Urfa… Şanlıurfa… Tarihi insanlık tarihi kadar eski, kadim bir kent. Tarih, bilim, hukuk, edebiyat, sanat, inanç… gibi insanlığın kültürel oluşumlarına büyük katkıları olmuş büyülü bir belde. Medeniyetler ve kültürler beşiği… İnsanlık kavşağı… Mistik, otantik… Taşına, toprağına efsaneler sinmiş… Esen rüzgârlar binlerce yılın kokusunu getirir… Şiir, destan, mit, mitoloji yatağı… İlkel, animist, çok tanrılı, tek tanrılı dinler otağı…
Şanlıurfa’nın tarihini, kültürünü, beşiklik ettiği medeniyetleri anlatmaya sayfalar yetmez. Gerçi bu yöre bir çok araştırmanın, kitabın, makalenin konusu oldu ve hakkında çok yazıldı, çizildi. Genel anlamıyla Urfa’dan bahsederken bir kaç başlık öne çıkabilir. Bu başlıkların en önemlilerinden biri kuşkusuz mûsiki olacaktır. Mûsikinin tarihi insanlık tarihiyle eştir. İnsanlığın ilk ortaya çıkmasından bu tarafa Urfa bir kavşak noktası olmuş; birbirinden farklı dinî, kültürel unsurlar burada büyük izler bırakmıştır.
Urfa’da müzik kültürel çeşitlilik dolayısıyla çok zengin, çok sesli, çok renkli bir formata kavuşarak varlığını devam ettirmiştir. İ. Halil Altıngöz “Urfa Müziği” Hakkında başlıklı makalesinde şunları söylüyor: “Tespit edilen bilgilere göre miladi 168-222 arasında Edessa (Urfa)’da yaşayan büyük din filozofu, şair ve önemli bir mûsiki ideoloğu olan Bardaişan, yeni doğan oğlunun adını “ahenk” anlamına gelen Harmonius” koymuştur. Bardaişan yazdığı dini şiirleri besteler, başkalarına besteletirdi ve bunları dini ayinlerde kullanarak müziğin eşsiz gücünü ilk defa dini alanda kullanarak, bu konuda tarihe adını yazdırmıştır. Bu bağlamda ilk kilise müziğinin Urfa kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz.”
Urfa mûsikisini anlatmak çok zor ve uzun bir süreci gerektirir. Bundan dolayı yakın tarihe ve günümüze ilişkin Urfa mûsikisinden bahsedilebilir. Yakın zamanlarda Urfa Mûsikisinde etkili Ahmet Uzungöl, Osman Aydın, Hafız Halil Uzungöl, Hacı Nuri Hafız, Saatçi Yusuf, Şevki Hafız Altıngöz, Akif Baybostancı, Damburacı Derviş, Mukim Tahir, Tenekeci Mahmut, Kel Hamza, Bekçi Bakır, Ahmet Uzungöl, Cemil Cankat, Kazancı Bedih gibi isimlerdir.
Biz bu saydığımız isimlerden daha yeni ve bu isimlerden aldığı mirası günümüze taşıyan, günümüzde Urfa ve halk müziğimizi temsil eden halk müziği sanatçısı, derlemeci, TRT müzik dairesi başkanlığı görevinde bulunmuş, halk müziği koro şefliği yapmış, araştırmacı, besteci Mehmet Özbek‘i anlatmaya gayret edeceğiz.
1945 Şanlıurfa doğumlu Özbek titizliği, tecrübesi, bilgi birikimi, ortaya kalıcı şeyler koyma gayreti ile dikkatleri çeken bir kültür, sanat insanı. İlk, orta eğitimini Urfa’da gören Mehmet Bey üniversite eğitimini İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde alıyor. https://www.haberler.com sitesinde Özbek’in biyografisi ile ilgili şu bilgiler yer alıyor: “Öğrencilik yıllarında, İstanbul Belediye Konservatuarının Türk Müziği Nazariyatı Bölümü’ne de iki yıl devam ederek Münir Nurettin Selçuk, Melahat Pars, Muzaffer Birtan, Şefik Gürmeriç, Halil Bedi Yönetken, Süheylâ Altmışdört ve Dürdane Altan gibi hocalardan ders aldı. 1966 yılında TRT kurumunun açmış olduğu sınavı kazandı ve İstanbul Radyosu’nda Türk Halk Müziği Stajyer Sanatçı, 1969 yılından sonra da sanatçı olarak çalışmalarını sürdürdü. 1977 yılında aynı radyonun Türk Halk Müziği ve Oyunları Şube Müdürlüğü, 1982 yılında da TRT Müzik Dairesi Türk Halk Müziği ve Oyunları Müdürlüğü görevlerine atandı. 1983-1995 yılları arasında Hacettepe, 1998-2000 yılları arasında Gazi, 2006-2007 ders yılında ise Ankara Üniversiteleri Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri Halk Bilimi Anabilim Dallarında Türk Halk Müziği dersleri verdi. 1996-2002 yılları arasında Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Bilim Kurulu Üyesi olup Müzik Perde ve Sahne Sanatları Kolu Başkanı olarak çalıştı. Haziran 1986’dan başlayarak kuruluşunu gerçekleştirdiği Kültür ve Turizm Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Korosu’nun şefi olarak görevini sürdüren Özbek, ekim 2007’de kendi isteğiyle bu kurumdan emekliye ayrıldı.”
Özbek kendisiyle yapılan bir söyleşide ( https://fikircografyasi.com ) de şu bilgileri veriyor: “22 Mart 1974 ve 22-23 Mart 1982 tarihlerinde İstanbul Şan Tiyatrosu’nda olmak üzere, hatırlayamayacağım sayıda solo konserlerim oldu. Yurt içinde: Şanlıurfa, Ankara, Diyarbakır, Mardin, Adana, Erzurum, Erzincan, Ordu, Trabzon, Elazığ, Kayseri ve Sivas’ta konserlerim oldu. Yurt dışında Yugoslavya 1977 (Ohri), 7-28 Eylül 1980 Japonya (Kawasaki, Tokyo, Sendai, Okayama, Osaka, Nagoya, Fukuoka, Kita Kyushu, Kurashiki, Matsuyama olmak üzere on şehirde), Irak 1987 (Babil), Suudi Arabistan 1984 (Cidde), Almanya 1998 (Düsseldorf), Hollanda 2001 (Amsterdam), Danimarka 2001 (Kopenhag), İsveç 2002 (Malmö), Almanya 2002 (Krefeld), Irak 2004 (Kerkük), Mısır 2006 (Kahire ve İskenderiye), Kazakistan (Türkistan), Azerbaycan (Bakü), Almanya 27-28-29 Mayıs 2016 (Mönchenglad, Essen, AAchen) şehirlerinde salon konserlerim oldu.”
Mehmet Özbek deyince aklımıza Kerkük ve Abdurrahman Kızılay gelir. Urfa Divanı, Kerkük Divanı, Altun Hızma Mülayim… Kerkük türküleri… Mum Kimin Yanan Kerkük… Özbek ülkemizde ve dışarıda Kerkük elçisi gibi… Kerkük’te yaşanan dramları, Kerkük’ün kültürünü, müziğini dünyaya duyuruyor. İnsanın boğazında düğümlenen, gözlerimizde yaş olan, yanmış, yakılmış türküler, hoyratlar, uzun havalar… Özbek’in sesinden içimize dökülüyor.
Bağrı yanık, yoksul, yoksun Urfa türküleri, gazelleri bir ateş çemberi gibi içimizde… Harput bütün yiğitliğiyle, acısıyla, umuduyla içimizin en tenhalarında esen bir rüzgâra dönüşüyor. Hem yakıyor, hem üşütüyor… Mehmet Özbek yüzlerce yılın imbiğinden süzülen türkülere ses olurken zamanın yaldızları dökülmüş kırık aynasında seyrediyoruz suretlerimizi. Yüzlerce yıldır acının, garibanlığın, sahipsizliğin, vurulmuşluğun, kovulmuşluğun sureti düşüyor kırık aynalara. Biz en çok ta kırılıyoruz… Kırgınız… Kırgınlık ve kırılmışlığımızla yürüyor zamanın hırçın atı.
“Gülüm di gel men seni seveli/Neçe gün neçe ay neçe ildi/Sen meni aldattın bu sende neçe dildi/Yanağının dört bir etrafı pembe-i ala güldür/Öpsem öldürürler öpmesem öllem aman/Bu nasıl zulüm işdi heç bilmem hara gedim/Gülüm di gel bayramlaşak/Bögün şanlı bayram günüdür/Her gabahat mende ise/Ala göz çatma kaş alma yanak/Gaytan dudak cümlesi sendedir/He bes men ne dedim/ Yar dayansın/Sineme yar dayansın/Men düştüm aşk oduna/Kölen olum tutuşsun yar da yansın” derken “Kerkük Divanı” dönüp durursunuz bir boşlukta. Bu nasıl bir sevgidir, bu nasıl bir sitem?… Mehmet Özbek bu türküyü okurken Urfa’nın eski bir taş evinde, duvarlarına yüzlerce yılın hüznü sinmiş bir evde dertliler toplanmış, aşk acısı çekenler, sevdiğini alamayanlar sinesini dövüyor; saçını, sakalını yolup içli içli ağlıyor, inliyor. Bir bağlamanın telleri kopuyor, bir ud acıyı çalıyor en içlisinden. Bir kudüm hasretle inliyor. Dünya bir boşlukta dönüp duruyor.


Son Yorumlar