oluşturdu. Özellikle Selçuklular Türk-Oğuz geleneğinin temsilcisi olarak İslâm dünyasına girmekle, Türkistan’da doğan Türk devlet geleneğini İslâmîleştirdi ve böylece Arap ya da Fars düşüncesiyle şekillenen İslâm toplumunu, İslâm’ın Türk yorumuyla tanıştırdı. Türkler İslâmlaştıkça, İslâm da Türkleşti. Böylece Müslüman Türk’ün zihin, ruh ve gönül dünyasının yansıması olarak bir “Türk İslâm’ı” yahut “Türk Müslümanlığı” meydana geldi. Türk-Oğuz Müslümanlığının (Selçukluların) izleri o kadar güçlüydü ki, onların siyasî, askerî, idarî, hukukî, sanat sahada meydana getirdikleri diğer Müslüman Türk halklarını da etkiledi. Oğuzlara mensup Selçuklular, Anadolu’da kurulan Türkiye Selçukluları, Beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti çizgisinin, yani Batı Türklüğünün temelini teşkil ederken, diğer bir hat da Türkistan’da gelişti ]. Yukarıdaki argümanı pek çok milliyetçi aydın benimsedi ve dile getirdi. Türklüğü (Müslüman) Oğuz-Selçuklu-Osmanlı silsilesiyle özdeşleştirmek tarihsel bir daralma olarak görüyordum. Milliyetçi akademisyenlerin hemen tamamının hiç eleştirmeden benimsediği diğer bir yanlış ön-kabul ise, “Türklerin 751’den itibaren (Talas Savaşı) Müslüman olduğu ve İslâm’ın âdeta bir “Türk Dini” haline geldiği iddiasıydı. Nitekim Erkan Göksu da yukarıdaki alıntıda görüleceği üzere benzer bir yorumda bulunmaktaydı. Bu bakış kaçınılmaz olarak içinde beş temel boy birliği bulunan Türklerin (Oğuzlar, Kıpçak-Kumanlar, İdil-Bulgarlar, Karluklar, Tuva-Hakas-Yakutlar) kimi boylarını siliyor ve “Türk” adını “Müslüman Oğuz” halklara indirgiyor; yani, Müslüman olmayan Türk halklarını Türklükten çıkarıyordu.

2. Türklüğün Beş Boy Birliği’ni Johannes Benzing’e ait bir tasnife dayanarak ifade etmek mümkündü. Benzing, Türk dillerini a) Bulgar grubu, b) Güney veya Oğuz grubu, c) Batı veya Kıpçak grubu, d) Doğu veya Uygur grubu, e) Kuzey grubu olmak üzere beş gruba ayırmaktaydı. Gerçi Türkologlar J. Benzing’in sınıflandırmasına itiraz etmekteydi. Örneğin, Gagavuz dilinde Eski Bulgar dilinin unsurlarına rastlanmakta, Türkmen dilinde Kıpçak grubu özellikleri bulunmakta idi. Ayrıca Benzing’in Kırgız dilini Batı Türkçesi veya Kıpçak grubuna dahil etmesinin hiçbir gerekçesinin bulunmadığı itirazı yapılmaktaydı. Kırım Tatarları dilinin Ural grubuna dâhil edilmesi de eleştirilmekteydi. Zira Kırım Tatarları dili, Ural grubundaki dillere nazaran Karadeniz-Hazar grubu dillerine çok daha yakındı.Bu tasnif, Türk boy birliklerinin yerleşme bölgesine veya coğrafi etkenlere dayalı olarak yapıldığı için benim nazariyatım açısından işlevseldi. Zira böylelikle örneğin İskandinav halklarının Türklüğü hakkında söz söylemek istediğimde “kuzey grubu boy birliği”ni, Kore halkının kadim Türklüğünden bahsetmek istediğimde “doğu grubu boy birliği”ni esas alabilecektim. Benzing, İskandinav ya da Kore halklarını Türk saymamakta ise de onun tasnifini paradigmam için araçsallaştırabilecektim. Orhun Yazıtları’nda da Beş Boy Birliği fikrini destekleyecek şekilde a) Oğuz, b) Tatar, c) Kırgız, d) Uygur, e) Karluk halklarına işaret ediyordu.

