Geçen yazımda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1. sınıfta kitaplarını okuduğum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil hocadan konu açmıştım. Öyleyse biraz da üniversite hatıralarımdan bahsedebilirim:
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine 1991 yılında kayıt yaptırdıktan sonra dersleri takip etmekte zorlanıyordum. Zira Haseki hastanesinde Röntgen teknisyeni olarak çalışmaya başlamıştım. Nöbet sonrası ara sıra üniversiteye uğrar, ne anlatıldığını dinler, kısmen de hocaları tanımak için giderdim. Hiçbir hocayla yakından tanışma imkânım olmadı. Çoğu zaman hastaneden nöbet sonrası Aksaray’dan Beyazıt’a metro ile geçer, ders dinlemeye başlarken İstanbul havasının etkisiyle, başımı sıraya koyunca derste uyurdum. Hocaları yeterince dinleyemediğim için farkı kapatmak için kitaplara yoğunlaşarak kendimce notlar çıkarırdım. Ayrıca Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin daha teorik -doktrin görüş içermeyen- kitaplarını da okuyordum. Birinci sınıfta beni zorlayacak Roma hukuku dersi görünüyordu. Latince kelimeleri ezberlemekte hiç de iyi değildim. Sözleşmeler arasında kendimce muhakeme ilişkileri geliştirdim. Roma hukuku hocamız Prof. Dr. Türkan Rado, final sınavında bir okuma parçası vererek, bunun hangi sözleşme tipi olduğunu ve soruların bu sözleşme üzerinden çözümlenmesini istedi. Sınavda yanlış sözleşme üzerinden ben soruları cevapladım. Sona doğru gelince, çelişkiyi fark ederek, yanlış yaptığımı anladım. Zaman kalmamıştı. Son iki soruyu doğru sözleşme üzerinden cevapladım ve şöyle bir not yazdım: “Hocam gerçek sözleşme tipi budur, ama ben bunu sonradan anladım. Cevaplarım yanlış oldu ne yazık ki zaman da kalmadı. Özür dilerim” dedim. Final sınavı sonuçları açıklandı. Okulda bu derse çok çalışmış sınıf arkadaşlarım vardı. Latince terimleri ezbere zehir gibi bildikleri halde dersi veremediler. Merakla ben de kendi notuma baktım: Geçer (50) yazıyordu. Doğrusu hocamız, yanlış da olsa verilen cevapları beğenmiş olmalıydı. Üniversitemizde geçer not 50 idi ve geçer not almak bir hayli zordu. Her neyse… Öğrencilerin sosyal ağırlıklı olması nedeniyle çekindiği bir diğer ders de İktisat dersiydi. Prof. Dr. Ali Özgüven hocanın kitabını alıp okumuştum ama genel iktisat teorisinde ve grafiklerde bir eksiklik vardı. Final sınavında eksik bulduğum bu detayı cevap kağıdı sonuna kendimce belirlediğim grafikleri çizerek ve teorik bilgiler ekleyerek açıkladım. Sınav sonucu benim de beklentimin üstünde geldi: 100 (Yüz). Meğer çok az kişiye hoca bu notu verirmiş. Not konusunda bir hayli cimriymiş. 2015 yılında İstanbul’dan mezun bir kişi ile üniversite yıllarımız üzerine sohbet ederken bunları öğrendim… Anayasa hocamız Prof. Dr. Erdoğan Teziç idi. Rahmetli Burhan Kuzu Bey’in de Seçim hukuku dersini vereceğini öğrendim. En çok onun dersine ilgi gösterip dinledim. Yıllar sonra onunla tanışma imkanım oldu. 2018’de Milas’ta bir düğünde tanıştık. Normalde üniversitedeki gibi yine çekingen kalmıştım ama düğün sonrası otel bahçesinde karşı karşıya geldik ve bir sohbet oldu. Ona “Hocam ben sizin öğrencinizdim. Sizin Seçim hukuku dersinizi merak ile izledim. Sebebi de Prof. Dr. Erdoğan Teziç hoca, ‘Bir yardımcı doçent bizi mahkemeye vermiş, idari yargı kararı ile ders hakkı istiyor. Ben de müsaade ettim. Seçim hukuku sunacak ama sınavda oradan soru sormayacağım’ demişti” dedim. Bu cümleye Burhan Kuzu hoca çok şaşırdı ve “Evet aramızda bir yargı mücadelesi oldu. Demek soru sormayacağı bölümü bana zorunlulukla vermiş ve bunu da öğrencilere söylemiş” diyerek içerlendi… Benim amacım onu üzmek değildi. Ayrımcı düşünceyle, maruz kaldığı zulmü misallendirmek istemiştim. Düşüncede kutuplaşmanın, insanları nasıl haksızlık yapmaya sevk ettiğini anlatmaya çalışıyordum. Bu şekilde konular üzerinde toplumda yeterince hukuk kültürü olmadığını konuşarak ayrıldık. (Allah rahmet eylesin) Üniversitede birinci sınıfı finalde tüm dersleri başarı ile vererek geçtim. 1992 yılı başlarında ise çok sevdiğim bir insanı kaybettim. Hastanede beraber mesai yaptığım bir insandı. Onu kaybetmenin hüznü ile derslerime bir dönem odaklanamadım. İkinci sınıfta da zor dersler vardı. ‘Baba’ derslerden biri Borçlar Hukuku idi. Özsunay kürsüsünde idim. Ben zor olan kitaptan çalışmayı seçtim: Prof. Dr. Tekinay’ın çok kalın olan kitabını aylarca özetini çıkardım. Onlarca sayfa yazımı sınav öncesi ancak bir kez okuyabildim ama bu yazılı çalışma olumlu sonuç verdi, o dersi de 63 ile geçtim. Diğer taraftan Devletler Umumi dersi zor bir dersti. Hocamız Prof. Dr. Selvin Toluner’in ders sırasındaki bir sözünü unutmadım. Onun zulme karşı verdiği samimi dersi: O zamanlar Bosna’da Sırplar, Boşnak Müslümanlara katliam yapıyordu. Birleşmiş Milletler ise meşru kuvvet hakkını bir türlü kullanmıyordu. Dersin konuları da bunlar olunca, bir ara hocamız ders kitabını kapattı. “Arkadaşlar bütün bu okuduklarımızın kuvvetli olanlar karşısında bir değeri yok! Sırpların Bosna’da yaptığı katliama sessiz kalan veto gücüne sahip beş büyük devletin tutumunu ve zulmünü görmektesiniz. İşte gerçek uluslararası hukuk dersi bu! Ders kitaplarında anlatılan değil” dedi ve gözyaşlarını tutamayarak dersten çıktı… Sınıfta derin bir sessizlik oldu… Ceza hukukunda Prof. Dr. Ayhan Önder hocamız vardı, “sınavda bir tanım sorusu soracağım ve en az yirmi puan değerinde olacak” dedi. Dersini takip edemesem bile hocanın kitabını baştan sona okudum. Kitapta “müteselsil suç” kavramına özel bir önem verdiğini fark ettim ve bunu soracağını sezdim. İstanbul Üniversitesi’nin muhteşem kapısından sınav günü içeri girmekte iken, sınıftan tanıdığım bir arkadaşla karşılaştım. Bana “Ne desin, tanım sorusu nereden gelir?” dedi. Ben de “Hocanın kitabına göre müteselsil suçu soracak” dedim, O da şaşırarak “konuyu bilmiyorum” diyerek bahçede ilgili bölüme çalıştı ve sınava girdik. Sınavdaki çıkan soru tam da bu oldu!.. İşte böyle… Zor olan dersleri bir bir geçiyordum. Son sınıfta seçmeli ders olarak İslam Hukuku dersini aldım. Hocamız Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’ydi. Kitabında İslam dininin akıl dini olduğunu anlatıyordu. Sene sonu sınavda final sorularına gerekli cevapları yazdım. Ama illa ki eleştiri yapmalıydım. (Yazar Mustafa Everdi deyimiyle ‘kılçık atmam’ gerekiyordu.) Kâğıda not yazdım: “Hocam dinimizin nakil değil, akıl dini olduğu büyük bir oranda doğru olsa da dinin nakil yönünü de kabul etmek durumundayız. Mesela Miraç hadisesini akılla izah edemeyiz, bunu naklen kabul etmediğimizde, akılla bu olayı inkâr etmekle karşı karşıya kalabiliriz.” dedim. Sınav sonucu 99 oldu.
Evet, İstanbul Hukuk bizim okuduğumuz zamanda gerçekten değerli bir fakülte idi. Mukayeseli Batı hukuku, doktrin görüşler üzerinden tartışmalı hukuk yöntemiyle Hukuk fakülteleri arasında en öndeydi. Hocalarımızın önemli bir özelliği daha vardı: “Kanunları bir şekilde öğrenirsiniz. Zor olan kanun metinleri içinde muhakeme yapabilmektir, yanlış cevap da verseniz, bunu savunacak kadar muhakemeniz iyi olursa, bize güvenin, sizi üzmeyeceğiz” diyorlardı. Nitekim öyle de oluyordu. Başta dediğim gibi hem okuyup hem çalışma yaptığımdan, çok az katıldığım derslerde, yer yer sınavlarda eleştiri sunmuş olarak üniversiteyi dört senede bitirmek nasip oldu.
Üniversitede okurken teorik derslerden sıkıldığım zamanlar oluyordu. Hafta sonları Beyazıt’ta kütüphaneye, sahaflarda kitapçılara ve Cağaloğlu’nda Diyanet Vakfı’na giderdim. (Mustafa Everdi’nin artık efsaneye dönüşen “Böyle Buyurdu Hukuk” kitabını sahaflardan alıp okumuştum.) Farklı kitaplardan okumalar yaparak, hayat felsefesi kazanma çabalarım vardı. Kitap fuarları benim için kaçırılmayacak fırsatlardı. Kimi yazarları da orada tanıma imkanım oldu: Ahmet Taşgetiren, Rasim Özdenören, İsmet Özel gibi değerli insanların kitaplarını imzalı olarak alma şansı yakaladım ve onların kitaplarını genç bir zihne sahipken okudum.
Çalışma hayatımı memlekette devam ettirme kararı alarak üniversite hayatımın son sınıfını dışarıdan tamamladım. Yine aynı kaygılarla hiç derslere katılmadığım için kitaplar üzerinde çalıştım. İstanbul’da dersleri her gün takip edenlerden daha yüksek başarıyla sınavları geçtim ve 1995 yılında bütünlemeye kalan İcra İflas hukukunu da Eylül’de vererek mezun oldum. (Hocamız Prof.Dr. Saim Üstündağ finalde, hemen hemen hiç kimseye geçer not vermedi.)
Şimdi anlıyorum ki insanın hayata bakışını olgunlaştıran üniversite öğrenimi çok değerli bir zaman dilimiymiş. Bu dönem özgün düşüncelerin filizlendiği bir süreçmiş. Eğer ki üniversitede mesleğinizle ilgili kitapları okurken, hayatı okuma konusunda da derin çabalarınız olmuşsa, hiç merak etmeyin, bilinçaltınıza işlenmiş olan felsefi öğrenim, ilerleyen yaşlarda tekrar önünüze çıkacaktır. Benim için öyle oldu. Düşüncelerimin temel kaynağını üniversite yıllarında edindiğim felsefe oluşturdu.
Metin KAZAN

Hocalarınızın muhakeme yeteneğinizi dikkate almalarından dolayı şanslıymışsınız. Bireyi geliştirmeye, ufkunu genişletmeye, hayat felsefesi oluşturmaya yönelik eğitim böyle olmalı.
Üniversitede farklı düşüncelere, aykırı görüşlere tahammül edemeyen kaprisli hocalardan çok çektik.