3. Amacım örneğin “Gagavuzlar hangi boy birliğine dahil; Bulgar mı, Oğuz mu?” tartışmasına girmek değildi. Türklüğü “beş boy birliği” olarak kategorize ederek Türkiye’deki “Müslüman Oğuz olmayan Türk, Türk değildir” algısına karşı “Hayır. Bakın başka Türk boy birlikleri de var” yargısını öne çıkaran bir Türklük inşa etmekti. Neticede yaptığım çalışmalar “dil” merkezli bir kimlik inşasını hedeflememekteydi. Ayrıca İskandinav ya da Kore halklarının Türklüğünü de ispatlamak zorunda değildim. “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi” (2022) kitabımdaki amacım, birbirinden farklı coğrafyalarda yaşayan halkların aynı mitolojik temalara sahip olmasından hareketle bu toplulukların kadim Hun Birliği’nin üst kimlik olarak “Türk” kültüründen geldiği tezini işlemekti. Böylece mitolojik-kültürel bir Türklük inşasına yönelmiştim. Nitekim kitabımda İskandinav mitolojisinden bir örneğe yer verdim. Mitolojiye göre “Kuzey bölgesinde buz vardı. Buzun ateşin buluşması sonucunda, insan biçimli bir varlık, Ymir doğdu. O uyurken koltuk altı terinden bir erkek ve bir kadın doğdu ve ayaklarından biri diğeriyle birleşerek bir oğul doğurdu. Eriyen buzdan bir inek (Audhumbla) çıktı. Ymir’i sütüyle o besledi. Audhumbla tuzlu buzu yalarken ona insan biçimini verdi: Buri. Buri bir devin kızıyla evlendi ve üç çocuğu oldu: Odin, Vili ve Vé. Bu üç kardeş Ymir’i öldürmeye karar verdi; onun kanının oluşturduğu sel devlerin hepsini yuttu. Yalnız biri (Bergelmir) karısıyla birlikte gizemli bir biçimde kurtuldu. Sonra üç kardeş Ymir’i dipsiz uçurumun ortasına götürdü ve bedenini parçalayarak dünyayı yarattılar: Etinden toprağı, kemiklerinden kayaları, kanından denizi, saçlarından bulutları, kafatasından da göğü şekillendirdiler.” Görüldüğü üzere bu mitolojik anlatıda Hz. Nuh ve Ham/Sam/Yafes’i andıran bir hikâye yer almaktadır. Ulaştığım bu mitik hikâye, Ymir mitiyle nübüvvet geleneği arasında doğrudan bir ilişki kurmama imkân vermiyordu. Ancak başka okumalar da yapmaktaydım. Nitekim, Osman Karatay’ın “Türklerin Kökeni” kitabında Viking kralı Odin’in Türk olabileceğini; zira, Ari Thorgilsson’un (1067–1148) “İzlanda Tarihi” kitabında Odin’in oğlu “Türk kralı” (Turkakonung) lakaplı Yngve isimli birinin bulunduğunu yazdığını belirtmekteydi. Çingiz Garaşarlı da “Truvalılar ve Etrüskler Türk İdiler” kitabında “İskandinav kaynaklarında Truvalılarla Türklerin aynı ulus olarak belirtilmesi, bilinçsizce yazılmış boş bilgi değildir. Çünkü Truvalılar, Trakların M.Ö. 3.000’de Anadolu’ya yerleşen bir koludur. Snorri Sturluson’un “Küçük Edda” adlı yapıtında, Tor’un oğlu Odin’in önderliğinde Avrupa’nın kuzeyine giden ulusun ara sıra Türkler gibi anlatılması, onların aynı ulus olarak bilindiğini gösterir” demekteydi. Yine, Emre Aygün’ün yüksek lisans tezinde incelenen Flatejyarbók elyazmasının altıncı bölümünde “Odin’in Türk olduğuna ve Hz. Âdem ile Hz. Nuh’un soyundan geldiğine” dair bir anlatı bulunduğu bilgisine yer verilmişti. Bütün bu parçaları birleştirince mitoloji ile yaşayan Türk kültürü ve vahyin Tufan anlatısı arasında büyük bağlantı bulunduğuna dair görüşüm kuvvetleniyordu. Mitoloji ile nübüvvet geleneği arasındaki bağ, benim spekülatif yorumlarımla değil, halkların ortak hafızasında saklı masallar, mitik anlatılarla kurulmaktaydı. Bana bırakılan alan ise, bunları toplayarak bir paradigmaya dönüştürmekten ibadetti.

4. Ulaştığım sonuca göre toplumlarda “tufan anlatısı”, “üç kardeş motifi”, “tanrısal soy zinciri” bulunmaktaydı. Akademinin yanılgısı, farklı halkların kolektif bilincinde yer alan “Nuh Tufanı” ve “Ham/Sam/Yafes” anlatıları hakkında bir teorik bakış geliştirmemiş olmasındaydı. Akademi, insan ırklarının tek bir ortak atadan türediğini (monojenizm)reddetmekte, farklı halkların birbirinden bağımsız olarak birden fazla atadan evrimleştiğini (polijenizm) ön-kabul olarak benimsemekteydi. Akademi’ye göre insanlığın tek bir atadan türemesi, “akraba evliliği” (inbreeding) krizine (genetik hastalıklara) yol açacağından insan soyunun tükenmesine yol açardı (Dolayısıyla monojenizm imkânsızdı). Ben ise farklı halklardaki Türk kültür aktarımının izlerini ortaya çıkarmayı esas aldığımdan, yaptığım çalışma hem bir arkeoloji (arkeo-logos) yapmak hem de evrensel Hanifliğin kültürel izini sürmekti. Benim için Nuh, insanlığın ikinci atası olarak evrensel ve ruhsal mirası temsil ediyordu. Hamî ve Samî kavimler bu mirası zaman içinde tahrif etmiş veya terk etmişti. Yafetik halklar ise Hz. Peygamber’in nübüvvetle gönderildiği dönemde dahi Tek Tanrıcı zihniyetle Orhun Yazıtları’nı dikmişlerdi. Görüşlerimi Türk-İslâm terkipli milliyetçi ekollerden kimi arkadaşlarımla paylaştıkça “Korelileri Türklük paradigmasına dahil etmen zorlama bir yorum” itirazıyla karşılaşıyordum. Bunun üzerine kendilerine Kürşat Yıldırım’ın makalesini iddialarımın delili olarak gösteriyordum. Yıldırım şöyle diyordu: “Kim Wŏl-lyong’a göre eski Kore bronz sanatı, doğrudan İskit hayvan üslubu ile bağlantılıdır. Bu sanat ileri bronz teknikleriyle donanmış atlı göçerler tarafından kuzeyden Kore’ye getirilmiştir. O halde kısaca, Korelilerin Paleo-Sibir kökten geldikleri ve büyük oranda Altay (esasen Türk ve Tunguz) kültürlerine mensup oldukları söylenebilir.” Bugün modern tarih, antropoloji ve arkeoloji, İskit-Hun hareketliliğinin Kore’den İskandinavya’ya kadar devasa bir Avrasya kuşağında kültür aktarımına yol açtığını kabul etmektedir.

Lütfi BERGEN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir